12 Şubat 2018 Pazartesi



Gölgesinde, Irmak Zileli, 299/ CLV
------------------------------------------------------------------------------------

“ Eğer etrafınızda farklı olmayı göze alan ve tek başına
‘ ve / veya erkeklerle beraber’
korkusuzca koşan bir kadın varsa…
Sakın onun için endişelenmeyin.
Çok istiyorsanız düzen için endişelenin.
Bu dünyayı yakarsa tek başına koşan kadınlar yakar. “ ( [1] )

Irmak Zileli’nin romanlarının odağında hep kadınlar var. “Gölgesinde”, “Eşik” ve “Gözlerini Kaçırma” adlı romanlarından sonra, Irmak Zileli’nin üçüncü romanı ve her bir romanı birbirinden besleniyor, birbirine bağımlı.
Bu kitabın odağındaki kadın ise kocasının kendi aynasının irili ufaklı kırık ve çatlaklarla dolu sırında yarattığı, yarattığını sandığı, aynasında gördüğü Leyla… bir diğer deyişle gerçeğin aynasında farklı bellek sorunu yaşayan Leyla…  

Leyla’nın, kocası Fikret’in devasa gölgesi üzerindeyken, Fikret’in aynasından yansıyan gölgelerle başlayan romanın birinci bölümünde; Fikret, Leyla’nın yaşamını kendi aynasında eğip büküp, çekip çekiştirip kendi kurallarını dayatan, birlikteliği kendine yontan, hafif deyimle eşitliği kendi lehine bozan kendi sorunlarının sırrı, aynanın sırında bir karakter…

“ Boşluğun içine oyulmuş bir insan beliriyor… Giydiği şeyin ben olduğunu fark ediyorum dehşetle. Artık benim o. “ s.11  “ Fikret, ortasında kocaman bir delik olan aynaya baktı. Çatlakların, kırıkların arasında irili ufaklı, ince kalın, uzun kısa onlarca Fikret vardı şimdi.’ Ben onlara bunun hesabını sorarım’ diye mırıldandı… hesap soracağı kendisiymiş gibi… “ s.103
 “…hayalinde parlak görünen anılar cümleye dönüşürken matlaşıverdiler.” S.130 “… insan aynaya bakınca kendini gerçekten göremiyor… kendimi gördüğümü sanıyorum ama benim gördüğüm ile senin gördüğün Leyla birbirinden tümüyle farklı” s.132 “ Belki de anıları matlaştıran benim… Fikret’in gözlerine bakınca… aynayı da parlatmış gibi oluyor Fikret ve Leyla kendini artık hiç de öyle bulanık görmüyor. Demek ki Fikret de görmüyor. S.133
“ Hiç sevilmemişsiniz sanki hocam. Başınızı okşayan sırtınızı sıvazlayanlar olmamış da onun acısını çıkartıyorsunuz hayattan.” S.144 “ ‘ Mizantrop’ dedi Fikret, ‘ insan sevmez demek… hatta nefret eder.’ “ s.138-139 “…özgürlük ideali yalnızlıktan geçer. Ama var olduğunun kanıtı… ötekinin gözünde tutsak olmaktan geçer.” S.160
İç içe geçmek sana ölüm gibi geliyor, birinin içinde erirsen yok olmaktan, başkası senin içinde erirse mutasyona uğramaktan korkuyorsun… o yüzden tek becerebildiğin hükmetmek ve hayatta kalabilmek için ötekini yok etmek.” S.164
Romanın ikinci bölümünde, birinci bölümde, Leyla’yı annesinin, babasının ve hayatına dokunan daha nicelerinin gölgeleri arkasında, ayağının dibinde, sağında, solunda, önünde yürürken yakaladığımızda…  tanıdığı, tanıştığı, canlılarla belleği ışıdıkça, gölgeler, ardından önüne düşerek yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlıyor. Kendi içinde yuvalanmış erkek egemen dünyanın gözlerinin içine bakmaya, sorgulamaya, özeleştirisini yapmaya başlıyor.

Herhangi bir istikameti, varacağı bir yeri yok Leyla’nın. Ne kadar yürüyeceğine seslere, duyulara, duyumlara ve kokulara açık ayakları karar verecek…
“ Biri mektuplar yazıyor ama nedense yazdıklarını göndermiyor… hep aynı mektubu yazıyor… aynı şeyi anlatsa da her mektupta bunu farklı yollardan yapıyor. Tabii çıkarabildiğimce söylüyorum, çünkü çöpte bulduklarım küçük parçalara bölünmüş oluyor.” S.303 “ … hiçbir dal aynı ağacın gövdesinden çıkmıyor. “ s.302
“ Bir zerre sadece bir zerre değildir… geride bıraktığı zerrelerden iz taşır ve zihnimizdeki olası zerrelerle birleşerek bütünlenir.” S.316
“Beni fethedilecek bir toprak parçası değil de keşfedilecek geniş bir coğrafya gibi görseydin hayatımız bundan farklı olur muydu?” s.163 “ İnsan ne acayip yaratık. Sevginin sahip çıkmakla değil, sahip olmakla ilgili olduğunu sanıyor.” S.267
Ancak, kendine şunu söylemeyi de ihmal etmiyor… “Şimdi Fikret’in Leyla’sı ile benim Leyla’m birbirini tutmuyor diye Fikret’inkini yok mu sayacağım? İkisi de var.
Okunmasını önerdiğim bu kitabı okuyacak sevgili kadınlar:  eşim, kızım, kadın kardeşim, kadın arkadaşlarım, bilin ki her biriniz bu kitabın satırlarında ve satır aralarındaki Leyla’yı belki de kendi aynanızda göreceksiniz.

Not: Kitabın, 138. sayfasında hecelenerek söylenen “mizantrop”, mizamtrop yazılmış. 149. sayfasında “asiste etmek” gibi bir fiil türetilmiş. 281. sayfada kullanılan “cebir” herhalde “aritmetik” olsa gerektir. ama bunlar da olsun bu güzel kitabın tek kusuru.

12.02.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Everest Yayınları, 1. Baskı, Mart 2017




[1] ) Mine Söğüt, Eşik Cini, 11.02.2018, Cumhuriyet Pazar Eki

27 Ocak 2018 Cumartesi



Zan, Hasan Gören, 269/ CLIV
------------------------------------------------------------------------------------
Bildiğiniz gibi daha önce başka bir kitabın tanıtımında “konusu bakımından Hasan Gören ’in ilk romanı, ZAN’ı hatırlatan” diyerek bu kitaba bir dokundurma yapmış diğer kitap daha sonra basıldığı ve ana konusu da buna benzediği için garipsemiştim. Olabilir? Ne var bunda diyebilirsiniz ama diğer yazarın tekrarlanan sayfalar yazı biçimi nedeniyle, kes yapıştır şeytanı, beni dürtmüştü işte!
Hasan Gören, kitabında dinamik ve çok tutarlı bir kurgu kullanmış. 68 kuşağından roman kahramanları eşliğinde yapılan bir banka soygunu üzerinden oluşan siyasi bir polisiye romanının sayfaları arasında dokuduğu örümcek ağının önünde ve arkasında, gide dolana kurduğu macera, dedektiflik ve araştırma, ögeleri kurguya çok güzel tempo vermiş.
-0-
Kitap, hukuk fakültesinde okuyan İrfan’ın, uzun zamandır gizliden gizliye âşık olduğu tıp fakültesi öğrencisi Serap ile onun militan solcu sevgilisi Fuat’ı, ailesinin Akçakoca’daki yazlık evine kaçırmasıyla başlıyor ve Serap’ın bir anda ortadan kaybolmasıyla kahramanların öngörmedikleri başka bir boyuta doğru savruluyor.
 “…Karadeniz, …kıyısına gelip ufka bakan herkesin endişesini sıradanlaştıracak kadar büyük bir sırrı biliyor gibi. “ s.25  “ Birisi Fuat’ı tuzağa düşürmüştü.” S.29
-0-
Kitapta, anlatıcı belirsiz, bu da bazı bölümlerde, okuyucuyu yoruyor. Özellikle özgür irade ve toplumsal algıyı öne çıkartan aşağıdaki bölümlerde bunu oldukça hissediyor ve bazı paragrafları yeniden okumak zorunda kalıyorsunuz.
 “ Kurbanın, beyninin ön bölgesi kesilerek alanından izole edilip, itaatkâr kılınıyor, huzurla yaşaması sağlanıyordu… günümüzde ise beynin içine girmek yerine içeriye gerçeklerin girmesi engelleniyor…” s.68 “ öze dönük bu yöntemler, devrimci nüveyi yok edebilir…” s.70 “ “ herkes kendini özgür zanneder ama…” s.72 “ Sanki kendi hedeflerine gidiyormuş gibi olurlar, ama asıl senin planladığın şekilde davranırlar.” S.108 “ Bir kediye hardal otu yalatamazsınız. Ama poposuna sürerseniz acıdan kurtulmak için yalar. Üstelik hiç zorlamadan, kendi tercihi ile…” s.79 “ … suçun tanımını kim yapar? Düzen. Peki kim cezalandırılır? Düzülen… “s.88
“Sen sanatı ve estetiği kendi düşüncelerini zengin bir dille anlatmak için mi kullanırsın, yoksa karşındakini aynı senin gibi düşündürmek için mi?” S.126 “ Otuz yıl önce Almanya’da günün koşulları öyle diye Yahudi komşunu ihbar etmeyi içine sindirebilir miydin? O kadar da değil ama bütün Marksist teori, maddi koşulların belirleyiciliği üzerine kurulu değil midir? ama denge…“Denge: Herkes ketumken senin açıklığın boşboğazlık, herkes sahtekârken senin dürüstlüğün dayanaksız, herkes yanardönerken senin kararlılığın yapayalnız, herkes korkakken senin cesaretin güçsüz, olmaz mı?... ama denge.” S.128
Özetle okunası, bu kitap der ki;
“… insanlar kendilerini ustalıkla gizleyebildikleri gibi… işledikleri suçun da hiç farkında olmayabilirler.” S.184 “ ‘…yanılıyorum, öyleyse varım’… ben bu tümceyi senden ödünç alıp ‘yanılıyorum, bu yüzden varım ve buradayım’ diyerek yeniden düzenliyorum… “ s.191
satırlarıyla, burada bitirirken iki tane hoş alıntıyı da eklemeden geçemeyeceğim. Hele birinde Burgazada’nın adı geçince bayağı keyiflendim.
1)    “Marx sözünü işitince kendileri Engels derken, çocuklar Spencer diyorlardı” s.192
2)    “Keyfi için gittiği en uzak yer de Burgazada’daki ilkokul arkadaşının meyhanesiydi. .” S.117
27.01. 2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 2017

16 Ocak 2018 Salı


Kayıp Hayaller Kitabı, Hasan Ali Toptaş, 270/ CLIII
------------------------------------------------------------------------------------

Kitabın konusu adının içinde, kimlik, kimlik içinde, gölge, gölge içinde, kiminin gölgesi sekip geçmiş diğerinin gölgesine, aynaya bakan görür kendini, diğerinin kendinde... lirik, metaforlarla, söylencelerle dolu, okur üretmeyen, okumayı öğreten, kendisiyle barışık, dünyası hâlâ yaşadığı kasabasında saklı, söyleminde Yaşar Kemal’den el alıp, kendini, kendine saklamış, her bir satırından göz teri damlayan büyülü diliyle, Hasan Ali Toptaş’ın bu kitabının daha ilk sayfasında soluğum, soluğuma yakalanan gaz lambasının sağa, sola savrulan alevinde kesildi. Hayaller ve hayallerim aldığım tık nefesle yeniden can buldu, hareketlendi. Hayallerim, hayallere, evrildi. Satırlar arasında kayboldum. Her bir paragraf ayrı bir öykü, her bir öykü, öykü içinde, öykü, öykülerin içinde… Kayıp Hayaller Kitabı’nın okunması kolay ama hayalleri bir araya getirip, her birini tatlarından ayırıp, tanıyıp sindirilmesi zor bir kitap.
Roman, kavga ve çekişmenin hiç dinmediği çürük ve yaşlı birkaç tahta parçasından bir evde, dayaktan kırılan annesi, işini gücünü terk edip eve kapanarak hayattan ve alacaklılarından saklanan babası ile yoksulluklarını bir arada yaşayan bir aile ile çocuğun hayalleri üzerine kurulu.
--o—
“…soluğuna yakalanan gaz lambasının alevi hızla küçüldü şişenin içinde, büyüyeceğim derken bir daha küçüldü, can havliyle çırpındı… o sırada kilimin üzerinde tembel tembel uyuyan gölgeler de hareketlendi, silkinip doğruldular önce, belki sessiz sedasız yer değiştirdiler, kıyasıya çarpıştılar, sonra hızlarını alamadılar ve tavana doğru sıçrayıp orada, henüz hangi şekle girecekleri kestirilemeyen tuhaf yaratıklara dönüştüler.” S.8
“…orada gülüşlere, seslere uzun uzadıya dokunuyor ya da kahvenin havasında nice kıpırtı varsa insana ve yaşamaya dair, ince ince ayıklayıp belleğinin bir köşesine dolduruyordu;“  s.61
 “…etek uçlarını koklayıp duran o ala köpeğin ben, onun yıllar önce öldürülen kocası olduğuna inanıyordum.” S.78
Ancak Hasan Ali Toptaş’ın bu romanında da, kahramanların hayalleri kayıplara karışmış, bilinçaltlarındaki rahatsızlıkların nedenleri sorgulanmamış, kısacası neden, sonuç ilişkilerinden kaçınılarak, çevreleri gibi geleneği sürdürmeleri gerçeklere yaşayıp zorluklara göğüs germektense çaresizliğin mutluluğunda çare aramaları, yeğlenmiştir. Gerçek dünyadan hayaller âlemine sıçrayan roman kahramanları ne bilinçlerinin, ne o bilinçlerindeki parçalanmışlıkların, ne de bilinçaltlarında kanayan yaraların farkına varabilmektedir. Umut, umuttan kesilmiştir ki; değerli yazarın şahsında bu beni rahatsız etmekte, yazarı da Yaşar Kemal gibi bir ustadan bir adım geride konumlandırmaktadır.

 “…ulaşılan her şeyde ulaşılamayan bir başka şeyin yokluğu vardır ve o, onun kadar noksandır da demezsin.” S.43
“…içimdeki delikanlı… benim feri sönen gözlerimi kullanarak uyanır hâlâ her sabah, yüzünü benim buruşuk ellerimle yıkar, sonra benim giysilerimi giyip benim ayaklarımla çarşıya iner ve orası senin burası benim demeden deli taylar gibi dolaşmaya başlar.” S.46
 “ Sonra elimi hiç gürültü çıkarmadan yorganın altından uzatıp aklım sıra birazını alıyordum o yalnızlığın, çaresizliğin ne kadarını yüklenebileceksem yükleniyor ve kalkıp hızla oradan uzaklaşmak istiyordum ama ne yazık ki bu çabalarım sonuçta hiçbir işe yaramıyordu.”s.129
“Hayatın acemisi oldu yani, gözlerinin, ellerinin ve soluk alıp verişlerinin yabancısı oldu.” S.263
16.01. 2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
 Everest Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2017




18 Aralık 2017 Pazartesi



Ardıç Ağacının Altında, Selçuk Altun, 611/ CLII
------------------------------------------------------------------------------------

Selçuk Altun’un bu kitabı için aldığım notlara, önce 03 Mart 2016’da ölen yazar ve eleştirmen Ahmet Oktay’a ilişkin 04 Mart 2016 tarihli Cumhuriyet’in 17. sayfasından bir alıntı ile sonra da kitaptan özellikle başa yerleştirdiğim bir alıntı ile başlamak istiyorum.
Okur üretiliyor… Kitap dergilerini inceleyelim, şunu saptayacaksınız hemen: Daha romanlar, v.b. piyasaya çıkmadan, haklarında önceden yazılmış ‘eleştiriler’ yayımlanıyor. Yani okurlara ‘alıcılara’ o kitapları nasıl okumaları öğretiliyor… bu aynı zamanda bir ‘ideoloji’ üretimidir. Mesele Dergisi, Şubat 2007”
--o—
“… burada sana azami bilgi verilir, gerisi sana kalmıştır; alacağın ek bilgiler ve başvurular, gözlemlerin ve diğer okuyacaklarınla sen, senin en değerli yazarı olacaksın… “ s.61
Kendisi de kitabın kahramanı Erkan gibi bibliyofil, koleksiyoncu ve estet ama Erkan gibi narsist mi, onu bilmediğim, bilemediğim… Erkan’ın lunapark aynaları gibi boy değiştiren, boyut değiştiren, hatta Erkan’ın kırılıp yerlere saçılmış ayna parçalarına bile yansıyan Selçuk Altun’un; aslında bir biyografiler derlemesi olan,  polisiye olması gereken ve keşke ve sadece polisiye biçiminde işlenseydi çok da iyi olabilecek bu kitabı, beş bölümden oluşuyor. Ve Erkan ‘…bütün yüceliği!’ ile… aynı biçimde, sürekli olarak, bidüziye, tekdüze, monoton, yeknesak, devamlı olarak bize şunu söylüyor!  
 “ O iki ezik beni manen ve madden yıpratmak istemişse başarısız olmuş sayılmazlar…” s.8 “ Estet, ‘ Güzelden anlayan ve güzeli en yüce değer kılan kimse,’… sözcük Batı’da ‘aesthete’ diye vaftiz edilmişti ve ‘a’ ile ‘e’ harfinin arka arkaya gelmesi bile ilahi bir ayrıcalıktı.” S.68 “ Bir kitap olabilmek isterdim, tutkuyla okunan bir kitap. “ s.107 “ Analı babalı büyüdüğüm halde çocukluğumu yaşayamadım!” s.130 “ ‘ Ancak bir yara kendi sesiyle konuşur.’… ‘ Cennete giderim ama cehennemi de götürürüm! ‘ s.168
I.            Bölüm ERKAN, 1. sayfadan, 124. sayfaya kadar yazarın Cumhuriyet Kitap’ta yazdığı, KİTAP İÇİN notlarından oluşuyor ki; herhalde aldığı notları bu KİTAP İÇİN aldığı notlar ve hazırlıkmış! Bölümdeki hemen her sayfa, bilgisunardan kolaylıkla bulabileceğimiz başkalarının biyografileri, olay ve yerlerin tarihi ile örülmüş.
II.          Bölüm TANER, Erkan’ın oğlunu anlatan, 125. sayfadan, 199. sayfaya kadar KİTAP İÇİN notları ile devam eden, gerçek yaşam öykülerinden ulanan kurmaca yaşam öyküleri eşliğindeki bölümde, eyvah yeni bir Erkan daha aynadan yansırken, işe biraz kurgu da giriyor.
III.        Bölüm ZİHNİ, 201. sayfadan, 221. sayfaya kadar süren ilk iki sayfası yine KİTAP İÇİN notlarından oluşan, yirmi sayfa içinde, bir çırpıda gizem ve cinayetin çözüldüğü bölüm, kitabın kokusundan uzak, konusunu yansıtan tek bölümü.
IV.         Bölüm EKREM, 223. ve 237. sayfalarda kendisini daha önce bir türlü tanıdığımız,  Erkan’ın sırdaşı, yoldaşı, kasası, masası Ekrem için yazılmış bu iç tanıtım bölümüne III. Bölümden sonra pek gerek yok ama sırf bir narsistin dünyasını yansıtan aşağıdaki sözler için bile okumaya değer mi, bilmem?  
 “ Özel bir insan olan patronuyla ilk üç harfinin aynı olmasının, ona gizemli bir misyon yüklediği inancındaydı.” S.235
V.            “ ‘ Günahı terk etmek, tövbe etmekten daha kolay bir ameldir’ “ s.239 Sulu gözlü Yeşilçam filmlerinin kamera ışıkları altında Hz. Ali’nin bu sözleriyle başlayan  bölümün sonunda, çok şükür kitabın bitmesiyle “ Allah, Erkan’ın kimliğinde bütün narsistleri ıslah etsin! “ der…
Ve son olarak, her nedense konusu bakımından Hasan Gören’in ilk romanı, ZAN’ı hatırlatan bu kitapta oldukça yoğun bir kibir kokusu var ki… bir yazarın, belli bir dünya görüşünün sahibi olması, onun nesnel bir yapıt üretmesini ve tadını kaçırmamasını engellemez diyerek, bu kitapla ilgili söyleyeceklerimi aşağıdaki alıntı ile bitiriyorum.

“ Samuel Beckett ‘ Dene, becereme. Olsun. Yeniden dene, yine becereme. Daha iyi becereme’ “ s. 231

18.12. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

T. İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Kasım 2017

11 Aralık 2017 Pazartesi



Seher, Selahattin Demirtaş,  802-45/ CLI
------------------------------------------------------------------------------------

Yazı, bazen damlaya, damlaya, bazen de sel olur yolunu bulur. Selahattin Demirtaş’ın da günlük hayattan ve anılarından biriktirip çıkınında sakladığı öykülerde biçimlenen yazıları da parmaklıkların arasından süzülüp yüz kırk sayfalık bir öyküler demeti olarak önümüzde birikmiş. Elimi soktuğumda içimin ısındığı, en/çok/fazla ya da birer faz fazla, beğendiğim öyküleri koyu harflerle belirlediğim,  “Katledilen ve Şiddet Mağduru Bütün Kadınlara” armağan edilen bu kitap, kocakaragözlü bir güzele, gül desteleri ile kapağında resmedilmiş. Tarih kadar yalnızlığımızda, Asuman’ın hayalinde, Halep’te patlayan bomba mı, bağnazlığın kara dili mi, yoksa beli mi aldı canını Seher’in? Hele bir bakın derim.   
İçimizdeki Erkek
“ Kof kabadayılık taslayan hemcinsim serçeye… ‘ önce içindeki erkeği öldürmen lazım’ dedim.” S.17
Seher
“ Üç erkek, akşamüstü ormanda hayallerini çaldı Seher’in. Üç erkek de gece yarısı boş bir arazide canını aldı Seher’in. “ s.32
Bildiğiniz Gibi Değil
“ … kıvrımlarına takılmış güneşi almak istercesine elim kendiliğinden gitti saçlarına. Saçlarındaki bütün güneşi topladım avuçlarıma. “ s.57
Cezaevi Mektup Okuma Komisyonuna Mektup
“ Küçüklüğümde sabahları hep annemin piyano sesiyle uyanırdık… büyüyünce anam ‘Lan sen salak mısın oğlum?’ dedi. ‘ Ne piaynosu; bildiğin dikiş makinası bu, eve ek gelir olsun diye dikiş dikiyorum ben.’” S.70 “…babam şiir gibi küfreder. Bir defasında küfürsüz konuşunca arkadaşı alınmıştı.” S.71
Halep Ezmesi
“ Halep’te öğlen patlayan bomba, aynı saatlerde Sidney’de akşam yemeğinde olan Avustralya ahalisinde aynı etkiyi yapmamış gibi duruyor zaten. “ s.83
Ah, Asuman!
“ ‘gözlerimizi kapatınca kendimizden bile saklarız hayallerimizi. İçimizdeki gerçek biz, o hayaldeki biziz aslında…’” s.98
Annemle Hesaplaşmalar
“ Senin bir adet mutluluk üretmeyi planladğın yoğurttan biz iki adet mutluluk üretmiş olduk… “ s.107
Tarih Kadar Yalnız
“ Düşünsene, sosyal ve sınıfsal açıdan yükselmek, uzaya doğru ilerlemek gibi adeta. Yükseldikçe canlı sayısı azalıyor. “ s.118

11.12. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

DipNot Yayınları, 4. Baskı Ekim 2017

4 Aralık 2017 Pazartesi



Bayel Ağıtçıları, Gulam Hüseyin Sâedi, 232/ CL
------------------------------------------------------------------------------------

Kendisini daha önce “ TOP “ adlı kitabı ile tanıttığım Gulam Sâedi Hüseyin’in Bayel Ağıtçıları, birbirine bağlı sekiz öyküden oluşan, aynı zamanda bir romandır ve en fazla okunan ve de bilinen kitabıdır. Öyküdür, çünkü her öykü birbirinden bağımsız okunabilir… ama her öykü de bütünün, romanın parçasıdır.
Sâedi’nin bu kitabındaki, dördüncü öykü,   “İnek, Farsça’da ‘Gav’” adlı öyküsünden uyarlanan ve aynı adı taşıyan filmi, İran sinemasının en önemli filmlerinden sayılır. Öyle ki, İran sineması üzerinde bilgili pek çok kişi İran sinema tarihini, İnek ’ten önce İnek ‘ten sonra diye anlatmaktadır. Aslında bu kitaptaki her öyküden bir film çıkartılır. Nitekim bu kitabının kurgusu da adeta bir senaryo gibidir. Sahneler uzun değil, net bir titizlikle anlatılmış, açıklanmış, yine kişilerin kısa ve yalın konuşmalarının beden diline uygun fon yaratılmıştır.   
“Meşhedi Hasan, başını samanların içinden çıkardı,… Ağzına doldurduğu samanları çiğniyordu… ayağını yere vurdu, boğazının derinliklerinden gelen bir sesle böğürdü ve yeniden başını samanlara gömdü.” Dördüncü öykü, s.83-84

Kitap gerçekle hayal arasında bir yerde… Elias Canetti’nin antropoloji, psikoloji gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir kitap olarak bilinen Kitle ve İktidar ’da bir ağıt ve hüzün inancı olarak tanımını yaptığı… Şii motifleriyle bezeli, Bayel adlı yoksul bir köyde geçiyor. Bayel yoksulluğu ile  ağıtın ve matemin köyüdür.

Bir “susmalar ustası yazar…” s.10 olarak tanımlanan Sâedi, bu kitabında, kitabının her sayfasında, yoksulluğu, hiçbir ideolojik söylemde bulunmadan, gözümüze sokmadan, ince ince işlerken…   

“Hoca Efendi sarığını alıp yere çarptı ve feryat etti… erkeklerin ağlayıp inlemelerine… kadınların zılgıtlı inleyişleri eşlik etti.” S.41

“ Nineler, alemhanenin ağır kapısını ittiler… holün sonunda küçük, kısa bir kapı belirdi önlerinde. Kapının üstüne nazar boncukları asılmıştı… odanın dört yanına alemleri yaslamışlardı… Hanım Nine ‘Ya Fatımat’üz Zehra senden yardım diliyoruz, bunu bağladım ki belayı Bayel’den uzaklaştırasın’… Fatıma Nine ‘Sana sığınıyorum ya Hazret, Bayel’i kurtar!’” s.58, 59, 60

Kitabın başkahramanı iyilik meleği, İslam, köyün her şeyi yapanı, her işe koşanı, halden anlayanı. Kötülerin kendisine attığı iftira yüzünden evini çamura bulayıp, aynı zamanda, tıpkı Sâedi gibi susarak köyü terk etmek zorunda kalanı...

“ Onlara sor, ben gittikten sonra Meşhedi Baba’ya sor, dedi.” S.154“ 

Bence, Gulam Hüseyin Saedi, bu kitabıyla iyileri, ağıt yakmaya değil, yoksulluğu,   Bayel’den sessizce uzaklaştırmaya çağırıyor.

04. 12. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı Ekim 2017, Çeviri: Makbule Aras ve Farhad Eivazi,

8 Kasım 2017 Çarşamba



CHICAGO, Alâ El Asvani, 18 / CXLIX
------------------------------------------------------------------------------------
Dünyanın en etkili beş yüz Müslümanı ve en önemli yüz düşünürü arasındaki Alâ El Asvani’nin bu romanının her sayfasında Necip Mahfuz’un etkisi hissedilmesine ve  Yakupyan Apartmanı’nın düzeyine gelemese de kitap kendine özgü… ve ana tema bize hiç yabancı değil… hatta gündeme damardan oturuyor.
Yazar, yurttaşları Mısırlılar üzerinden, her biri, bir tür ya da başka bir kültürel incinmeye maruz kalan, bu nedenlerle kişiliklerinde baskı oluşan, yabancı bir kültürde izole edilenlerin iç içe geçmiş hikâyelerini anlatırken, her karakteri ve kişiliği göç, siyasal kimlik ve cinsel ilişkilerden oluşan bir düzlemde ele alıyor.
-o-
Chicago, adını, kurulduğu topraklarda, on iki milyonu, 1673 yılından 1837 yılına kadar aşırı muhafazakâr ve dindar Hıristiyanlar tarafından dinî söylemlerle katledilen Kızılderililerin yetiştirdiği soğanın kokusundan “keskin koku” anlamıyla alır. Kurulduğundan beri kölelikten kaçan siyahların da akın ettiği bu kentte siyahlar, beyazların derin bir tiksinti duygusu ‘ Negrofobi’si içinde kölelik zincirlerini, görünmez ama bir o kadar can yakıcı prangalarla yer değiştirdiğini her zaman ve her olayda fark ederler.  Nitekim Chicago’yu farklı ve benzersiz kılan da taşıdığı çelişkiler değil, çelişkilerini her zaman uç noktalara taşımasıdır. (*
Bu nedenle kitabın adı, yazarın da yaşadığı bu kent ile bütünleşirken, içeriği ve kahramanlarının iç içe geçmiş hüzünlü yaşamlarını iç içe giyen bir matruşka ile eş anlamlı gibidir.   
Bundan sonrası ise aşağıdaki satırlarda gizli:
·         Vatansever Zeynep “ Tahsilini yoksul Mısır halkının vergileriyle yaptın ve doktor oldun… senin yerini almaya çalışan binlerce genç Mısırlı var. Şimdi Mısır’ terk edip sana ihtiyacı olmayan, bütün felaketlerin müsebbibi Amerika’ya gitmek mi istiyorsun? S.98  “ Mısır en kötü günlerini yaşıyor,… uğruna savaş verdimiz her şey serapmış. Demokrasimiz yok; cehaletten, irticadan ve yoksulluktan kurtulamadık. Her şey daha da kötüye gitti. İrticai fikirler veba gibi yayılıyor. Planlama bölümünde elli çalışanın içinde tek türban takmayan benim, inanabiliyor musun?” “ Mısır’da yaygın olan gerçek bir dindarlık değil,, dini belirtiler eşliğinde toplumsal bir bunalım.”  s.307
·   Elit Tanta Erkek Lisesi Müdürü Üstad Muhammedi Hamid kızı, Tanta Tıp Fakültesi’nin en başarılı mezunlarından, otuzunu aşkın ama hâlâ bekâr, doktora öğrencisi Şeyma “ … kışkırtıcı iffet, baştan çıkarıcı mahcubiyet, anlam yüklü sakarlık, gizem dolu hüzünlü bakışlar ve büyüleyici, şuh bir kekelemeyle uygulanan yöntemler.”  s.16 “ … Amerika… dünyanın en güçlü ülkesi olmuştu… Allah, günah işlediğimizde biz Müslümanları cezalandırırken, Amerikalılara neden iltimas geçiyordu? S.187

·    Gizli Güvenlik Teşkilatı Ajanı Danana “ korkutucu havasına rağmen… muğlak bir dişi yanı olduğu görülebilir ama bu onun erdişi olduğu anlamına gelmeyen” s.122 Danana “ … ince bir alayla: ‘Teşekkür, benim ne işime yarar ki? Hangi bankada bozdurabilirim? Senden hiçbir şey olmaz!’” s.60

·         Danana’nın karısı Merve’nin babası Hacı Nofal “ …’ın gençliğinde nedamet getirip doğru yola, (hangi doğru? Benim notum) girmeden önce, sürdüğü hedonostik yaşantısına ve dansözlere düşkünlüğüne dair gizlice anlatılan hikâyelerin hortlamasına neden olmuştu.” S.82 “ Hem Müslüman bir ülkede değiliz… din bilginlerine danıştım,… Amerika kâfirlerin ülkesi… Ayrıca fıkıhta ‘ihtiyaç günah olanı mubah kılar’… bu yüzden, benim bir kere giydiği takım elbisenin ücretine ihtiyacım, fıkıh yasalarına göre bana onu iade etme hakkı tanıyor.” S.83 “’ Cumhurbaşkanımızın izlediği yolda olumsuzluklar olduğunu düşünsen bile, dini görevin ona itaat etmeni emreder.’… ‘Kim demiş?’ ‘İslam. Eğer Müslüman’san tabii. Çünkü, Sünni fıkıhçılar bir Müslüman’ın, kendi dinine mensup ve namazlarını aksatmayan bir kişiyse, baskıcı bile olsa, liderine itaat etmesi gerektiği konusunda fikir birliğine vardılar…’” s.106

·       Amerikalı karısı Chris ve kızı Sarah ile yaşayan histoloji Profesörü Dr. Muhammed Salah “ … kendi kültüründen nefret etmekle birlikte, onu içinde taşımaya devam ediyor, bu da işleri zorlaştırıyordu.” S.66 “ Mısır, demokrasi eksikliğinden dolayı geri… yetenekli Mısırlılar, despot rejim onları yargılamasınlar diye ülkeden kaçıyorlar.”

·      Chicago’da en ünlü Kalp cerrahlarından, Kıpti, Dr. Kerem Doss “ … Ayn Şems Tıp Fakültesi genel cerrahi bölümü başkanı Abdül Fatih Baba, Kıpti düşmanı, fanatik bir müslümandı. Kâfirlere Müslümanların hayatını denetleme olanağı tanıdığı iin Kuran’ın Kıptilere cerrahiyi yasakladığını düşünüyordu.” S.132 “ Dini baskı, siyasi baskının sonucudur.” S.133 “ Amerika’da hayat, Amerikan meyvesi gibi; dışarıdan parlak ve leziz görünür ama yavandır. “ s.174

·      Histoloji yüksek lisansında şair Naci Abdül Samet “ … Mısırlıların her gün … işkence altında can verdiklerini hatırlatmak isterim. Cellatlar Müslümanlarla Kıptiler arasında ayrım yapmaz. Mısır halkının tamamı baskı altındadır. Kıpti sorunu Mısır’ın sorunlarından bir olarak değerlendirilmelidir. S.134 “… Araplar İsrail’den Yahudi devleti olduğu için değil, Filistin’i çaldığı ve onlarca katliam yaptığı için nefret ediyor. “ s.226 “Ayn Şems Tıp Fakültesi dekanı koltuğuna rejime sadık olduğu için atandı… idari ya da tıbbi yeteneklerinden dolayı değil… Muhtemelen devlet güvenlik teşkilatına meslektaşlarını ispiyonlayan yoz ve riyakâr biridir. “ s.234

·   Mısır Devlet Güvenlik Teşkilatı’nın ABD Yöneticisi, rejimin ABD nezdinde derin ve gerçek temsilcisi, General Saffet Şakir, “ tehlike sınırında yaşayan insanlarda doyumsuz bir cinsel istek vardır… çünkü tehdit altındaki hayatlarının her anını daha yoğun farkındalıkla yaşamak isterler.” S.248 “ Yoksulluk ve çeşitli sıkıntılar altında ezilmiş,… sıradan bir hayat yaşama umudunu bile yitirmiş… bir kadın, etrafı kuşatılmış bitap bir askerin teslim olmadan önceki son hali gibidir.” S.250

·  Cumhuriyet Muhafızları Komutanı, General Mahmud el-Manavi “ Amerikalı güvenlik sorumlusuna gidip elçiliğin önündeki göstericileri, sivil giyimli adamlarıyla dağıtmak için izin istedi. Görevli ona hayır diyen bir işaret yaptı. Nitekim o da biliyordu ki; Amerikan yönetimine kafa tutan bir hükümdar, başını aslanın ağzına sokan bir budaladan farksızdır.” S.337

Yukarıda da değindiğim gibi ana temas bize hiç yabancı olmayan, hatta gündeme damardan oturan, bu kitabı en azından bu nedenle okuyun derken, çevirisinin vasat olduğunu belirtirim.

08.11. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Maya Kitap, 1. Baskı, Şubat 2017




* ) Sosyolog Gregory Squires