11 Aralık 2017 Pazartesi



Selahattin Demirtaş, Seher, 802-45/ CLI
------------------------------------------------------------------------------------

Yazı, bazen damlaya, damlaya, bazen de sel olur yolunu bulur. Selahattin Demirtaş’ın da günlük hayattan ve anılarından biriktirip çıkınında sakladığı öykülerde biçimlenen yazıları da parmaklıkların arasından süzülüp yüz kırk sayfalık bir öyküler demeti olarak önümüzde birikmiş. Elimi soktuğumda içimin ısındığı, en/çok/fazla ya da birer faz fazla, beğendiğim öyküleri koyu harflerle belirlediğim,  “Katledilen ve Şiddet Mağduru Bütün Kadınlara” armağan edilen bu kitap, kocakaragözlü bir güzele, gül desteleri ile kapağında resmedilmiş. Tarih kadar yalnızlığımızda, Asuman’ın hayalinde, Halep’te patlayan bomba mı, bağnazlığın kara dili mi, yoksa beli mi aldı canını Seher’in? Hele bir bakın derim.   
İçimizdeki Erkek
“ Kof kabadayılık taslayan hemcinsim serçeye… ‘ önce içindeki erkeği öldürmen lazım’ dedim.” S.17
Seher
“ Üç erkek, akşamüstü ormanda hayallerini çaldı Seher’in. Üç erkek de gece yarısı boş bir arazide canını aldı Seher’in. “ s.32
Bildiğiniz Gibi Değil
“ … kıvrımlarına takılmış güneşi almak istercesine elim kendiliğinden gitti saçlarına. Saçlarındaki bütün güneşi topladım avuçlarıma. “ s.57
Cezaevi Mektup Okuma Komisyonuna Mektup
“ Küçüklüğümde sabahları hep annemin piyano sesiyle uyanırdık… büyüyünce anam ‘Lan sen salak mısın oğlum?’ dedi. ‘ Ne piaynosu; bildiğin dikiş makinası bu, eve ek gelir olsun diye dikiş dikiyorum ben.’” S.70 “…babam şiir gibi küfreder. Bir defasında küfürsüz konuşunca arkadaşı alınmıştı.” S.71
Halep Ezmesi
“ Halep’te öğlen patlayan bomba, aynı saatlerde Sidney’de akşam yemeğinde olan Avustralya ahalisinde aynı etkiyi yapmamış gibi duruyor zaten. “ s.83
Ah, Asuman!
“ ‘gözlerimizi kapatınca kendimizden bile saklarız hayallerimizi. İçimizdeki gerçek biz, o hayaldeki biziz aslında…’” s.98
Annemle Hesaplaşmalar
“ Senin bir adet mutluluk üretmeyi planladğın yoğurttan biz iki adet mutluluk üretmiş olduk… “ s.107
Tarih Kadar Yalnız
“ Düşünsene, sosyal ve sınıfsal açıdan yükselmek, uzaya doğru ilerlemek gibi adeta. Yükseldikçe canlı sayısı azalıyor. “ s.118

11.12. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

DipNot Yayınları, 4. Baskı Ekim 2017

4 Aralık 2017 Pazartesi



Bayel Ağıtçıları, Gulam Hüseyin Sâedi, 232/ CL
------------------------------------------------------------------------------------

Kendisini daha önce “ TOP “ adlı kitabı ile tanıttığım Gulam Sâedi Hüseyin’in Bayel Ağıtçıları, birbirine bağlı sekiz öyküden oluşan, aynı zamanda bir romandır ve en fazla okunan ve de bilinen kitabıdır. Öyküdür, çünkü her öykü birbirinden bağımsız okunabilir… ama her öykü de bütünün, romanın parçasıdır.
Sâedi’nin bu kitabındaki, dördüncü öykü,   “İnek, Farsça’da ‘Gav’” adlı öyküsünden uyarlanan ve aynı adı taşıyan filmi, İran sinemasının en önemli filmlerinden sayılır. Öyle ki, İran sineması üzerinde bilgili pek çok kişi İran sinema tarihini, İnek ’ten önce İnek ‘ten sonra diye anlatmaktadır. Aslında bu kitaptaki her öyküden bir film çıkartılır. Nitekim bu kitabının kurgusu da adeta bir senaryo gibidir. Sahneler uzun değil, net bir titizlikle anlatılmış, açıklanmış, yine kişilerin kısa ve yalın konuşmalarının beden diline uygun fon yaratılmıştır.   
“Meşhedi Hasan, başını samanların içinden çıkardı,… Ağzına doldurduğu samanları çiğniyordu… ayağını yere vurdu, boğazının derinliklerinden gelen bir sesle böğürdü ve yeniden başını samanlara gömdü.” Dördüncü öykü, s.83-84

Kitap gerçekle hayal arasında bir yerde… Elias Canetti’nin antropoloji, psikoloji gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir kitap olarak bilinen Kitle ve İktidar ’da bir ağıt ve hüzün inancı olarak tanımını yaptığı… Şii motifleriyle bezeli, Bayel adlı yoksul bir köyde geçiyor. Bayel yoksulluğu ile  ağıtın ve matemin köyüdür.

Bir “susmalar ustası yazar…” s.10 olarak tanımlanan Sâedi, bu kitabında, kitabının her sayfasında, yoksulluğu, hiçbir ideolojik söylemde bulunmadan, gözümüze sokmadan, ince ince işlerken…   

“Hoca Efendi sarığını alıp yere çarptı ve feryat etti… erkeklerin ağlayıp inlemelerine… kadınların zılgıtlı inleyişleri eşlik etti.” S.41

“ Nineler, alemhanenin ağır kapısını ittiler… holün sonunda küçük, kısa bir kapı belirdi önlerinde. Kapının üstüne nazar boncukları asılmıştı… odanın dört yanına alemleri yaslamışlardı… Hanım Nine ‘Ya Fatımat’üz Zehra senden yardım diliyoruz, bunu bağladım ki belayı Bayel’den uzaklaştırasın’… Fatıma Nine ‘Sana sığınıyorum ya Hazret, Bayel’i kurtar!’” s.58, 59, 60

Kitabın başkahramanı iyilik meleği, İslam, köyün her şeyi yapanı, her işe koşanı, halden anlayanı. Kötülerin kendisine attığı iftira yüzünden evini çamura bulayıp, aynı zamanda, tıpkı Sâedi gibi susarak köyü terk etmek zorunda kalanı...

“ Onlara sor, ben gittikten sonra Meşhedi Baba’ya sor, dedi.” S.154“ 

Bence, Gulam Hüseyin Saedi, bu kitabıyla iyileri, ağıt yakmaya değil, yoksulluğu,   Bayel’den sessizce uzaklaştırmaya çağırıyor.

04. 12. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı Ekim 2017, Çeviri: Makbule Aras ve Farhad Eivazi,

8 Kasım 2017 Çarşamba



CHICAGO, Alâ El Asvani, 18 / CXLIX
------------------------------------------------------------------------------------
Dünyanın en etkili beş yüz Müslümanı ve en önemli yüz düşünürü arasındaki Alâ El Asvani’nin bu romanının her sayfasında Necip Mahfuz’un etkisi hissedilmesine ve  Yakupyan Apartmanı’nın düzeyine gelemese de kitap kendine özgü… ve ana tema bize hiç yabancı değil… hatta gündeme damardan oturuyor.
Yazar, yurttaşları Mısırlılar üzerinden, her biri, bir tür ya da başka bir kültürel incinmeye maruz kalan, bu nedenlerle kişiliklerinde baskı oluşan, yabancı bir kültürde izole edilenlerin iç içe geçmiş hikâyelerini anlatırken, her karakteri ve kişiliği göç, siyasal kimlik ve cinsel ilişkilerden oluşan bir düzlemde ele alıyor.
-o-
Chicago, adını, kurulduğu topraklarda, on iki milyonu, 1673 yılından 1837 yılına kadar aşırı muhafazakâr ve dindar Hıristiyanlar tarafından dinî söylemlerle katledilen Kızılderililerin yetiştirdiği soğanın kokusundan “keskin koku” anlamıyla alır. Kurulduğundan beri kölelikten kaçan siyahların da akın ettiği bu kentte siyahlar, beyazların derin bir tiksinti duygusu ‘ Negrofobi’si içinde kölelik zincirlerini, görünmez ama bir o kadar can yakıcı prangalarla yer değiştirdiğini her zaman ve her olayda fark ederler.  Nitekim Chicago’yu farklı ve benzersiz kılan da taşıdığı çelişkiler değil, çelişkilerini her zaman uç noktalara taşımasıdır. (*
Bu nedenle kitabın adı, yazarın da yaşadığı bu kent ile bütünleşirken, içeriği ve kahramanlarının iç içe geçmiş hüzünlü yaşamlarını iç içe giyen bir matruşka ile eş anlamlı gibidir.   
Bundan sonrası ise aşağıdaki satırlarda gizli:
·         Vatansever Zeynep “ Tahsilini yoksul Mısır halkının vergileriyle yaptın ve doktor oldun… senin yerini almaya çalışan binlerce genç Mısırlı var. Şimdi Mısır’ terk edip sana ihtiyacı olmayan, bütün felaketlerin müsebbibi Amerika’ya gitmek mi istiyorsun? S.98  “ Mısır en kötü günlerini yaşıyor,… uğruna savaş verdimiz her şey serapmış. Demokrasimiz yok; cehaletten, irticadan ve yoksulluktan kurtulamadık. Her şey daha da kötüye gitti. İrticai fikirler veba gibi yayılıyor. Planlama bölümünde elli çalışanın içinde tek türban takmayan benim, inanabiliyor musun?” “ Mısır’da yaygın olan gerçek bir dindarlık değil,, dini belirtiler eşliğinde toplumsal bir bunalım.”  s.307
·   Elit Tanta Erkek Lisesi Müdürü Üstad Muhammedi Hamid kızı, Tanta Tıp Fakültesi’nin en başarılı mezunlarından, otuzunu aşkın ama hâlâ bekâr, doktora öğrencisi Şeyma “ … kışkırtıcı iffet, baştan çıkarıcı mahcubiyet, anlam yüklü sakarlık, gizem dolu hüzünlü bakışlar ve büyüleyici, şuh bir kekelemeyle uygulanan yöntemler.”  s.16 “ … Amerika… dünyanın en güçlü ülkesi olmuştu… Allah, günah işlediğimizde biz Müslümanları cezalandırırken, Amerikalılara neden iltimas geçiyordu? S.187

·    Gizli Güvenlik Teşkilatı Ajanı Danana “ korkutucu havasına rağmen… muğlak bir dişi yanı olduğu görülebilir ama bu onun erdişi olduğu anlamına gelmeyen” s.122 Danana “ … ince bir alayla: ‘Teşekkür, benim ne işime yarar ki? Hangi bankada bozdurabilirim? Senden hiçbir şey olmaz!’” s.60

·         Danana’nın karısı Merve’nin babası Hacı Nofal “ …’ın gençliğinde nedamet getirip doğru yola, (hangi doğru? Benim notum) girmeden önce, sürdüğü hedonostik yaşantısına ve dansözlere düşkünlüğüne dair gizlice anlatılan hikâyelerin hortlamasına neden olmuştu.” S.82 “ Hem Müslüman bir ülkede değiliz… din bilginlerine danıştım,… Amerika kâfirlerin ülkesi… Ayrıca fıkıhta ‘ihtiyaç günah olanı mubah kılar’… bu yüzden, benim bir kere giydiği takım elbisenin ücretine ihtiyacım, fıkıh yasalarına göre bana onu iade etme hakkı tanıyor.” S.83 “’ Cumhurbaşkanımızın izlediği yolda olumsuzluklar olduğunu düşünsen bile, dini görevin ona itaat etmeni emreder.’… ‘Kim demiş?’ ‘İslam. Eğer Müslüman’san tabii. Çünkü, Sünni fıkıhçılar bir Müslüman’ın, kendi dinine mensup ve namazlarını aksatmayan bir kişiyse, baskıcı bile olsa, liderine itaat etmesi gerektiği konusunda fikir birliğine vardılar…’” s.106

·       Amerikalı karısı Chris ve kızı Sarah ile yaşayan histoloji Profesörü Dr. Muhammed Salah “ … kendi kültüründen nefret etmekle birlikte, onu içinde taşımaya devam ediyor, bu da işleri zorlaştırıyordu.” S.66 “ Mısır, demokrasi eksikliğinden dolayı geri… yetenekli Mısırlılar, despot rejim onları yargılamasınlar diye ülkeden kaçıyorlar.”

·      Chicago’da en ünlü Kalp cerrahlarından, Kıpti, Dr. Kerem Doss “ … Ayn Şems Tıp Fakültesi genel cerrahi bölümü başkanı Abdül Fatih Baba, Kıpti düşmanı, fanatik bir müslümandı. Kâfirlere Müslümanların hayatını denetleme olanağı tanıdığı iin Kuran’ın Kıptilere cerrahiyi yasakladığını düşünüyordu.” S.132 “ Dini baskı, siyasi baskının sonucudur.” S.133 “ Amerika’da hayat, Amerikan meyvesi gibi; dışarıdan parlak ve leziz görünür ama yavandır. “ s.174

·      Histoloji yüksek lisansında şair Naci Abdül Samet “ … Mısırlıların her gün … işkence altında can verdiklerini hatırlatmak isterim. Cellatlar Müslümanlarla Kıptiler arasında ayrım yapmaz. Mısır halkının tamamı baskı altındadır. Kıpti sorunu Mısır’ın sorunlarından bir olarak değerlendirilmelidir. S.134 “… Araplar İsrail’den Yahudi devleti olduğu için değil, Filistin’i çaldığı ve onlarca katliam yaptığı için nefret ediyor. “ s.226 “Ayn Şems Tıp Fakültesi dekanı koltuğuna rejime sadık olduğu için atandı… idari ya da tıbbi yeteneklerinden dolayı değil… Muhtemelen devlet güvenlik teşkilatına meslektaşlarını ispiyonlayan yoz ve riyakâr biridir. “ s.234

·   Mısır Devlet Güvenlik Teşkilatı’nın ABD Yöneticisi, rejimin ABD nezdinde derin ve gerçek temsilcisi, General Saffet Şakir, “ tehlike sınırında yaşayan insanlarda doyumsuz bir cinsel istek vardır… çünkü tehdit altındaki hayatlarının her anını daha yoğun farkındalıkla yaşamak isterler.” S.248 “ Yoksulluk ve çeşitli sıkıntılar altında ezilmiş,… sıradan bir hayat yaşama umudunu bile yitirmiş… bir kadın, etrafı kuşatılmış bitap bir askerin teslim olmadan önceki son hali gibidir.” S.250

·  Cumhuriyet Muhafızları Komutanı, General Mahmud el-Manavi “ Amerikalı güvenlik sorumlusuna gidip elçiliğin önündeki göstericileri, sivil giyimli adamlarıyla dağıtmak için izin istedi. Görevli ona hayır diyen bir işaret yaptı. Nitekim o da biliyordu ki; Amerikan yönetimine kafa tutan bir hükümdar, başını aslanın ağzına sokan bir budaladan farksızdır.” S.337

Yukarıda da değindiğim gibi ana temas bize hiç yabancı olmayan, hatta gündeme damardan oturan, bu kitabı en azından bu nedenle okuyun derken, çevirisinin vasat olduğunu belirtirim.

08.11. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Maya Kitap, 1. Baskı, Şubat 2017




* ) Sosyolog Gregory Squires

19 Ekim 2017 Perşembe


Top, Gulam Hüseyin Sâedi, 232/ CXLVIII
------------------------------------------------------------------------------------

Kendisini bu kitabı ile iyi ki de tanıma fırsatı bulduğum, İranlı, Azerî kökenli Gulam Hüseyin Sâedi’yi, “Farsçayı şeker, Türkçeyi hüner kılan” kitabın karı koca çevirmenleri, Makbule Aras ile Ferhad Elvazi ikilisinden F.Elvazi, kitabın sayfa 5’den 11’e kadar olan sayfalarında Sâedi’yi altını çizdiğim satırlarda bakın nasıl anlatıyor… 

“Çocukluğundan beri edebiyata meraklı olan merakı yüzünden, Türkçe duvar gazetesi çıkardığı için okul müdürünün ceza olarak herkesin gözü önünde gazeteyi kendisine yedirdiği acıyla anlatan Gulam Hüseyin Sâedi, ünlü çocuk kitapları yazarı Samed Behrengi’nin çocuk edebiyatına yönelmesinde de büyük etkisi olmuştur. Eserlerinde görsel dil çok güçlüdür ve olayları o kadar detaylı anlatır ki, okuyucu kendisini olayların ortasında bulur ve parçasına dönüşür. Sâedi’nin Beyel Ağıtçıları adlı öykü kitabındaki, ‘her öyküsü ayrı bir film,’  “İnek” adlı öyküsünden uyarlanan, aynı adı taşıyan filmi, İran sinemasının en önemli filmlerinden sayılır. Öyle ki, İran sineması üzerinde bilgili pek çok kişi İran sinema tarihini İnek’ten önce İnek’ten sonra diye anlatır.”

Romana konu olaylar zinciri, 1900’lerin başında hanedanların yönettiği monarşik sistemden, meşrutiyete geçme sancıları içindeki İran’daki Güney Azerbaycan topraklarında geçiyor.
Ancak bu süreçte en çok zararı, farklı siyasi grupların kendi menfaatlerini gözeterek attıkları adımlar altında ezilen halk görmekte ve halk, işgalci Ruslar, Monarşi yanlıları, din adamları ve Meşrutiyetçiler arasındaki çapraz ateşin altında kalmaktadır. Halk kime güveneceğini, kendisini nasıl koruyacağını bilememektedir. Sözünü ettiğim halk, göçerler, kıt kanaat yaşayan, yoksul obalılardır.   Kısacası, romanda tarih boyunca hep yaşanagelen kitle kırım ve kıyımlarına örnek bir olay anlatılmaktadır. Nitekim romanın ana karakteri Haşim Hoca, bir yandan din ve duygu sömürüsüyle elde ettiği her birinde yüzlerce koyununu emanet ettiği obaları karşı karşıya getirmemeye çalışırken, bir yandan da obaların düşmanı Top’un sahibi işgal kuvvetlerine yaranmaya çalışmaktadır.  Ancak olaylar hocanın beklemediği şekilde gelişir ve Hocanın çevirdiği dolapların farkına varanlar sayesinde obalar birleşir ve düşmana karşı savaşırken düşman da Haşim Hoca’yı rehin alıyor.
Romanda Haşim Hoca’nın da bir diğer hocanın da elinde Hz. Ali taraftarlarının siyah yas bayrağı vardır… ama bayrağı taşıma nedenleri farklıdır.
Romandaki Top adı, aklınıza ilk geldiği gibi bir oyun topu değil silahtır. Yazar topun oyun çağrışımından faydalanarak onu romandaki oyunlara dair bir eğretilemeye(=metafor) dönüştürmektedir. Top, oynanan oyunların bir eğretilemesidir. Top eser boyunca yer değiştirir, bu da sanki duruma göre hedefin de değişkenliğinin eğretilemesi gibidir. Öte yandan tarihsel olarak düşünüldüğünde İran meşrutiyetinin ilanı süreci epey sancılı geçmiş akabinde de Şah, bütün Meşrutiyetçileri cezalandırmak üzere meclisi toplarla yerle bir etmiştir, top siyasi olarak meşrutiyeti yok eden totaliter güçlerin de eğretilemesidir.
Romanın kurgusu, yazarın sinemaya olan düşkünlüğünden olsa gerek adeta bir senaryo gibidir. Sahneler titizlikle anlatılmış ve açıklanmış, kişilerin konuşmalarının beden diline uygun fon yaratılmıştır.    
“ … Hoca, Mir Haşim yükünü tutmuş. Hazreti Ali’nin evladını onların felaketini de ticaretine alet etmiş. Der ki; ‘ … bütün beldeleri gezdim, obaların hepsinde bulundum. Hepsi beni tanırlar… Onlara Hz.Ali’nin başına gelenleri anlatıp durdum. Bunca yılın sonunda,  bu sayede, şimdi her obada beş altı yüz koyunum oldu.’” S.20 “ Kemalan biliyor ki, malı ok olanın derdi de ok olur.” S.51 “ Hoca: ‘ Sen bu yaptıınla öbür dünyanın sevabını kazandın.’… adam ‘ Boş ver öbür tarafı, sevap yerin dibine batsın! Peynie ekmek, sevaptan daha ok lazım bana!’” s.89


Not: Kitabın çeviriye temel alınan baskısı, “İntisharat-é Nil, 1972, Tahran”’ ı aradığımda karşıma çıkanlar aşağıdaki gibidir.



20. 10. 2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2017

3 Ekim 2017 Salı



Kura Irmağı’nın Kıyısında, Tamara Pur, 635 / CXLVII
------------------------------------------------------------------------------------

Atayurdu Gürcistan olan, Burgazadaşım Tamara Pur’un bana da imzalama nezaketini gösterdiği kitabının adını görünce, şunu dedim kendime…  “Şimdi Tamara Pur, o güçlü kalemiyle, babaannesi ile yaptığı sohbetlerde sofrayı yöneten tamada, Gürcülerde kadın olmasa dahi… babaannesini, kitabının sözcüklerini yöneten edebi bir tamada kılıp, ailesinin ve babaannesinin Kura Irmağı’nın, tatlı suları ile beslenen anılarını, geçmişinin günlerini ve kurgusunu, Tiflis finüculerinin üst durağındaki,  insanda korunup kollamaya alınmış duygusu uyandıran lokantada, haçapuriyle yoğurup, o güzelim Gürcü şaraplarıyla sulayıp, babaannesinin ihtiyar dudaklarından Tiflis’in yollarındaki izlere kim bilir nasıl yansıtmıştır? ”  
Ancak, kitap ne yazık ki, bundan çok uzak…  yazar, kitabında anı ve duygularını anlatırken, bunları meydana getiren her türlü nesne, çevre, etki ve etmenlerinden arındırmış. Sanki anlatılacakların anlatılamadığı, biçim öncelikli utangaç bir anılar demeti oluşturmuş.
Ama ben, inanıyorum ki ön hazırlığını bu kitapla yapılan, yaşam öyküsü Sovyet Devrimi sonrasına kadar dayanan, bağrından Stalin gibi bir fenomeni de çıkaran, Sovyet Devrimi sonrasındaki Gürcistan’dan Türkiye’ye bir gurup dindaşı ile gelen babaanne Tamara’nın, anayurdu Gürcistan’dan başlayıp, Türkiye’ye, İsrail’e ve yeniden Türkiye’ye kadar uzanan yolculuğunun romanını, torunu Tamara Pur, tıpkı bir gün Metin Arditi’nin Tuquetto’sunun güzelliğindeki gibi, bizlere armağan edecek.
Kitapta tadı damağımda kalan satırlar ise şunlar;

“Burası Allah’ın kendisi için ayırdığı yer ona adanmış topraklarıdır,” s.27 Alıntı “ Nehrin rengini de bu peteklerden süzülüp suya karışan baldan aldığını… “Kura Irmağı’nın arkasındaki iri gövdeli ağaçların kovuklarının bal petekleriyle dolu olduğunu söylerlerdi.” s. Önsöz

“ Katlis Deda’yla vedalaşmak istedim. Ulusal Gürcü kıyafetleri içindeki bu kadın heykelin yanına çıktım. Bir elinde dostlara sunmak için şarap kâsesi diğer elinde düşmanlar için bir kılıç vardı. “ s.59


02.10. 2017 mehmetealtin,
-------------------------------------- 

Destek Yayınları, Nisan 2016

7 Eylül 2017 Perşembe


Hüznengiz Bir Arabesk, İbrahim Yıldırım, 291 / CXLVI
------------------------------------------------------------------------------------

Burgazadamızın komşusu Kınalıadalı İbrahim Yıldırım’ın kütüphanemde adedi üçüncü olan bu kitabı bir önce tanıttığım “Gülhisarlı Terziler” romanı ile aynı ana fikre sahip ve özünde diyor ki;
… insan önce çevresinden ölür’müş…” s.60

Doğru söze ne denir? Yakın çevremizi bırakın, ulaşım ve iletişimde yaşanan gelişmelerle gittikçe küçülen dünyamızda yaşanan en ufak bir değişim bile, diyalektik süreçte kelebek etkisiyle, kişileri ve toplumları, yaşadığımız coğrafyayı, giderek sokaklarımızı ve sokak aralarını etkiliyor… Birbirini yaşam boyu bağlı her dilden her dinden kişiler, eğilip, bükülüyor, geriliyor, her zaman çevresine pozitif enerji saçanlar içlerine büzülüyor,  en sakin en ruhanîler elleri belinde çatışmaya hazır bekliyor! Aynı yatakta beraber olanlar bile birbirlerinden o anlık düşünce boyunda uzaklaşıyor ve   bir o kadar yalnızlaşıyor. Sokaklarında amca, teyze bildiğimiz çehrelerle dolu semtler, ortak paydaları ne olursa olsun benim olsun diyenler ve yaşamlarını sürdürebilmek için her türlü etik değerden vazgeçmişlerin melez kültüründe yeniden şekilleniyor.

“ … handiyse artık açık hava umumhanesine tahavvül etmiş olan Yenikapı cihetine inmiş… orayı rahminde ölü çocuklar büyüten bir fahişeye benzetmiştim.” S.77

“ … kimi kaynaklara göre, Arap sözcüğü, Babil yıkılmadan önce konuşulan ilk dil olduğu İbranicede ‘kara ülkesi’ anlamına gelen arabh’dan gelmektedir. ‘Arabesk’ ise bu sözcüğe Latince sıfat türeten –iscus ekinin birleşmesinden ortaya çıkan –bakınız yukarıya melez bir terimdir.” S.130

“… sokakdaşlar da irtibatı kopardıklarından birbirimize mal mal bakıyoruz… Ayrıca güzel olmasalar da gönülleri keselerinden zengin o idrak sahibi insanlar sokaklardan birer birer çekildiler. “ s.141
-0-
Hüznengiz Bir Arabesk, Laleli ve Aksaray semtlerini mesken tutmuş, birbirlerine öfkeli, iki ayrı dünyada yaşayan, yalnızlıklarını kendilerinde yaşayan, ama bir o kadar da birbirlerine muhtaç, aralarında sembiyotik ilişki bulunan,
“ … kelimeler: uçan, sokan, ısıran, aşılayıp, döl taşıyan, hatta kendini dölleyen ses kümeleri…” s.46
ile helak olmuş , ama asla
  “Sözcük de yazabilir kelime de; kimi zaman hikaye, kimi zaman öykü… olanak da en az imkan kadar fasilite sunacaktır onadeyip … lisan faşosu olmayan:” s.29  
musahhih, düzeltmen Refik Çelebizade ile İşportadan Romancı Hüseyin’in iki ayrı öfkede iki ayrı yaşamda, iki aynı yalnızlığı anlatırken, size de okuma kolaylığı diler, sözlerimi konuya uygun bulduğum aşağıdaki dizelerimle bitiririm.

İSTANBULA AĞIT
İstanbul konuşuyor,
gerçeğinin perdesi, plastik kart ve hamili kart kesesi,
göstermelik tüketim, hayatının tek endişesi,
alkollü nefesi, sohbetinin içi boş sesi…

İstanbul konuşuyor,
züğürdün çenesi, magazin serisi,
Fatmagül’ün sevgilisi, pijamalı eniştesi,
taksitler, gelecek ayın endişesi,

İstanbul konuşuyor,
yenmiş feleğin sillesi,
hala ödenmemiş ücret,
ne de eğiticiymiş cuma hutbesi,
ne kadar da gür çıkıyor başkakanın sesi,

İstanbul kaynıyor, delikanlı kızlar, kendileriyle barışık,
İstanbul kaynıyor, delikanlı, onurlu, sevecen gözleri yayıyor ışık,
İstanbul kaynıyor, makaron kızlar, içleri boş, kendilerine âşık,
İstanbul kaynıyor, sarsak delikanlı, salya sümük sırnaşık,

İstanbul kaynıyor, işçi kızlar, işçi delikanlılar,
ekmekleri, iki dudağın insafında,
arzuları, cüzdanlarının dar dikiş aralarında,
günleri solgun, gözleri kararmakta,
günleri yorgun, ayakları kara sularda,
gelecek, ancak pembe rüyalarda…

İstanbul kaynıyor, orospu, pezevenk, kadınadam,
ekmeğini kapalı perdelerin arkasında çıkaran,
işini kapı ardında bırakıp, kimliğini gururla taşıyan…

İstanbul kaynıyor, orospu, pezevenk, kadınadam,
kişiliğini saf çocukluğunda bırakıp, halkı dolandıran,
her bir karış toprağı yağmalayıp,
çirkefini ortalara bulaştıran,
sonra da seccadeye alnını dayayıp,
affa sığınan, sırtlan,
namusu, apış arasında arayan…
ucube insan…

İstanbul ışık kaynıyor,
Cankurtaran, Yenikapı Bakırköy, Yeşilköy,

İstanbul ışık kaynıyor,
Pendik, Dragos, Bostancı, Kadıköy,
her ışık, bir ses, bir tomurcuk,
her ışık, hazır hikayesini anlatmaya,
gözüme yansıyan tonlar ve tınlamalar…
sevgi, aşk, sükunet,
mutlu bir yuva,
gerilim, korku, nefret,
ve “son”,
namlunun ucunda.

İstanbul’da
her ışık saklıyor,
yarına günaydın, güler yüz, neşe,
veya hüzün, endişe,
yarına umut, rahme düşen bebe,
veya hücre, ellerde kelepçe…

İstanbul uyuyor, yarınlara kancık,
İstanbul uyuyor, saflara rüya,
İstanbul uyuyor, puştlara derya,
İstanbul uyuyor, akıllara seza,
İstanbul dilsiz, kötülüğe reva,
İstanbul dilsiz, haksıza sefa,
İstanbul dilsiz,
İstanbul, İstanbul olalı görmedi böyle bir cefa,

Yazıldı Mehmet Altın tarafından yedi şubat iki bin on birde Burgazada’da

07. 09. 2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Doğan Kitap, 1. Baskı, Nisan 2017

30 Ağustos 2017 Çarşamba


Gülhisarlı Terziler, Hüsnü Arkan, 283/ CXLV
------------------------------------------------------------------------------------

Doğası gereği şen şakrak Ege coğrafyası, Hüsnü Arkan’ın bu romanında,  Ege’de yer alan küçük bir kasaba, Gülhisar’da suskun ve mahzun bir çehre ile çıkıyor karşımıza. Kasaba, huzurdan uzak… insanlar sessiz, kadınlar terk edilmiş… çocuklar hiç dönmeyecek babalarını bekliyorlar. Beklemenin kitabını yazmış, romanın ana kahramanı Ayhan Demir’in Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet’in kulakları çınlasın, hem kasabanın tek ve ıssız oteli Ilıca Otel’in en küçük sakini olarak,  hem de kasabada yaşamın sürdüğü tek mekân, terzi dükkânının son terzisi olarak,  hayattan beklediği tek şey, bu kasabadan geri dönmecesine gitmek…
Aslında Ege’de böyle bir kasaba kurgulamak güç… doğuda ise kurgu değil gerçek… Bugün doğuda toplumun çoğunluğunun sırtını döndüğü kurgudan uzak onlarca kasabanın var olmasının geçmişinde ve geleceğinde var olan “terk etme” eğimi ülkenin geneline yayılmış durumda… yani bütün ülke Gülhisar vaziyetinde… Sıradan ve soru sormadan, sorgulamadan yaşayan insanlar eğilim dışında kalsalar da bunlar da Gülhisar’ın içinde… Gülhisar’ın içinde sorgusuz yaşayanlar, sadece sıradan politik kalpazanların tutsağı olmuş değil…
  Dünyadan haberleri yok. Dünyanın da onlardan haberleri yok.” S.87  “…çevresi insanların içlerindeki değişkenlerin yamuğa benzeyen biçimsiz bir hali. Ortak noktaları kitap okumak ve birbirlerini sessizce kabullenmek.”s.12 “ Dikiş diktikleri görülmemiştir; yalnızca teyel atarlar. Her şeye teyel atarlar.” S.29 “ Bazı şakaları hiç yapmıyorlar, bazı davranışları hiç sergilemiyorlar.” S.54

“ Camlı bahçe müdavimleri yabancılara… bir kaç saatlik hırpalamadan sonra… ıskartaya alınmak üzere davranırlar… pes etmeyenlere yavaş yavaş eşit yurttaşlık düzeyi verilirdi.” S.77-78 “ Celal Karanlık inandırıcıydı… çünkü Gülhisar ona inanmak isteyenlerle doluydu.” S.79 “ … teyzesi için bir ihtiyaç tanımlayıcısı olmalıydı.” S.80


Ayhan Demir de her ne kadar terk ederek kendi kaderini yaratmayı istese, çevresinin hem kendini, hem de kendilerini bir ömür boyu aşındırdıklarını bilse de bunu yapamıyor…  beklemeyi biriktirip, ‘ Merak etme kardeş, her şey yoluna girecek’ diyen birileri ile zamanda yürüyerek kendini keşfediyor. 


“ Lütfü usta… ‘Ben her şeyin zir-ü zeber olduğu, müminlerin, ahlak ve fazilet sahiplerinin, mukaddes emirlere harfiyen riayet edenlerin birbirini boğazladı bir asrın en başında doğdum… bir terzinin konuşamadıkları konuşabildiklerinden daha kıymetlidir. Kitapların satır aralarının, satırlardan daha çok hüküm doğurması gibi… elbise dikmek kolay değildir. Ama bir elbisenin içinde olmak da kolay değildir.’dedi” S.94 “ “İnsan dünyaya ve hakikatlere tahammül edebilmek için değişik yollar buluyor. Ben kitaplara sarıldım… ama okudukça derdim azalıyor mu çoğalıyor mu bilemiyorum? Mesela şu Meryem olma işini henüz çözebilmiş değilim.” S.137 “ Fakat bu asıl meselenin içinde de bir asıl mesele vardır. Kimin için kılıç çekip bayrak açıyorsun?” s.168


30. 08. 2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

KırmızıKedi Yayınevi, 1. Baskı, Ekim 2016