24 Mayıs 2017 Çarşamba


Körburun, Hikmet Hükümenoğlu, 274 / CXLI
------------------------------------------------------------------------------------

Roman, yazarı tarafından, 1960’dan 1990’a kadar Türkiye’de yaşananların sahnelendiği, bir platform olarak kurgulanan, Prens Adalarında onuncu bir adada, Körburun’da geçerken, 590 sayfalık romanın ana ekseninde ise Türkiye'nin bu dönemindeki sosyo-ekonomik değişimlerden etkilenen bir aile var.

“Hiç medeni insanla medeni olmayan bir mi? Kendilerini bizden üstün görmeye başladılar, biliyorlar ki arkalarında hükümet var…” “ Osman Bey,… istikrar istiyordu. Başvekil sayesinde başlayan inşaat furyasının hiç bitmemesini istiyordu.” S.87 “ Tamam Osman Bey, tamam… Menderes Vatan Cephesi diye bir acayiplik çıkardı… ‘Nedir bu şimdi? Dedi Meral Hanım’” S.89

Ancak romanın ana kahramanı yok. Onar yıllık dilimler içinde ayrıntılı profilleri verilmiş kahramanlar belirli dilimlerde ortaya çıkarken diğer dilimde kahramanlar değişiyor ya da konum değiştiriyor.

Körburun, her ne kadar aksini söyleyebilecekler olabilse de bana göre politik bir roman… hatta politik olması gereken bir roman. Ama yazar ne yazık ki, bilinçli ve bilinçsiz bu fırsatı kaçırıyor. Romanına kaynak olan, bazı bölgeleri hâlâ feodalizmin kucağında sürünen, sermayenin ilk birikim sürecini tamamlayamamış, tamamlamak için yeterli üretim araçları ve üretimi olmayan, anılan dönem Türkiye’sinde… üstüne üstlük üretmeden tüketmeyi çok seven bir toplumda sermaye birikimin en çirkin yüzüne, en acımasız ve vandal şekline yalan, dolan ve talanla sermayenin çalınarak el değiştirmesindeki gerçeklere sırtını dönüyor.  Mahcup bir ifadeyle etrafından dolanıyor.

Yolunda böğürtlen çalıları mı var? Etrafından dolan… bunlar niçin var diye sormaya kalkarsan akıllı kişileri güldürürsün kendine.” S.69,

Yukarıdaki alıntıya uyarak, bu yalan, dolan ve talanda kendine yer arayan, talanda arta kalanları gagalayanlara fazla ilişmeden, kendi çapında iyi niyetli ve okunası düzeyde romanını aşk, politika, aşk,  çemberi içinde çeviriyor. Kısacası, gereğinden fazla kaçak güreşiyor. Toplumsal yüzleşmeden öteye gidemiyor, gözleri ötekileştirmeden ötesini görmüyor. 

Öte yandan romanda ele alınan toplumsal olayların temeli ele alınan süreçle uyumlu da değil. Aslında olayların temelinde 6-7 Eylül 1955’da yaşanan utanç dolu günler var. Osmanlı dönemi dâhil, cumhuriyet sonrası Türkiye’nin o dillerden düşmeyen mozaiğinin çatlayıp, kırıldığı, evrile dolana, bugünlerde de ufalanarak yok olma sürecinin başladığı günler…

“ ‘Bir takım insanlar, bizim milletçe aptallık derecesine varan müsamahamızın ve merhametimizin bir sonucu olarak böyle küstah bir hayat sürdürmektedir… (Bin yıl evvel Rumlar yaşarmış bu adada, ne diyor bu damında baykuşlar ötesice?) “ s. 179 “ Senin hakkını yemişler kardeş… Sanırsın ki hepsi kıçını oynatmadan tam köşeyi dönecekken, kâfirin bir önlerini kesmiş.” S.206 “Hatırlamak istemesek de herkesin içinde bir dirhem nefret vardır. Hesapta oturup kadeh tokuştururuz… ama nefreti tartsak, acaba ne kadardır? Ağırlığı Körburun’u batırır, sulara gömer. ‘Birileri’ her sabah ben bunun gözünü nasıl oyarım diye bakmıyor ama saklamış bir yerlere, tepesi atmadıkça çıkmıyor. Sonra gazeteler kaşımaya başlıyor… kaşıdıkça hoşunuza gider, tatlı tatlı kaşınır ya! Ama sonunda bir bakmışsın kaşıya kaşıya cılk yara olmuş. O zaman elini sürmek istemezsin, halbuki tedavi etmen lazım kaşıyan da sensin, iyileştirecek olan da… bırakırsan mikrop kapar, kangren olur.” S.404

Her ne kadar süreç 1964 sürgünleri, türlü çeşitli yıldırma, aynı uykuda aynı rüyayı görüyormuş gibi hoş görünüp arkadan vurmalarla bir türlü sürse ve etkileri görülse de 1980 ve 1990 Türkiye’sinin, romanda vandallıkla anılan olaylarla pek bir ilgisi yok. Belli ki, 1971 doğumlu yazar, romanına kaynak belgeleri ya kurgusu gereği kasıtlı olarak veya kendine göre zamanı kaydırarak yorumlamış. Ancak, o günleri yaşayan ben, kitabı okurken zaman zaman bu zamana uymakta zorlandım. Bu bir roman kurgusu böyle derseniz o zaman romanı onar dilimlik katmanlara ayırmamalısınız. Romanda güzel olan ise kurgunun dayandığı analitik düzlemin sağlam, soluksuz okunur ve yüksek bir hayal gücüne dayanır olması.

Olanların içinde olmayan bir adada yaşananların, yaşanılmamış gibi yaşanıldığı

“Körburun’daki herkesin acayip dünyaları gerçeklerden uzakta, orada boşlukta asılı duruyordu. Merceğin önünde paketlenmiş hazır görüntüler, gerçeği andıran ama gerçekte olanların binde birini bile göstermeyen kartpostallar vardı. Merceğin arkasında ise insanı yutan karanlık bir boşluk. S.514 Burada tutsak olduğumuzu itiraf etmek zor olduğu için biz de buradan daha şahane yer yok deyip der dururuz. S.539

üzerinde çok ciddi emek verilmiş ve soluksuz okunan metaforlarla dolu, bir adalı olarak da yıllardır yaşadığım gibi, gürültülü şeyler hakkında susulan, günlük seslerin ise uğultuya dönüştüğü metaforuna dayalı, bu romanı okumanızı öneririm.

24.05.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 
Can Sanat Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 2016

ROMANDA SORGULADIKLARIM:

Not 1. “Bursa’da trenden indiklerinde” s.136.
Bilindiği gibi Bursa’da tren yok. En yakın tren garı Mudanya’da ve Bursa’ya 30 km. uzaklıkta ve günümüz yol ve araç şartları içinde bile bu uzaklık 40 dakikada aşılıyor.


Not 2. “Agop’un babası Stefo Usta” 397. Agop, Ermeni adıdır. Romanda Agop’un babası Stefo Usta ise Rum’dur. Romanda titizlikle tarif edilen her karaktere karşın Agop’un annesinin Ermeni olma olasılığı da romanda açık olmadığından Stefo Usta’nın oğluna konulan bu adda bir hata vardır, derim. Yanlışım varsa lütfen düzeltin.     

30 Nisan 2017 Pazar


Gölge Sultan, Asiya Cebbar, 52 / CXL
------------------------------------------------------------------------------------

“Evin etrafında; penceresiz, şişe kırıkları saplanmış yüksek duvarlar; köyün etrafında: her türlü doğal savunma hattı, hendekler, dikenli firavun incirleri; çadırın etrafında: yarı vahşi bir köpek sürüsü ama köpeklerden de vahşisi, çadırı koruyan ve dokunulmazlığı namusla bir tutulan alandaki ‘kutsallaştırma’: Haram.”

Germaine Tillon

Harem ve Kuzenler, 1966

-      0 -

Dünyanın neresinde olursa olsun kadınların sorunlarını kendine dert edinmiş Cezayir asıllı Asiya Cabbar, bu kitabında da bu sefer de çok eşliliği konu alarak Cezayir’de kendi hemcinsleri başta olmak üzere dini alet eden baskılar altında ezilen ve sömürülen Müslüman kadınların özelinde;

·         erkeklerin gölgesinde, gölge olarak görülen,
·         masumiyetleri sessiz trajedilerinde saklı çocuk gelinlerin köleliğinde,
·         yüzünü değil, düşüncesini örten peçesi altında,
·         mutlak itaatkar, zevk nesnesi, savaş eşleri,
erkek egemen kümelerin ve toplumların boyunduruğu altındaki kadınların, çaresizliği yanında teslimiyetçiliğini de sorguluyor.

 “’Esma der ki;’ Ben palamarlarımı çözüyordum. ‘Ve üstüne kuma seçtiği Hacile’ye der ki: “ Annen gelenekler uyarınca benim suç ortağım olduğundan beri, elbette sen, masumu d kıskıvrak bağlamış oluyordum.” S 7-8

“… aile büyüğü arka arkaya üç kere evlenmiş. Sonuncu karısı da evlendiğinde buluğa yeni eren büyükannem… Büyükannem de kızlarından birini – işin doğrusu kız onun da üçüncü kocasından olmaymış- ilk kocasının en küçük torunuyla evlendirmiş; öyle ki bu genç adam halasıyla ( evlenme yoluyla babasının kız kardeşi) evlenmiş ve bu ensest riski bir alay şakaya meydan vermiş” s.94-95

“ Çok karılı adama, karısının kan bağıyla bağlı kadın akrabası haramdır, en azından karısı hayatta olduğu sürece. Bu yüzden mi her sultan, her dilenci zevki için kullandığı kadını ölümle tehdit eder? Yoksa eşin aynı kandan akrabalarını dışarıda bırakan bu çok eşlilik, arzulanan her kadınla yaşanması mümkün bir huzura hayal edilebilecek tek yol mudur? S.113

“ Babam beni yatıştırmak için kucağına çekti… daha sonra, içlerinden biri bir hışımla ‘bu yaşımda’ erkeklerin arasına karıştığım için beni payladı. Altı yaşımdaydım, belki de yedi.” S. 128  “’Bir adamda sevgi nedir?’ diye alay etti çatlak bir ses. ‘ Efendiler bunun ne olduğunu bile biliyorlar mı acaba, çünkü Allah yaşlı, genç, güzel, çirkin biz kadınları onların ayaklarının altında bir sürü gibi yaratmış!” s.149

“…-ey birden fazla erkek evladı olan annenin gurur; lakin kız evlat yetiştirmeyen bir kadına nasıl da çorak bir gelecek vaat edilmiştir-“ s.153

“Babam kolumdan tuttu… ‘Birlikte eve dönüyoruz’ dedi… Onun kızı bacaklarını gösteriyordu. Benimle ilgisi yoktu… konu ben değildim. Konu… ‘Onun kızıydı’” s.160-161 “ Annem…’ Kendine dikkat et kızım! Bizi kolla, canım!’” s.60

“Cennet, anaların ayakları altındadır.” yaveleri ve yalancılıklarını dinleyeceğimiz kadını cinsel kimliğinde toplumdan ayrıştıran,  Anneler Gününe, çok yakın bugünlerde,  kadınların bu türden yaşadıkları, böyle giderse daha da yaşayacakları göz önüne alındığında bu kitabın okunması daha da anlam kazanıyor.

30.04.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Kırmızı Kedi Yayınevi, 1. Baskı, Kasım 2016

28 Nisan 2017 Cuma


Vejetaryen, Han Kang,  255 / CXXXIX
------------------------------------------------------------------------------------

“Anlamsız ve moralsiz geçen bir gün…
Kaldırımdaki ağaca istemsizce dokunmuştum.
…nemli kabuğu soğuk bir ateş gibi avucumu yaktı.
Göğsüm buz gibi, sayısız yarıklara ayrılarak parçalandı.”
Han Kang

Vejeteryan’ın yazarı Güney Koreli Han Kang’ın romanının içeriği Kang’ın 1997’de yayınlanan, bir kadının aniden bitki haline gelmesi imgesinden hareketle yazılan “Kadının Meyvesi” adlı kısa öyküsünden kaynaklanıyor. Bu kısa öyküde, bir kadın, kelimenin tam anlamıyla bir bitki haline gelir… kocası onu bir tencereye koyar ve her gün sular. Öykünün son sahnesinde kocası, önümüzdeki baharda eşinin tekrar çiçek açıp açmayacağını merak etmektedir.

İşte bu öyküden doğan bu kitabı okuyacak bazı kişiler roman kahramanı Yeong-Hye'nin çok pasif ya da zayıf olduğunu düşünebilir mi? Düşünebilir… ama ben öyle düşünmüyorum… evet birinci bölüm kısıtında kendi sesi yok… hatta kişi değil, nesne olarak görülebilir ama bana göre gerçekten kararlı ve güçlü bir kişi ve kitabı, Vejetaryen, insan şiddetini reddetme, masumiyeti mükemmeliyetçi bir şekilde elde etme imkânını veya imkânsızlığını sorgulama, diğerlerini anlama, çılgınlık ve aklı tanımlama zorluğu gibi donanımlı katmanlarıyla Kafka’nın Metamorfoz’una göndermeler yapıyor.  

Roman, orijinalinde ayrı olarak yayınlanan üç bölümden oluşuyor;

·         Birinci bölüm, Vejeteryan, eşine tecavüz eden ve artık onunla yaşamak istemeyen aşağılık bir adam olarak tanımlanan Yeong-Hye'nin kocasının perspektifinden yazılmış. Rüyasını anlattığı, kendisinin konuştuğu tek bölüm de bu bölümde…  rüyasını görürseniz sonrasında hayal gücünü takip edebilirsiniz.
Vejetaryen
“Karımın, ‘Yeong-Hye'’’nin pasif karakteri her hâlükârda bana uyuyordu.”s.9 “ Bir rüya gördüm” dedi. “Ütülediğin bir gömlek de mi yok.” S.14 “ Sen artık et yemeyecek misin? Karım başını salladı. Ne zamana kadar? Daima.” s.17 “ Yine de kafama takılan asıl konu artık benimle seks yapmak istememesiydi.” S.19 “ Karımın sıktığı sağ elini açtım. Boğazı sıkılmış bir kuş bankın üzerine düştü. Kanatları yer yer yolunmuş gümüşgözlü zosterop(=Akgöz) kuşuydu. Etçil bir hayvan tarafından parçalanmış gibi görünen sert diş izlerinin altından, kırmızı kan izleri yayılıyordu.

·         Sevgiden tamamen yoksun, varoluş, cinsellik ve tutku eksenindeki, ikinci bölüm, Moğol Lekesi,  Yeong-Hye'’’nin, kız kardeşinin kocasının bakış açısıyla yazılırken,

Moğol Lekesi

“ Olması gerekenden çok daha sakindi, içinde öyle büyük acılar mayalanmış, öyle onulmaz yaralar taşıyormuş da bu sadece görünen yüzeyiymiş gibi korkutan türde bir sakinlik.” S.66 “Doğum lekesi olan Moğol lekesi ‘baldızının’ sol kalçasının üst kısmındaydı.” S.72 “’Eniştesi, Yeong-Hye'nin ’’ Sağ kalçasının ortasına bir bordo renkli çiçek çizip çiçeğin dişilik organını sarıya boyayarak öne çıkardı… yarı açmış bordo ve kırmızı tomurcuklar ince dallarıyla beraber sırtından omuzuna doğru tırmanmaya başladı.” S.73 “’Adam’…tek bir bedenle bu kadar çok söz söyleyebilen bir bedeni ilk kez görüyordu.” … “ bitkinin özelliklerini taşıyan yabancı bir varlık gibiydi kadın.” S.76 “ Kadın, ışık saçan altın sarısı göğüslerini balkon korkuluklarının öbür tarafına uzatıp turuncu çiçek yapraklarının resmedildiği bacaklarını sonuna kadar araladı. Güneşle ya da rüzgârla sevişmek istiyor gibiydi âdeta.” S.104

·         Yeong-Hye’nin artık insanlığa ait olmak istemediği, kendisinin bir bitki haline geldiğine ve ironik bir şekilde ölümüne yaklaşarak kendini kurtardığına inandığı Üçüncü bölüm, Alev Ağacı ise kız kardeşinin bakış açısından yazılmış.

Alev Ağacı

“Çok geçmeden kadın, ‘Yeong-Hye'nin kız kardeşi’ bir gerçeğin farkına vardı. Hevesle yardım etmek istediği aslında belki de kendisiydi.” S.114 “Yeong-Hye, benim nasıl öğrendiğimi biliyor musun? Dedi. Rüyada, amuda kalkmış dururken… vücudumda yapraklar yeşeriyordu, ellerim kök salıp toprağın altına uzanıyordu… Kasıklarımda çiçekler açmaya çalıştığı için bacaklarımı genişçe açtım.” S.127 “ Yakında sözler de düşünceler de kaybolacak.” S.132 “ Bu… belki de bir rüyadır.” S.156

Yeong-Hye’nin acısı ve kararlılığı, sanırım, bu kitabın özü olup, çevirisi de çok iyi ve çeviri bir kitap okuduğunuzu anlamıyorsunuz bile… Kore diline oldukça hakim olduğu belli olan çevirmen Göksel Türközü, yine sanırım kültür benzerliğinin de etkisiyle son derecede başarılı bir iş çıkarmış… imge yoğun bu zor konuda, ne demek istendiğini gayet iyi anlıyor ve sarsılıyorsunuz. Meraklısına okuması için öneririm.

28.04.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

APRIL Yayıncılık, 1. Baskı, Ocak 2017

9 Nisan 2017 Pazar



Geceleri Sessizdir Tahran, Shıda Bazyar, 605 / CXXXVIII
-----------------------------------------------------------------

Kitaptaki süreç izlendiğinde ancak romanın son yüzü, Tara ile özdeşleşebilir olan İran kökenli Shıda Bazyar, Almanya doğumlu ve kitabını da “Nachts is test leise in Teheran” özgün adıyla Almanca yazmış. Kitap;

o   1979’da İran’daki Yeşil Devrim’de etkin olan, ancak devrimin süregelen seyri içinde örgütlenme ve stratejik öngörü zayıflığı gösteren TUDEH – İran Komünist Partisi üyesi baba Behsad’ın anılan süreçteki rolü ile başlıyor.
o   1987’de Almanya’ya kaçmak zorunda kalıp mülteci olan ve çocuklarının asimile olması korkusuyla yaşayan ailenin, 1989’dan itibaren kendilerine yeniden güvenme ve özgürleşme sürecini ise anne Nahid’in ağzından dinlerken, bütün bu olanları kabullenemeyen Behsad’a yardımcı olmak için çırpınışını da izliyoruz.
o  Ailedeki farklı nesillerin yaşamını onar yıllık katmanlarla anlatan yazar, 1999’dan itibaren İran doğumlu ve İran’daki yaşamından anılar taşıyan, vatanının neresi olduğunu sorgulayan, kafasında iki arada bir derede kalan Lale’nin ve
o   2009’da itibaren de İran doğumlu olan ama orayı anımsamayan, toplumsal devinimleri artık sosyal ve ana medyadan izleyen bir neslin temsilcisi erkek kardeşi Mu’nun ağzından sığınmacı olmanın, yaşamlarına neler getirip neler götürdüğünü bizlere akıcı bir dille sunuyor.

Aşağıda sizlere sunduğum alıntılarla; bugünlerde, şeytan kulağına kurşun, tahtaya vurun… içeriği toprağımızdan ve suyumuzdan ırak, okunası bir roman mı? Ben, bilemem… Yanıtını evet, ya da hayır olarak siz verin.
-0-

“Kitaplarda ‘Tüm emekler şaha aittir.’ diye yazıyordu. Biz ise ‘Emek işçilere aittir.’ diyorduk.” S.9

Şah zamanında; “ Evin Cezaevinden çıkan, içeride yaşananlar hakkında tek kelime etmezdi, anlatacağını içeride anlatmış olurdu; oranın en ürkütücü tarafı da buydu.” S.19 Devrim sürecinde; “Tüm mahkûmların idam edilmesi için sıradan bir adamın, sıradan bir karar alması yeterli, bunun için sıradan bir ayetullah yeter.”s.75

“Yoldaşım Peyman’ı kardeşi Humeyni taraftarı Emin ve durumdan vazife çıkaran arkadaşları, peygamberle ilgili, içeriğini bile bilmediğim bir fıkrayı benim anlattığımı ileri sürerek, insanları, benimle ilgili olarak sokağın orta yerinde sorgulamışlardı.” S.25 “Daha sonra Emin,… her yerde Humeyni Devrimi karşıtlarının ölmeyi hak ettiğini söylemeye başlamıştı… Peyman ile Emin’in anne ve babası bunların Allah adına yapılmaması gereğini biliyor bunu her akşam anneme söylüyorlardı. Bir noktadan sonra bize gelip gitmez oldular.”s.49 “Öğrencilerin de hocaların da büyük kısmı okula gelemiyordu, ya tutuklu ya okuldan atılmış ya da idam edilmişlerdi. Sanat dersleri yerine İslam öğretileri konmuştu. Derse girmeden önce tesettürümüzün uygunluğu kontrol ediliyordu.”s.93 “ Arkadaşlarımızın birinin oje sürülmüş tırnaklarını söktüler.” S.123

“Bir yaşındaki bir çocuğa neden pılınızı pırtınızı toplayıp ülkeyi terk ettiğinizi açıklayamazsınız.”s.61 “Ebeveynlerimiz çok yakında evimizi bomboş bulacaklarını, onları telefonla aramamız için gün sayacaklarını anlamış gibiydiler.”s.81

“Almanya’daki bütün çocuklar havadan zehirlenerek ölseler de çocuklarım ölmez, çünkü bundan fazlasını atlatmayı başardılar… onlara vız gelir.”s.65 diyen annem, yıllar sonra Tahran’a gittiğimizde “…kahkahalar atıyor, espriler yapıyor, küfrediyor, tartışıyor, gözüme çok sahte gözüküyor…” s.131 “ Eğer ben de onlara yürekten bağlanacak olsam,… acı çekecek ve annem gibi özleyeceğim” s.184 “ … ben, akrabalarımın gerçek bir hayat sürmediğini, gerçek hayatın Almanya’da olduğunu düşünüyorum.” S.132 “ ama “ 11 Eylül’den sonra ‘ Almanya’da’ beni her defasında kontrol etmeleri… annemle babama göre sıkıntı değildi!” s.196

09.04.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Hep Kitap, 1. Baskı, Kasım 2016

17 Mart 2017 Cuma



Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş, 257 / CXXXVII
-----------------------------------------------------------------

Yaşlanmış ve yaşamının sonbaharlarını yaşayan babasıyla, doğduğunda ölüm gerçeği ile karşı karşıya olan insanoğlunun her zaman canını yakan süreci, sütkırı yelesinin içinde yıldızları süpüre süpüre koşan bir ecel atının rahvan ve rahim yürüyüşünde tekrar tekrar anlatan… ve bu tekrarlardan bıkmak ne kelime, aksine bundan haz duyan okuyucuyu “hadi yine, yeniden, yinele” diye, tekrarları heyecanla bekleten bir yazarla karşı karşıyasınız bu kitapta.
Son zamanlarda bir solukta okuduğum en güzellerin en güzeli olan bu kitabı, ben de süt kırı atın rahvan ve rahim adımlı sırtında okudum. Beyaz gömlekli çocuğun bindiği beyaz yeleli at, dörtnala koşmaya devam eder,  olağanüstü hayal gücünün üretimi benzetmeler dağarcığımı doldurup taşırırken Hasan Ali Toptaş ile ilk defa bu romanla tanıştım ve kendimden geçtim. Yazarı tanımakta neden bu kadar geciktiğimi düşünüp de eseflendim. Bakar mısınız, kitaptan aldığım şu iğne oyası satırlara?

“ …taşkınlığını ölçüsünde, ölçüsünü taşkınlığında bulan o güzel ses, çalınırken kulağıma …” s.177  “… sağrısında altunî parıltılar yandı söndü, bacakları hızla inceldi, topukları rüzgar topladı ve yelesi kızıl su misali bir gürültüyle köpürüp gürül gürül aktı.” S.62 “… o süt kırı at çıktı çıktı hışırtıların içinden.” S.91 “ Göğe doğru yükselen cevizin karaltısından gözlerimi çevirir çevirmez… yine o beyaz gömlekli çocukla karşılaştım.” S.98

-o-

Bu arada edebiyat dünyasında Kuşlar Yasına Gider ‘in otobiyografik bir roman olup olmadığı konusunda aşağıdaki alıntıya dayanarak laf olsun torba dolsun türünden bir tartışma yapılıyor ki, bunun beni hiç ilgilendirmediği, öyle olsa bile benim gözümde kitabın edebî değerini de olumsuz etkilemediğini söylemeliyim.  Romanın ana çatısını yazarın kendi yaşamı şekillendirmiş olabilir, bu romanın kurgusunun ana teması olabilir ama bu romanı otobiyografik kılmaz. Nitekim yazar da bunun böyle olacağının farkında ki;  

“ Okudukça… öfkeleniyordum. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu… bu kitaba göre, benim yaşadığım hayat, asla benim yaşadığım gibi değildi… kitabı yazan zat, kitaba ‘… yazarın suça ve şiddete olan eğilimini bir yana bırakırsak… ‘ diye giriyor ‘ …iç kanamalı bir şilep gibi yüreğini rakıya demirleyen figür’ … olarak babamı görüyordu.” S.139, 140, 141, 142
Bu tartışmayı sonlandıran, aşağıdaki satırlar, edebî kayıtlara sıradan bir nefer gibi düşse de benim belleğime bir oğulun bir babaya verebileceği en büyük armağan, bir babanın da oğluna verebileceği en büyük onur belgesi olarak kayıtlarıma geçiyor.

“ … kayalıkların uğultusuna, üzüm tanelerinin ışıltısına tutunarak büyümüş” s.31 “
kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesi olan… s.32

“…babam,
‘sana aldatılmak yakışırdı zaten, öteki türlüsü yakışmazdı’ dedi… ve uykuya daldı.” S.225-226
-o-

Vakit geçirmeden alın bu kitabı mutlaka… okuyup, okuyup koyun yastığınızın altına… binin sütkırı atın sırtına… dalın rüyaya… kitapla kalın uykuda da… ve bin şükran bu kitabı öneren, kardeşim Cahit Oklap’a …

17.03.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 
Everest Yayınları, 13. Baskı, Ocak 2017


27 Şubat 2017 Pazartesi



Bir Aşk, Dino Buzatti, 117 / CXXXVI
-----------------------------------------------------------------

Dilini ve söylemini de Jose Saramago’ya benzettiğim, bana göre İtalyan Edebiyatının en verimli ve en büyük ustasının bu romanı, ellili yaşlarda bir mimarın genç bir fahişeye duyduğu saplantılı bir aşkın öyküsü… edebiyatta oldukça yaygın bir şekilde üzerinde kalem oynatılan bu konuda pek çok kitap okumuş, öykü de dinlemiş olabilirsiniz ama Dino Buzatti, bu basit konuya o kendine has dili ve söylemi ile öyle bir yaklaşıyor ki; İtalyanların basit bir malzemeyle yaptıkları inanılmaz lezzetlerden birisi gibi… kitabı elinizden bırakmanız, sofranızdan eksik etmeniz mümkün değil.

Romanda, Milanolu bir kentsoylu olan romanın kahramanı, statü, güven, onur, prestij v.b.g toplumun sanal etik değerlerinden oluşan kozası içinde genç bir fahişeye duyduğu “aşkı” parasıyla güvence altına alarak kızın onu gerçekten sevmesini isterken, duyguları ve davranışları katman katman, sevgilisinin dünyasında çözülürken kaçan iplerin ucunu toparlamaya çalışmakta… kendini aşan küçük ama vahşi bir gücün elinde kırılgan ve savunmasız bir çocuğa dönüşmekte… kendine ait olan hayattan uzaklaşırken, romanlarda okuyup da inanmadığı bir şekilde sapıkça ezilmekte, sürüklendiği girdaptan kurtulamamakta ve yarasını kaşırken yardım istemek için elini bile kaldıramamaktadır. 

Ana kahramanlar, Antonio ve Laide’nin her ikisi de görünüşte kendi dünyalarının uzlaşmaz savunucularını temsil etseler de kişisel olarak ben, kitabın sonunda aralarındaki ilişkinin insani zayıflıklar, geçmişteki hayal kırıklıkları, bunların arasındaki aşılamaz boşluklar gibi tüm bilinmeyenlerine rağmen… kitabın konusunu hayatı yaşamayı değer kılan arzuları ve bu iki dünyayı bir araya getirip paylaştırabilecekleri bir gelecek umudu ile bir buluşma noktası, bir denge, aramakta olduklarını gösteren bir bulmaca olarak yorumlayıp, saygıyla okuyup, kütüphanemde kayıtlı yerine sevgiyle yerleştirdim.   
-o-
 “…Sahte ve yanlış bir aşkın tutsağıydı… Laide içine sızmış ve onu emmekteydi.” S.90 “…sapıkça ezilmekten, yarasını kaşımaktan hoşlanan bir tipti.” S.225

28.02.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Can Yayınları, I. Baskı, Eylül 2016

15 Şubat 2017 Çarşamba



Kuyu, Catherine Chanter, 99 / CXXXV
-----------------------------------------------------------------
Bilindiği gibi kapitalist üretim süreci, aynı zamanda, doğanın yağmalanması ve çevrenin daha fazla kirletilmesi sürecidir. Ekolojik sorunların dünyada çok tehlikeli bir hâle gelmesinin kökenine inildiğinde de kapitalist sistemin başlangıcı görülmektedir.
Ekoloji ve diyalektik materyalizm, 19. yüzyılda toplum ve doğa bilimleri alanlarında yaşanan büyük gelişmelere koşut ve eşanlı olarak ortaya çıkmış ve karşılıklı olarak birbirlerini etkileyerek gelişmiş kavramlardır. Marksist anlayışa göre ekoloji, diyalektiğin canlı sistemlerine uygulanmasıdır.
İnsan, daha başından, bütün emek araçlarının ve konularının birincil kaynağı olan doğaya karşı onun sahibi ve kendi malıymış gibi davrandığı, sarıp sarmaladığı ve koruduğu ölçüdedir ki; alın teri ve emeği, zenginliğinin kaynağı olur. Oysa doğa ile insanın karşı karşıya gelmesi kapitalist ilişkilerin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve metabolizmada onarılamaz bir çatlak yaratmıştır. [1]

… deyip, bu kitaba yukarıda kullandığımız gözlükle bakarsak, oldukça kaygan bir düzlemde inşa edilmiş, her an erozyona uğrayabilecek konusunun;
  • gizemli bir cinayete mi?...
  • Kıyamet ertesi, dinsel ritüeller eşliğinde fanatik ve feminist bir hezeyana mı?... odaklandığını veya konusunun
  • bilim kurgu mu?
  • Psiko drama mı?... olduğu

gibi sınıflandırmalardan da kurtuluruz.

Özetle Kuyu, yağış oranları istikrarlı ve açıklanamaz şekilde azalan İngiltere’de yeni bir hayat kurmak üzere bir arazi satın alan Ruth Ardingly ve kocası Mark’ın çiftliğinin bilinmeyen nedenlerle, ülkenin kalbinde yemyeşil bir vahşi bitki örtüsüne sahip halâ yağmur düşen bir yer olarak ulusal bir önem arz etmesi platformunda… çiftliğin, basın ve polis, hükümet yetkilileri ve dini fanatikler için hızla bir hac yeri haline gelmesi yanında, kendisini Jericho Gülünün Rahibesi olarak adlandıran bir kadın grubunun parçası olarak, roman kahramanı Ruth’un kişiliğinde birinci dereceden akrabalarının neler yaşadıklarını anlatıyor.
Kitap yukarıda da andığım gibi bilim kurgu değil. Kuraklık hakkında net bir açıklama yok ve Kuyu’ya yağmurun düşmeye devam etmesi mistik bir olay gibi anlatılıyor.
En iyisi kitabı okursanız eğer, masalın mantığını ya da eksikliğini kabul edin,  kayıtsızlığı askıya alıp, bırakın kendinizi akışa… bunun sizin için ne ölçüde çalıştığını görmek, sizin okuma yeteneğinize bağlı olacaktır.
-o-

“Kuraklık Acil Durum Düzenlemesi Yasası hükümleri 70/651 no.lu madde uyarınca Kuyu adıyla bilinen mülke el konulmuş, ancak mülkün eski sahibi, -‘ülkenin su varlığını kendi çıkarı doğrultusunda yönlendirmeye çalışan ve torununu katletmekten yargılanan…’ s.178-  Ruth Ardingly’e kullanım hakkı önceliği verilmiştir.” S.17

“O zaman kadar Mark’ın gözlerinde nefreti görmemiştim.” S.53

“…tertemiz suyla dolu bir havuza atlayıp, nefretle kirlenmemiş bir dünyada değişik bir enerjiyle yaşamak ve sonunda hava almak için yüzeye çıkmak… şehrin amansız ‘yaşamından kurtulmak’ ve kırlarda her şeye yeniden başlamak fikrine kapılmıştım. …devam edip edemeyeceğimiz şey de görünürde küçük çiftliğimizdi, gerçekte ise, ilişkimiz.” S.21 “…bizi burada kimse tanımaz… imalı bakışlar ve kıkırdamalar sona erecek. Tertemiz bir sayfa.” S.29 “Tanrı bilir nasıl becerdiğimiz evli kalabilmekle ilgili kitaplar.” S.32 “…çevredeki insanlardan gitgide daha az davet alır olduk.” S.39 “ Bizde su, onlarda olmadığı için diye düşünüyorum.” S.41 “ Toplum dışına itilmenin ne olduğunu biliyorduk. Kocanızın bilgisayarında bulunanlar nedeniyle suçlanması bu dünyaya dalmak için birebirdir.” S.42

“…benimle ışık arasında durmaya teşebbüs eden, -‘… bir gözetici değil, gözetleyici olan’ s.287- onun gölgesiyle mücadele ediyorum.” S.58 “…kuralların yavaş yavaş aşındırılıp yerine başka kuralların geçtiğini; hiçbir oyunun yalnızca mantıkla kazanılamayacağını ya da kaybedilemeyeceğini; her şeyden önemlisi, tek bir oyuncunun sonuç üzerinde sahip olabileceği gücü.” S.130 “… Biz kuru kadınlarız, ama Gül’ü öpünce dudaklarımız çiğe değer ve biz de çiçekleniriz.” S.183

“ Lucien’in hâlâ çözülememiş olan ölümünü REM uykusunda şiddete bağlayanlar mevcut.” S.71 “ Ben katil değilim. Dünya tek oğlunu kurban etti diye Tanrı’yı çocuk katili mi sayıyor?” s.337

15.02.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 
Yapı Kredi Yayınları, I. Baskı, Ağustos 2016



[1] 1. Türkiye Lisansüstü Çalışmaları Kongresi, Marksizm ve Ekoloji, Altun Altun, s.183-186

4 Şubat 2017 Cumartesi



Anabasis, On Binlerin Dönüşü, Ksenophon, 1031-23 / CXXXIV
-----------------------------------------------------------------
Sokrat’ın öğrencisi Ksenofon’un Anabasis adlı, akıcı ve yalın diliyle bezeli başyapıtı, askerî bir röportaj,  bir ordu ve savaş ceridesi, hatta çeşitli ülke ve şehirler hakkında verdiği bilgilerle adeta bir seyahatname gibidir.  Kitap Pers taht kavgaları ardından Pers Ordusunda, Ege Adalarında ve Anadolu’da yaşayan halklardan oluşan paralı askerlerin yurtlarına dönüşlerini anlatır.
Bu eserinin Büyük İskender tarafından özellikle Perslerle yapılan savaşlarda rehber olarak kullanıldığı söylenir. Fransız general Arthur Boucher’e göre de yazılı askeri tarih Anabasis’le başlar.
Antik zamanın antik anılarına, bazı yerleri söylencelere, bazı yerleri de akıl ve mantığımızı zorlayan bu kitapla ilgili eleştiri yazmak haddimize değildir.
Kitapla ilgili alıntılarımız ise aşağıdadır;
“Ksenafon, Delfi Tapınağında sefere katılıp katılmamayı değil, sefere katılırsa hangi tanrılara kurban verilmesi gerektiğini sorar. Bu kurnazlığa kızan Skrat, öğrencisini paylar, “ s.viii
“Pers soylularının çocukları sarayda eğitim alırlar, sağduyulu olmayı orada öğrenirler… sarayda görerek duyarak yetiştirilirler… yönetmeyi ve yönetilmeyi öğrenirler. Büyük Kyros… soyları kendisinden düşük olanlara bile saygı gösteren, bedenî becerileri yüksek, öğrenmeye meraklı ve çalışkandı… sözünü tutan, güveenilir bir insandı… düşmanları bile bu yüzden ona büyük saygı duyardı… iyilik ya da kötülük eden herkese karşılığını vermeye özen gösterirdi… cesurları onurlandırır, korkakları onların kölesi yapardı… adillerden hiçbir şey esirgemezdi… bir erkeğin en değerli süsünün, iyi giyinmiş, donanmış, süslenmiş dostları olduğunu söylüyordu.” S.34, 35, 36, 37, 38
“Krala bizim adımıza şunu söyle: Eğer dostu olacaksak, silahlarımızı teslim ederek değil, elimizde tutarak kendisine daha yararlı oluruz. Yok düşman olacaksak, silahlarıımızı teslim ederek değil, onlar elimizdeyken daha iyi savaşırız.” S.47
Ksenefon… zafere ulaşırsa galiplere güzel elbiseler yakıştığını… kaderinde ölmek varsa ölümü güzel giyinmiş olarak karşılaması gerektiğini düşünüyordu.” s.80
“ Hybris antik Yunan dünya görüşünde önemli bir kavramdı. Bedenî, askerî, siyasi ya da ekonomik gücüne aşırı güvenerek insanlara ve yasalara saygısızlık edenler, bilgiçlik taslayan ve kaba davrananlar hybris işlemiş sayılırdı. Ölümlü olduğunu unutup, kendini tanrılarla eş değer gördüğü, dolayısıyla onları kızdırdığı varsayılırdı.” S.168
04.02.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

İş Bankası Yayınları, I. Baskı, Eylül 2015