7 Mayıs 2018 Pazartesi




Pera Mera, Murat Yalçın 483 / CLXX
----------------------------------------------------------------------------------------------

Mardin’in Midyat ilçesinde damardan, Ankara’nın Beypazarı ilçesinde Ahilik elinden bugünlere gelen, telkâriye nazire… tasarladığının tümcesini, fiil, fiil işleyen, yüklemini tavlayıp, tümceleri gerektiği kadar kesip, özneleri ile beraber sayfalarda ağartan, bir “ dilkâri “ ustası Murat Yalçın.
Öyle ki, kitabın kapağı bile başlı başına dilkâri!  Nitekim kitabı raftan alır ve Pera’nın arka yüzünü Mera’da okuyacağınızı sanırken, altmış dokuzuncu sayfaya kadar, Pera ve dolaylarında dolanan bir yetişkinin, yaşayanlarıyla anılan şehrinin eskisini… sonraki sayfalarda yer alan Mera’da ise bir çocuğun Anadolu’daki köyünün metaforlarla dolu öykülerini okuyorsunuz.
Kitabın bütünü, Mehmet Yalçın’ın yaşam öyküsünün dilini deney kıldıktan sonra, eski ifadeler, yeni ifadeler, ‘tamamlanan terkipler’, ‘terime dayalı tabirler’, pötibör yerken, benzer nağmelerde söylenmiş potboriler eşliğindeki, cümlelerden oluşan yüksek nitelikli bir edebiyat tezi sanki deyip…
2017 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan bu kitabı okumak için, Türk Dil Kurumu, Dil Derneği sözlükleri yanında imla kılavuzu ile atasözleri ve deyimler sözlükleri ile sessizlik gerek! Demem odur ki, ödül verilen bu kitaba ödül verilme etmenlerinden biri olması gereken sosyal fayda, hiç gözetilmemiş. Çünkü bu kitabı, ‘özellikle Pera bölümünü’ okumak için oldukça sabır ve sevgi gerektiği gibi orta öğrenim öğrencilerinin okuyabilmesi için de mangal gibi yürek gerek! Özellikle Pera öykülerinde karanlık yerler var çözemedim. Başının sonunun bağını kuramadım. Örneğin;
·         “ … pembe kapaklı Tatar Çölü’ne dalmıştım” s.33

deyip Dino Buzzati'nin 1940'ta yayımlanan artık klasikler sınıfına giren, 1949 yılında Fransa'daki çevrisiyle Buzzati'yi dünyaca ünlü bir yazar yapan, orijinal ismi ‘Il deserto dei Tartari’ olan romanına atıfta bulunuluyor ama bunu acaba kaç kişi yakalar?
Kısacası bu kitabın, önemli bir bölümü, edebiyat üzerinde konuşan, didişen, fikir çalan, fikir çelen, fikir kakanlar için yazılmış, genel yarar gözetilmemiş gibi… Doğaldır ki bu da yazarın kendi tercihi…
Kitaptan birkaç alıntı:
·         “Sözün dulu, insanın dulundan daha rizikoluydu.“ s.15 “Cinnet geçiren yazar, pompalı dolmakalemiyle sülalesinin gelmişini geçmişini bir oturuşta romanlaştırdı.”s.17 “Sevgilisiyle gizlice buluşabileceği yer araştıran bir âşık, uzayda hayat imkânı araştıran bir bilimadamıyla aynı metotları kullanmalıdır.”s.89

·         “Makamsız bir ses yumağının büyümesine hizmet eden topluluk…”s.27 “Külbastı yiyip, kolbastı oynayan, törelere törenlere düşkün fazlasıyla nostaljiko bir millet…” s.44  “Birleşmemiş illetler. “ s.51

·          “ Gırtlağını kazıyarak sarayın burnundan sümkürüyor yedi tepe üstünden, dumanı tütende dümen tutan marmaraya.” S.54 “Rüzgârın istikameti, tükürülecek yerin mesafesi, tükrük miktarı ile tükürme şiddeti, dudak-dil ahengi, nefes hazırlama vs. Yani az buz hesap kitap işi değil.” S.70


07.05.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Can Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2017,

23 Nisan 2018 Pazartesi




Kodes, Alain Guyard, 19/ CLIX
----------------------------------------------------------------------------------------------

“Kodeste herkes herkesi izler.
Duvarlar ne kadar kalınsa o kadar geçirgendir.”
S.90
Kitabın yazarı Alain Guyard’ı ilk defa tanıyorum. Yazar, Fransa’nın çeşitli hapishanelerinde felsefe dersleri veriyor ve kurmaca metinlerin yazarın hayatından bağımsız olmaması gerektiğini savunuyor. Nitekim kitabın iç kapağında yazarının özgeçmişini tanımlayan paragrafa göre, yazarın bütün çalışmaları, aynı endişeyi barındırıyor: “Sembolik dünyanın kaybını telafi etmek için kurgusal anlatının gücüne sığınmak.” Hezeyana kapılan biri, kendi dünyasındadır ve buna sadece kendi inanır… Gerçekçi olan, kendi dünyasında değil, hepimizin olduğu dünyadadır.” S.129
Yukarıda yazılanlara ek olarak -özellikle yirmi beşinci sayfada- kameranın kadrajından kare, kare filme sarılan satırları izlediğimizde… hapishaneleri ve hapishane hayatının dinamikleri ile hapishane görevlileri ve mahkûmların portrelerini çizen fırça darbelerine baktığımızda… bu romanın otobiyografik olduğunu bir kere daha iyi anlıyoruz.  
Romanın kahramanı Lazare Vilain bir felsefecidir. Bir gün birahanede karşılaştığı hapishanelerde sosyal sorumluluk projeleri yürüten birisinden bir teklif alır. Hapishanede felsefe atölyesi kuracak ve mahkûmları rehabilite edecektir. Teklif,  kendisini eve bağlamak isteyen, beraber yaşadığı kadından uzaklaşmaya çalışan Vilain için oldukça caziptir.

·      “ Benim kitlem… az okumuş ama düşünmekten zevk alan kültüre aç bir topluluktu çoğunlukla. Sıradan tiplerdi… rastgele düşünen, önlerine serdiğim felsefi dünyayı şaşkınlıkla karşılayan ve bu dünyaları… keşfetmekten mutlu olan insanlardı… “ s.9-10

·        “ ‘Kanun namına öldürüldük diye / Hor görmeyin bizleri, kardeş bilin; / Biz de böyle olmuşuz n’eyleyelim, / Madem alnımıza yazılmış ölüm, /’ “ s.7-8  [1]

·       “ yıl içinde çalıştığı süre Noel Baba’nınkine çok yakın olan” s.32 “Momo iyi bir Müslüman gibi… etrafta dindaşları yoksa… ince belli bir çay bardağı içinde pastisi gizler ve yudumlardı.” S.27

Bir içeriye, hapishaneye, bir dışarıya ama yine hapishane paralelindeki yaşama odaklanan, yazarın romanı, basit suçlardan, pornografik ögeler taşıyan ve taraflar arasında sorgulanan bir aşka, uluslararası suç şebekelerinin karşı konulamaz konumundan, Fransa’nın sömürgelerinde uyguladığı kirli siyasi ilişkilere kadar, evrilerek, uzanıyor.

Hırsızlar, soyguncular, katiller, uyuşturucu satıcı ve bağımlıları, v.b.g. suçlularından oluşan öğrencileri ile Vilain’in dünyasındaki felsefe, kuramdan hayata geçiyor.

·     “Molokro sordu. ‘İd herkeste var mıdır? Evet… Çocukta ise başta yoktur. Bu nedenle eğitim alır. Şiddeti sınırlamak, sakinleşmeyi öğretmek, empati yapmasını sağlamak, zevki geciktirmek için… “s.52 “ Peki… çocuk ona arzunun dizginlenen bir şey olduğunu öğreten kişi tarafından tecavüze uğrarsa bu çocuk nasıl yetişkin olur?” s.53 “ bunların testislerini kessen bile zevk almanın başka bir yolunu bulacaklardır.’” S.54

·  “İsimsiz adam sordu. ‘ Ölümü düşünmeli miyiz diye sorduğunuzda hangi ölümden bahsediyorsunuz? Özetle kimse kendi ölümünü düşünmez. İnançlı kişiler bile… ve böylesi daha iyi… aksi takdirde kimse bir şey yapmak istemez bir köşeye kıvrılıp, ölümün gelmesini ve komedinin son bulmasını bekleriz… insan hayaletleri sırtına yük yapmaktan ne zevk alır? Ramblet isimsiz adama sordu. Sen niye içerdesin? Çifte cinayet’” s. 69-70-71

·    “ Barbaroviçler, soydaşları, çingeneleri yurtdışından getirip pasaportlarına el koyup, onları uygun gördükleri işlerde çalıştırıp, kardeşlerini sömürerek servet kazanan, köle taciri utanmazlardı.” S.163

·    “Rédouane anlattı. ‘ Cezayir’de genelev patronu annesi Fatima siyasi alanda da… kızlarının bacak aralarını zekice bağlantılar kurmak için kullanıyordu… İslamcı dalga ülkeyi vurduğunda bile bu yeni ahlakçıların kinci gazabından uzaktı, çünkü gündüz Kuran’a el basanlar gece kızların koyunlarında dinleniyordu. Genelevi, İsviçre tarafsızlığında, bir alan gibiydi.” S.203

Not: Kitabın çevirmeni hapishane ve sokak ağzına oldukça hâkim olmakla beraber Kuran ayetlerini, Kuran hadisleri olarak çevirerek oldukça önemli bir yanlışa imza atmış.


23.04.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Kolektif Kitap, 1. Baskı, Kasım 2017, Çeviri: Nazlı Ceyhan Sümer



[1] ) Asılmışların Baladı, Çeviri: Orhan Veli

28 Mart 2018 Çarşamba




Unvansız Maktul, Andrea Camilleri, 41/ CLVIII
----------------------------------------------------------------------------------------------

“ Platon dostumdur, ama gerçek daha büyük dostumdur.[1]” s.191
İlk defa bir kitabını, iyi ki okuduğum, adı, İtalyan Edebiyatında edindiğim bilgilere göre döneminin önemli yazarları 1934 Nobel edebiyat ödülü sahibi Luigi Prandello ve Cavelleria Rusticana’nın yazarı Giovanni Verga ile birlikte anılan Adrea Camilleri’nin en büyük özelliği… bütün kitaplarını, yörenin kendine özgü davranış şifrelerini yansıtan, bu nedenle de kitaplarına gerçek canlılığını sağlayan Güney Sicilya’nın Vigata ağzı ile yazması, bunu İtalyan okurlara kabul ettirmesi ve hala bu şekilde yazmaya devam etmesidir. Vigata ağzının tıpkı Ladino gibi Sicilya’ya şu veya bu şekilde gelen, yerleşen ve aile kurarak soyunu devam ettiren yabancılardan, özellikle de Arapça konuşan yabancılardan oluştuğu kişisel görüşümdür.
Camilleri, kaleminin ucunu, kameranın vizörü gibi kullanıyor. Tıpkı İranlı Gulam Hüseyin Sâedi gibi… kitabında insanları, nesneleri, gelişen olayları, kısacası yaşamı bir senaryo tekniği içinde karelere, yorumunu da perdenin arkasına yansıtıyor. Kullandığı belge ve bilgileri olduğu ve biçimlendiği gibi kullanarak, okuyucuyu perdenin içine çekip, yumağın bir ucunu onun eline vererek, okuyucuyu da oyuncu kılıyor.
Kitap, kitaba konu olayla… eski Roma’nın güç ve otorite sembolu fasces lictorii (= lictorların demeti)’ni kendi siyasal görüşüne simge kılıp Faşizm’i türeten, Mussolini’nin İtalyan siyasetinde belirleyici bir etmen olarak ortaya çıktığı günlerde… Güney Sicilya’nın bir kentinde 21 Nisan 1921’de,  başlayıp, olayı izleyen sürecin son belgesi de kayıtlara resmen Mart 1931’de düşer ve etkilerini 21 Nisan 1941’e kadar sürdürürken, “dönem” günlere ve günlerin izdüşümü satırlara şöyle yansıyor.

  • “ ‘Maktulün ölümü’ 24 Nisan’da olmuşmuş; ama millî bayram Roma’nın kuruluş yıldönümüne, (MÖ 21 Nisan 753) denk gelsin diye ölüm yıldönümünü erkene almışlarmış” s.14

  • “ Adalet sarayında bilinen şeydi ki; evraklar, bir hâkimin masasından kendiliğinden hareket eder… aylar boyunca sır olur, sonra esrarlı bir biçimde, bir toplantı salonu masasının üstünde ortaya çıkar veya daha sıklıkla ise bir daha hiç ortaya çıkmazlardı.” S.138

  • “ Maktulün ölüm yıldönümünde, ölümüne ilişkin soruşturmaların odağı meyhaneye giden faşist grup, burada yiyip içtikten sonra hesabı ödemeyi reddetti. Sahibinin itirazı üzerine, burayı tahrip etti, sahibini coplayıp, hintyağı içmeye zorladılar… derhal soruşturma açılmasına karşın kimlikleri tespit olamadı.” S.149

  • “ Musosolini, hükümeti faşistlerden başka liberallerle, demokratlarla ve halkçılarla kurdu, ama merak etme, onlara ihtiyaç duymaz olduğunda, imanları gevrenme sırası onlara da gelecektir.” S.157

  • “ Mussolini’nin İtalyan halkına verdiği tek buyruk: Disiplin!” s.162

  • “ İtalyan halkının mutlak oy çoğunluğuyla belirlediği seçim zaferinin ardından yapılacak gösteriler için özel tren ve otobüs seferleri düzenlenecektir.” S.165

  • “… komünizme karşı çarpışan ve faşizmi temsil eden üç faşistin yaptıkları mı, haksızca şiddet?... kutsal şiddettir bu… her şeye kadir Tanrı’nın kutsadığı şiddet!... Hizaya gelmeyen bir yargı gücünün ne büyük bir tehlike olduğunu anlamalı ve anlatmalısın… İşleri usulünce ve usluca yapmasını bilmek lazım… avukatın anasını günü gelince belleriz, ama bu arada kibar tarafından, mesleğini icra edemeyecek hale getirmek için Minicipalli’ye telefon et, gereğini yapsın.” s.206-207

 Sonuç olarak, bir siyasi irade ve o siyasi iradenin dümen suyunda giden gazeteler… yani medya ve iktidar tarafından yönlendirilen kamuoyunun şiddet kullanarak ve kullandırarak değiştirilmeye çalıştığı bir gerçeğin ilk şehidi olan maktulün ölümü üstüne ve adına hiç saygı gösterilmeden yapılan bir çarpıtma ile gerçek ortadan kaldırılıyor… ve yerine sanal bir gerçek yerleştiriliyordu.


Faşizmin gönüllü yolcusu, maktul, Gigino Gattuso bu uğurda canını verirken, olayda katil zanlısı olarak damgalanan duvarcı ustası Michele Ferrara ise yıllarca tutuklanma, sürgün, açlıkla boğuşarak, sanal gerçeğin dişlileri arasında ufalanırken, geçmişine ve geleceğine ağlıyordu.

Unvansız maktul iki tanedir. Biri Gigino Gattuso, diğeri Michele Ferrara.

Anafikri, yukarıda yazarın kelimesi, kelimesine tümcelerinde yazılı bu kitabı, tarihten günümüze yansımaları eşliğinde, mutlaka okuyun derim.



28.03.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Doğan Kitap, 1. Baskı, Şubat 2003


[1] ) Aristo

25 Mart 2018 Pazar




Baudolino, Umberto Eco, 687/ CLVII
------------------------------------------------------------------------------------
Aynı zamanda dünyanın sayılı bibliyofillerinden biri olan, ünlü yazar Umberto Eco, elinin altındaki kaynak zenginliğinden yararlanarak, mitoloji, söylence ve yalanlara keskin zekâsı ile entelektüel birikimini de katarak, artık klasikler sınıfına giren Gülün Adı’ından sonra yine kurmaca ile gerçek ilişkisinin… bürüm, bürüm iç içe geçtiği yalan ve algıların nasıl gerçeğe dönüşebileceğini satır satır irdeleyen çok güzel kurmaca bir romana daha imza atmış.
Kitap, on ikinci yüzyılın başı 1204 yılında Doğu Roma İmparatorluğu başkenti Konstantinopolis’in, Haçlılar tarafından işgali ve yağmalanması birinci düzleminde başlarken… romana adını veren kuzeybatı İtalya’nın Piomonte’nin bölgesinin güneyinde Alessandria’da kentinde doğan, kurnaz, tescilli bir yalancı, bukalemun gibi kılık değiştiren, kıvrak bir zekaya sahip Baudolino’nun Avrupa’da ve uzak doğunun bilinmeyen gizemli yerlerinde geçen altmış yıllık hayatı ise ikinci düzleminde gelişiyor. Bu düzlemde Baudolino’ya eşlik eden ikinci kahraman  Doğu Roma İmparatorluğu yüksek yargıcı, meraklı ve iyi bir dinleyici olan, sakin karakterli, gurme ve estet Yunanlı Niketas.
2003 ilk baskısı ile sahaflardan elime geçen ancak okuma fırsatı bulduğum bu kitapta, on ikinci yüzyılın başlarındaki bilinmeyen tarihi olaylar, dönemin düşünce yapısı, sosyo kültürel hayatı, o dönemde yaşayanların felsefi ve tarihi bakışı, yazar tarafından hayal gücü ve mizahî renklerle ilmek ilmek örülürken, kitabın çevirmeni Şemsa Gezgin’in de akıcı ve temiz Türkçe ’si ile Hristiyan dininin inceliklerine hakim olan yazarın, konusu Hristiyan dini,  dinsel kavram ve inanışları sorgulayıcı eda ve tavırları okuyucuyu merakta tutup, sorgulama ve yorum yapmasına da olanak vererek eleştirisini sonuna kadar sürdürüyor.  
Özellikle dinler tarihine meraklı olan, arkadaşlarıma önereceğim bu kitapta altını çizdiğim satırlar aşağıdaki gibiyken, 100. Sayfadaki birinci paragrafta anılan Alâeddin, bana Haşhaşileri hatırlattı. 

  • “ O kentlerden sana vermek istemediklerini almakta direnirsen, ömrünü onları kuşatmakla… bir kaç ay içinde eskisinden daha kibirli bir biçimde ortaya çıktıklarını görmekle geçirirsin…” s.54 “Siste doğan kendini siste rahat hisseder.”  S.163 “ Nitekim bir imparator, aklına doğru fikirler geldiği için imparator değildir, ama fikirler onun aklına geldiği için doğrudur, çünkü onun aklına gelir o kadar…” s.66
  • “ İsa bir marangozun oğluydu… tüm hayatı boyunca aynı ve dikişsiz bir giysi giyen bir insan, altından lapis-lazulli, laciverttaşı ile süslü bir kupadan nasıl şarap içer?” s.287       “ Tek tanrısal töz, yarattığı için Tanrı’dır, yaratıldığı için Oğul’dur, kutsadığı için Ruh ’tur… Bir töz üç insan yoktur. Aksi takdirde, Tanrı’nın kendisi çarmıha gerildi!” s.399 “ Oğul etten değilse, ‘bu ekmek benim etim’ nasıl diyor?” s.383 “ Hiç kundakta bir Tanrı, iki aylık bir Tanrı, çarmıha gerilmiş bir Tanrı düşünülebilir mi? Yalnızca paganlar tanrılarına bir anne bulur! “ s.349 “ Başka dünyaların olması seni neden ilgilendiriyor ki? Çünkü varsa İsa Efendimiz her biriyle ayrı ayrı ilgilenmek zorunda kalırdı. Ya da her birinde ayrı bir İsa…” S.104

  • “Tanrı kötülüğü yanında buldu, istemeden, kendisinin karanlık bir tarafı gibi.”s.441

·          “ Asla görülmemiş kutsal emanetler yapacağız, herkesin bildiklerinden de… çünkü çevrede onlar konuşuluyor ve fiyatları günden güne artıyor.” S.490 “ Her prens, marki, veya vasal dindarların görmek için evlerine koşacağı ve bağışların yapılacağı kutsal bir şey almak isteyecektir.” S.281 “ Kutsal emanetler yapıyorum… hem Asya’dan, hem de Avrupa’dan çok istek var… bunları birbirlerinden uzak yerlere yollamak yeterli…” s.312

25.03.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Doğan Kitap, 1. Baskı, Şubat 2003

7 Mart 2018 Çarşamba




Mermer Köşk, Mehmet Eroğlu 453-CLVI
-----------------------------------------------------------------------
Mehmet Eroğlu’nun bu romanı, günümüz Türkiye’sinin sosyo ekonomik dinamiklerinde önemli rol oynayan ve aldıkları devlet ihaleleri nedeniyle, siyasetin tahterevallisinde dengesini arayan bir holdingin sahipleri ile ona dokunanların hayatını konu almış.

Her zaman yaptığı gibi yakın tarihi gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışan, eleştirilerini türlü çeşitli yollarla kaleme dökebilen, hayatı dokuz virgül yetmiş beş santimetrekareye sığdırma başarını gösteren, yeni bir Mehmet Eroğlu kitabı daha okuyacağım düşüncesiyle bu kitabı okuduğumda… eşek olsa iyi, zürafanın tepesinden düşüp,  kendimi toz toprak içinde,   bir zengin kız fakir oğlan tematiğinin, güncellemesinde buldum.

Kısaca, “’Umut, çaresizliğin yavrusudur, intikamsa sessizliğin kızı…’ s.295”  ile özetlenebilecek bu kitap, aile içi sırlarla sosa bulanmış bir aşk öyküsünden ibaret.
Oysa benim bildiğim Eroğlu Mehmet, bir yandan, kitabının sadece 274 ve 275. Sayfalarında, mahcup bir edayla dokunduğu siyasetin tahterevallisinin dengesini sarsar... bir yandan da varsılların bir tapınak gibi sırtlarında taşıdığı Mermer Köşk’ün meşum gölgesi altındaki yoksulların dünyasını her zaman elinde bulundurduğu iç içe geçmiş aynalarına, diyalektiğin şaşmaz kuralları içinde, yansıtırdı elbet... Ne çare ki; “ insan… En iyi kendisini aldatır.” S.338 “ Hele araya en kötü şey, para girmişse…” s.375

Bu kitaptan aklımda kalan, “Devasa beton bir teflon tavayı andıran yeşilden yoksun sevimsiz meydan… “ s.66

07.03.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-----------------------------
İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2017

12 Şubat 2018 Pazartesi



Gölgesinde, Irmak Zileli, 299/ CLV
------------------------------------------------------------------------------------

“ Eğer etrafınızda farklı olmayı göze alan ve tek başına
‘ ve / veya erkeklerle beraber’
korkusuzca koşan bir kadın varsa…
Sakın onun için endişelenmeyin.
Çok istiyorsanız düzen için endişelenin.
Bu dünyayı yakarsa tek başına koşan kadınlar yakar. “ ( [1] )

Irmak Zileli’nin romanlarının odağında hep kadınlar var. “Gölgesinde”, “Eşik” ve “Gözlerini Kaçırma” adlı romanlarından sonra, Irmak Zileli’nin üçüncü romanı ve her bir romanı birbirinden besleniyor, birbirine bağımlı.
Bu kitabın odağındaki kadın ise kocasının kendi aynasının irili ufaklı kırık ve çatlaklarla dolu sırında yarattığı, yarattığını sandığı, aynasında gördüğü Leyla… bir diğer deyişle gerçeğin aynasında farklı bellek sorunu yaşayan Leyla…  

Leyla’nın, kocası Fikret’in devasa gölgesi üzerindeyken, Fikret’in aynasından yansıyan gölgelerle başlayan romanın birinci bölümünde; Fikret, Leyla’nın yaşamını kendi aynasında eğip büküp, çekip çekiştirip kendi kurallarını dayatan, birlikteliği kendine yontan, hafif deyimle eşitliği kendi lehine bozan kendi sorunlarının sırrı, aynanın sırında bir karakter…

“ Boşluğun içine oyulmuş bir insan beliriyor… Giydiği şeyin ben olduğunu fark ediyorum dehşetle. Artık benim o. “ s.11  “ Fikret, ortasında kocaman bir delik olan aynaya baktı. Çatlakların, kırıkların arasında irili ufaklı, ince kalın, uzun kısa onlarca Fikret vardı şimdi.’ Ben onlara bunun hesabını sorarım’ diye mırıldandı… hesap soracağı kendisiymiş gibi… “ s.103
 “…hayalinde parlak görünen anılar cümleye dönüşürken matlaşıverdiler.” S.130 “… insan aynaya bakınca kendini gerçekten göremiyor… kendimi gördüğümü sanıyorum ama benim gördüğüm ile senin gördüğün Leyla birbirinden tümüyle farklı” s.132 “ Belki de anıları matlaştıran benim… Fikret’in gözlerine bakınca… aynayı da parlatmış gibi oluyor Fikret ve Leyla kendini artık hiç de öyle bulanık görmüyor. Demek ki Fikret de görmüyor. S.133
“ Hiç sevilmemişsiniz sanki hocam. Başınızı okşayan sırtınızı sıvazlayanlar olmamış da onun acısını çıkartıyorsunuz hayattan.” S.144 “ ‘ Mizantrop’ dedi Fikret, ‘ insan sevmez demek… hatta nefret eder.’ “ s.138-139 “…özgürlük ideali yalnızlıktan geçer. Ama var olduğunun kanıtı… ötekinin gözünde tutsak olmaktan geçer.” S.160
İç içe geçmek sana ölüm gibi geliyor, birinin içinde erirsen yok olmaktan, başkası senin içinde erirse mutasyona uğramaktan korkuyorsun… o yüzden tek becerebildiğin hükmetmek ve hayatta kalabilmek için ötekini yok etmek.” S.164
Romanın ikinci bölümünde, birinci bölümde, Leyla’yı annesinin, babasının ve hayatına dokunan daha nicelerinin gölgeleri arkasında, ayağının dibinde, sağında, solunda, önünde yürürken yakaladığımızda…  tanıdığı, tanıştığı, canlılarla belleği ışıdıkça, gölgeler, ardından önüne düşerek yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlıyor. Kendi içinde yuvalanmış erkek egemen dünyanın gözlerinin içine bakmaya, sorgulamaya, özeleştirisini yapmaya başlıyor.

Herhangi bir istikameti, varacağı bir yeri yok Leyla’nın. Ne kadar yürüyeceğine seslere, duyulara, duyumlara ve kokulara açık ayakları karar verecek…
“ Biri mektuplar yazıyor ama nedense yazdıklarını göndermiyor… hep aynı mektubu yazıyor… aynı şeyi anlatsa da her mektupta bunu farklı yollardan yapıyor. Tabii çıkarabildiğimce söylüyorum, çünkü çöpte bulduklarım küçük parçalara bölünmüş oluyor.” S.303 “ … hiçbir dal aynı ağacın gövdesinden çıkmıyor. “ s.302
“ Bir zerre sadece bir zerre değildir… geride bıraktığı zerrelerden iz taşır ve zihnimizdeki olası zerrelerle birleşerek bütünlenir.” S.316
“Beni fethedilecek bir toprak parçası değil de keşfedilecek geniş bir coğrafya gibi görseydin hayatımız bundan farklı olur muydu?” s.163 “ İnsan ne acayip yaratık. Sevginin sahip çıkmakla değil, sahip olmakla ilgili olduğunu sanıyor.” S.267
Ancak, kendine şunu söylemeyi de ihmal etmiyor… “Şimdi Fikret’in Leyla’sı ile benim Leyla’m birbirini tutmuyor diye Fikret’inkini yok mu sayacağım? İkisi de var.
Okunmasını önerdiğim bu kitabı okuyacak sevgili kadınlar:  eşim, kızım, kadın kardeşim, kadın arkadaşlarım, bilin ki her biriniz bu kitabın satırlarında ve satır aralarındaki Leyla’yı belki de kendi aynanızda göreceksiniz.

Not: Kitabın, 138. sayfasında hecelenerek söylenen “mizantrop”, mizamtrop yazılmış. 149. sayfasında “asiste etmek” gibi bir fiil türetilmiş. 281. sayfada kullanılan “cebir” herhalde “aritmetik” olsa gerektir. ama bunlar da olsun bu güzel kitabın tek kusuru.

12.02.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Everest Yayınları, 1. Baskı, Mart 2017




[1] ) Mine Söğüt, Eşik Cini, 11.02.2018, Cumhuriyet Pazar Eki

27 Ocak 2018 Cumartesi



Zan, Hasan Gören, 269/ CLIV
------------------------------------------------------------------------------------
Bildiğiniz gibi daha önce başka bir kitabın tanıtımında “konusu bakımından Hasan Gören ’in ilk romanı, ZAN’ı hatırlatan” diyerek bu kitaba bir dokundurma yapmış diğer kitap daha sonra basıldığı ve ana konusu da buna benzediği için garipsemiştim. Olabilir? Ne var bunda diyebilirsiniz ama diğer yazarın tekrarlanan sayfalar yazı biçimi nedeniyle, kes yapıştır şeytanı, beni dürtmüştü işte!
Hasan Gören, kitabında dinamik ve çok tutarlı bir kurgu kullanmış. 68 kuşağından roman kahramanları eşliğinde yapılan bir banka soygunu üzerinden oluşan siyasi bir polisiye romanının sayfaları arasında dokuduğu örümcek ağının önünde ve arkasında, gide dolana kurduğu macera, dedektiflik ve araştırma, ögeleri kurguya çok güzel tempo vermiş.
-0-
Kitap, hukuk fakültesinde okuyan İrfan’ın, uzun zamandır gizliden gizliye âşık olduğu tıp fakültesi öğrencisi Serap ile onun militan solcu sevgilisi Fuat’ı, ailesinin Akçakoca’daki yazlık evine kaçırmasıyla başlıyor ve Serap’ın bir anda ortadan kaybolmasıyla kahramanların öngörmedikleri başka bir boyuta doğru savruluyor.
 “…Karadeniz, …kıyısına gelip ufka bakan herkesin endişesini sıradanlaştıracak kadar büyük bir sırrı biliyor gibi. “ s.25  “ Birisi Fuat’ı tuzağa düşürmüştü.” S.29
-0-
Kitapta, anlatıcı belirsiz, bu da bazı bölümlerde, okuyucuyu yoruyor. Özellikle özgür irade ve toplumsal algıyı öne çıkartan aşağıdaki bölümlerde bunu oldukça hissediyor ve bazı paragrafları yeniden okumak zorunda kalıyorsunuz.
 “ Kurbanın, beyninin ön bölgesi kesilerek alanından izole edilip, itaatkâr kılınıyor, huzurla yaşaması sağlanıyordu… günümüzde ise beynin içine girmek yerine içeriye gerçeklerin girmesi engelleniyor…” s.68 “ öze dönük bu yöntemler, devrimci nüveyi yok edebilir…” s.70 “ “ herkes kendini özgür zanneder ama…” s.72 “ Sanki kendi hedeflerine gidiyormuş gibi olurlar, ama asıl senin planladığın şekilde davranırlar.” S.108 “ Bir kediye hardal otu yalatamazsınız. Ama poposuna sürerseniz acıdan kurtulmak için yalar. Üstelik hiç zorlamadan, kendi tercihi ile…” s.79 “ … suçun tanımını kim yapar? Düzen. Peki kim cezalandırılır? Düzülen… “s.88
“Sen sanatı ve estetiği kendi düşüncelerini zengin bir dille anlatmak için mi kullanırsın, yoksa karşındakini aynı senin gibi düşündürmek için mi?” S.126 “ Otuz yıl önce Almanya’da günün koşulları öyle diye Yahudi komşunu ihbar etmeyi içine sindirebilir miydin? O kadar da değil ama bütün Marksist teori, maddi koşulların belirleyiciliği üzerine kurulu değil midir? ama denge…“Denge: Herkes ketumken senin açıklığın boşboğazlık, herkes sahtekârken senin dürüstlüğün dayanaksız, herkes yanardönerken senin kararlılığın yapayalnız, herkes korkakken senin cesaretin güçsüz, olmaz mı?... ama denge.” S.128
Özetle okunası, bu kitap der ki;
“… insanlar kendilerini ustalıkla gizleyebildikleri gibi… işledikleri suçun da hiç farkında olmayabilirler.” S.184 “ ‘…yanılıyorum, öyleyse varım’… ben bu tümceyi senden ödünç alıp ‘yanılıyorum, bu yüzden varım ve buradayım’ diyerek yeniden düzenliyorum… “ s.191
satırlarıyla, burada bitirirken iki tane hoş alıntıyı da eklemeden geçemeyeceğim. Hele birinde Burgazada’nın adı geçince bayağı keyiflendim.
1)    “Marx sözünü işitince kendileri Engels derken, çocuklar Spencer diyorlardı” s.192
2)    “Keyfi için gittiği en uzak yer de Burgazada’daki ilkokul arkadaşının meyhanesiydi. .” S.117
27.01. 2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 2017