28 Mart 2018 Çarşamba




Unvansız Maktul, Andrea Camilleri, 41/ CLVIII
----------------------------------------------------------------------------------------------

“ Platon dostumdur, ama gerçek daha büyük dostumdur.[1]” s.191
İlk defa bir kitabını, iyi ki okuduğum, adı, İtalyan Edebiyatında edindiğim bilgilere göre döneminin önemli yazarları 1934 Nobel edebiyat ödülü sahibi Luigi Prandello ve Cavelleria Rusticana’nın yazarı Giovanni Verga ile birlikte anılan Adrea Camilleri’nin en büyük özelliği… bütün kitaplarını, yörenin kendine özgü davranış şifrelerini yansıtan, bu nedenle de kitaplarına gerçek canlılığını sağlayan Güney Sicilya’nın Vigata ağzı ile yazması, bunu İtalyan okurlara kabul ettirmesi ve hala bu şekilde yazmaya devam etmesidir. Vigata ağzının tıpkı Ladino gibi Sicilya’ya şu veya bu şekilde gelen, yerleşen ve aile kurarak soyunu devam ettiren yabancılardan, özellikle de Arapça konuşan yabancılardan oluştuğu kişisel görüşümdür.
Camilleri, kaleminin ucunu, kameranın vizörü gibi kullanıyor. Tıpkı İranlı Gulam Hüseyin Sâedi gibi… kitabında insanları, nesneleri, gelişen olayları, kısacası yaşamı bir senaryo tekniği içinde karelere, yorumunu da perdenin arkasına yansıtıyor. Kullandığı belge ve bilgileri olduğu ve biçimlendiği gibi kullanarak, okuyucuyu perdenin içine çekip, yumağın bir ucunu onun eline vererek, okuyucuyu da oyuncu kılıyor.
Kitap, kitaba konu olayla… eski Roma’nın güç ve otorite sembolu fasces lictorii (= lictorların demeti)’ni kendi siyasal görüşüne simge kılıp Faşizm’i türeten, Mussolini’nin İtalyan siyasetinde belirleyici bir etmen olarak ortaya çıktığı günlerde… Güney Sicilya’nın bir kentinde 21 Nisan 1921’de,  başlayıp, olayı izleyen sürecin son belgesi de kayıtlara resmen Mart 1931’de düşer ve etkilerini 21 Nisan 1941’e kadar sürdürürken, “dönem” günlere ve günlerin izdüşümü satırlara şöyle yansıyor.

  • “ ‘Maktulün ölümü’ 24 Nisan’da olmuşmuş; ama millî bayram Roma’nın kuruluş yıldönümüne, (MÖ 21 Nisan 753) denk gelsin diye ölüm yıldönümünü erkene almışlarmış” s.14

  • “ Adalet sarayında bilinen şeydi ki; evraklar, bir hâkimin masasından kendiliğinden hareket eder… aylar boyunca sır olur, sonra esrarlı bir biçimde, bir toplantı salonu masasının üstünde ortaya çıkar veya daha sıklıkla ise bir daha hiç ortaya çıkmazlardı.” S.138

  • “ Maktulün ölüm yıldönümünde, ölümüne ilişkin soruşturmaların odağı meyhaneye giden faşist grup, burada yiyip içtikten sonra hesabı ödemeyi reddetti. Sahibinin itirazı üzerine, burayı tahrip etti, sahibini coplayıp, hintyağı içmeye zorladılar… derhal soruşturma açılmasına karşın kimlikleri tespit olamadı.” S.149

  • “ Musosolini, hükümeti faşistlerden başka liberallerle, demokratlarla ve halkçılarla kurdu, ama merak etme, onlara ihtiyaç duymaz olduğunda, imanları gevrenme sırası onlara da gelecektir.” S.157

  • “ Mussolini’nin İtalyan halkına verdiği tek buyruk: Disiplin!” s.162

  • “ İtalyan halkının mutlak oy çoğunluğuyla belirlediği seçim zaferinin ardından yapılacak gösteriler için özel tren ve otobüs seferleri düzenlenecektir.” S.165

  • “… komünizme karşı çarpışan ve faşizmi temsil eden üç faşistin yaptıkları mı, haksızca şiddet?... kutsal şiddettir bu… her şeye kadir Tanrı’nın kutsadığı şiddet!... Hizaya gelmeyen bir yargı gücünün ne büyük bir tehlike olduğunu anlamalı ve anlatmalısın… İşleri usulünce ve usluca yapmasını bilmek lazım… avukatın anasını günü gelince belleriz, ama bu arada kibar tarafından, mesleğini icra edemeyecek hale getirmek için Minicipalli’ye telefon et, gereğini yapsın.” s.206-207

 Sonuç olarak, bir siyasi irade ve o siyasi iradenin dümen suyunda giden gazeteler… yani medya ve iktidar tarafından yönlendirilen kamuoyunun şiddet kullanarak ve kullandırarak değiştirilmeye çalıştığı bir gerçeğin ilk şehidi olan maktulün ölümü üstüne ve adına hiç saygı gösterilmeden yapılan bir çarpıtma ile gerçek ortadan kaldırılıyor… ve yerine sanal bir gerçek yerleştiriliyordu.


Faşizmin gönüllü yolcusu, maktul, Gigino Gattuso bu uğurda canını verirken, olayda katil zanlısı olarak damgalanan duvarcı ustası Michele Ferrara ise yıllarca tutuklanma, sürgün, açlıkla boğuşarak, sanal gerçeğin dişlileri arasında ufalanırken, geçmişine ve geleceğine ağlıyordu.

Unvansız maktul iki tanedir. Biri Gigino Gattuso, diğeri Michele Ferrara.

Anafikri, yukarıda yazarın kelimesi, kelimesine tümcelerinde yazılı bu kitabı, tarihten günümüze yansımaları eşliğinde, mutlaka okuyun derim.



28.03.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Doğan Kitap, 1. Baskı, Şubat 2003


[1] ) Aristo

25 Mart 2018 Pazar




Baudolino, Umberto Eco, 687/ CLVII
------------------------------------------------------------------------------------
Aynı zamanda dünyanın sayılı bibliyofillerinden biri olan, ünlü yazar Umberto Eco, elinin altındaki kaynak zenginliğinden yararlanarak, mitoloji, söylence ve yalanlara keskin zekâsı ile entelektüel birikimini de katarak, artık klasikler sınıfına giren Gülün Adı’ından sonra yine kurmaca ile gerçek ilişkisinin… bürüm, bürüm iç içe geçtiği yalan ve algıların nasıl gerçeğe dönüşebileceğini satır satır irdeleyen çok güzel kurmaca bir romana daha imza atmış.
Kitap, on ikinci yüzyılın başı 1204 yılında Doğu Roma İmparatorluğu başkenti Konstantinopolis’in, Haçlılar tarafından işgali ve yağmalanması birinci düzleminde başlarken… romana adını veren kuzeybatı İtalya’nın Piomonte’nin bölgesinin güneyinde Alessandria’da kentinde doğan, kurnaz, tescilli bir yalancı, bukalemun gibi kılık değiştiren, kıvrak bir zekaya sahip Baudolino’nun Avrupa’da ve uzak doğunun bilinmeyen gizemli yerlerinde geçen altmış yıllık hayatı ise ikinci düzleminde gelişiyor. Bu düzlemde Baudolino’ya eşlik eden ikinci kahraman  Doğu Roma İmparatorluğu yüksek yargıcı, meraklı ve iyi bir dinleyici olan, sakin karakterli, gurme ve estet Yunanlı Niketas.
2003 ilk baskısı ile sahaflardan elime geçen ancak okuma fırsatı bulduğum bu kitapta, on ikinci yüzyılın başlarındaki bilinmeyen tarihi olaylar, dönemin düşünce yapısı, sosyo kültürel hayatı, o dönemde yaşayanların felsefi ve tarihi bakışı, yazar tarafından hayal gücü ve mizahî renklerle ilmek ilmek örülürken, kitabın çevirmeni Şemsa Gezgin’in de akıcı ve temiz Türkçe ’si ile Hristiyan dininin inceliklerine hakim olan yazarın, konusu Hristiyan dini,  dinsel kavram ve inanışları sorgulayıcı eda ve tavırları okuyucuyu merakta tutup, sorgulama ve yorum yapmasına da olanak vererek eleştirisini sonuna kadar sürdürüyor.  
Özellikle dinler tarihine meraklı olan, arkadaşlarıma önereceğim bu kitapta altını çizdiğim satırlar aşağıdaki gibiyken, 100. Sayfadaki birinci paragrafta anılan Alâeddin, bana Haşhaşileri hatırlattı. 

  • “ O kentlerden sana vermek istemediklerini almakta direnirsen, ömrünü onları kuşatmakla… bir kaç ay içinde eskisinden daha kibirli bir biçimde ortaya çıktıklarını görmekle geçirirsin…” s.54 “Siste doğan kendini siste rahat hisseder.”  S.163 “ Nitekim bir imparator, aklına doğru fikirler geldiği için imparator değildir, ama fikirler onun aklına geldiği için doğrudur, çünkü onun aklına gelir o kadar…” s.66
  • “ İsa bir marangozun oğluydu… tüm hayatı boyunca aynı ve dikişsiz bir giysi giyen bir insan, altından lapis-lazulli, laciverttaşı ile süslü bir kupadan nasıl şarap içer?” s.287       “ Tek tanrısal töz, yarattığı için Tanrı’dır, yaratıldığı için Oğul’dur, kutsadığı için Ruh ’tur… Bir töz üç insan yoktur. Aksi takdirde, Tanrı’nın kendisi çarmıha gerildi!” s.399 “ Oğul etten değilse, ‘bu ekmek benim etim’ nasıl diyor?” s.383 “ Hiç kundakta bir Tanrı, iki aylık bir Tanrı, çarmıha gerilmiş bir Tanrı düşünülebilir mi? Yalnızca paganlar tanrılarına bir anne bulur! “ s.349 “ Başka dünyaların olması seni neden ilgilendiriyor ki? Çünkü varsa İsa Efendimiz her biriyle ayrı ayrı ilgilenmek zorunda kalırdı. Ya da her birinde ayrı bir İsa…” S.104

  • “Tanrı kötülüğü yanında buldu, istemeden, kendisinin karanlık bir tarafı gibi.”s.441

·          “ Asla görülmemiş kutsal emanetler yapacağız, herkesin bildiklerinden de… çünkü çevrede onlar konuşuluyor ve fiyatları günden güne artıyor.” S.490 “ Her prens, marki, veya vasal dindarların görmek için evlerine koşacağı ve bağışların yapılacağı kutsal bir şey almak isteyecektir.” S.281 “ Kutsal emanetler yapıyorum… hem Asya’dan, hem de Avrupa’dan çok istek var… bunları birbirlerinden uzak yerlere yollamak yeterli…” s.312

25.03.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Doğan Kitap, 1. Baskı, Şubat 2003

7 Mart 2018 Çarşamba




Mermer Köşk, Mehmet Eroğlu 453-CLVI
-----------------------------------------------------------------------
Mehmet Eroğlu’nun bu romanı, günümüz Türkiye’sinin sosyo ekonomik dinamiklerinde önemli rol oynayan ve aldıkları devlet ihaleleri nedeniyle, siyasetin tahterevallisinde dengesini arayan bir holdingin sahipleri ile ona dokunanların hayatını konu almış.

Her zaman yaptığı gibi yakın tarihi gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışan, eleştirilerini türlü çeşitli yollarla kaleme dökebilen, hayatı dokuz virgül yetmiş beş santimetrekareye sığdırma başarını gösteren, yeni bir Mehmet Eroğlu kitabı daha okuyacağım düşüncesiyle bu kitabı okuduğumda… eşek olsa iyi, zürafanın tepesinden düşüp,  kendimi toz toprak içinde,   bir zengin kız fakir oğlan tematiğinin, güncellemesinde buldum.

Kısaca, “’Umut, çaresizliğin yavrusudur, intikamsa sessizliğin kızı…’ s.295”  ile özetlenebilecek bu kitap, aile içi sırlarla sosa bulanmış bir aşk öyküsünden ibaret.
Oysa benim bildiğim Eroğlu Mehmet, bir yandan, kitabının sadece 274 ve 275. Sayfalarında, mahcup bir edayla dokunduğu siyasetin tahterevallisinin dengesini sarsar... bir yandan da varsılların bir tapınak gibi sırtlarında taşıdığı Mermer Köşk’ün meşum gölgesi altındaki yoksulların dünyasını her zaman elinde bulundurduğu iç içe geçmiş aynalarına, diyalektiğin şaşmaz kuralları içinde, yansıtırdı elbet... Ne çare ki; “ insan… En iyi kendisini aldatır.” S.338 “ Hele araya en kötü şey, para girmişse…” s.375

Bu kitaptan aklımda kalan, “Devasa beton bir teflon tavayı andıran yeşilden yoksun sevimsiz meydan… “ s.66

07.03.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-----------------------------
İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2017

12 Şubat 2018 Pazartesi



Gölgesinde, Irmak Zileli, 299/ CLV
------------------------------------------------------------------------------------

“ Eğer etrafınızda farklı olmayı göze alan ve tek başına
‘ ve / veya erkeklerle beraber’
korkusuzca koşan bir kadın varsa…
Sakın onun için endişelenmeyin.
Çok istiyorsanız düzen için endişelenin.
Bu dünyayı yakarsa tek başına koşan kadınlar yakar. “ ( [1] )

Irmak Zileli’nin romanlarının odağında hep kadınlar var. “Gölgesinde”, “Eşik” ve “Gözlerini Kaçırma” adlı romanlarından sonra, Irmak Zileli’nin üçüncü romanı ve her bir romanı birbirinden besleniyor, birbirine bağımlı.
Bu kitabın odağındaki kadın ise kocasının kendi aynasının irili ufaklı kırık ve çatlaklarla dolu sırında yarattığı, yarattığını sandığı, aynasında gördüğü Leyla… bir diğer deyişle gerçeğin aynasında farklı bellek sorunu yaşayan Leyla…  

Leyla’nın, kocası Fikret’in devasa gölgesi üzerindeyken, Fikret’in aynasından yansıyan gölgelerle başlayan romanın birinci bölümünde; Fikret, Leyla’nın yaşamını kendi aynasında eğip büküp, çekip çekiştirip kendi kurallarını dayatan, birlikteliği kendine yontan, hafif deyimle eşitliği kendi lehine bozan kendi sorunlarının sırrı, aynanın sırında bir karakter…

“ Boşluğun içine oyulmuş bir insan beliriyor… Giydiği şeyin ben olduğunu fark ediyorum dehşetle. Artık benim o. “ s.11  “ Fikret, ortasında kocaman bir delik olan aynaya baktı. Çatlakların, kırıkların arasında irili ufaklı, ince kalın, uzun kısa onlarca Fikret vardı şimdi.’ Ben onlara bunun hesabını sorarım’ diye mırıldandı… hesap soracağı kendisiymiş gibi… “ s.103
 “…hayalinde parlak görünen anılar cümleye dönüşürken matlaşıverdiler.” S.130 “… insan aynaya bakınca kendini gerçekten göremiyor… kendimi gördüğümü sanıyorum ama benim gördüğüm ile senin gördüğün Leyla birbirinden tümüyle farklı” s.132 “ Belki de anıları matlaştıran benim… Fikret’in gözlerine bakınca… aynayı da parlatmış gibi oluyor Fikret ve Leyla kendini artık hiç de öyle bulanık görmüyor. Demek ki Fikret de görmüyor. S.133
“ Hiç sevilmemişsiniz sanki hocam. Başınızı okşayan sırtınızı sıvazlayanlar olmamış da onun acısını çıkartıyorsunuz hayattan.” S.144 “ ‘ Mizantrop’ dedi Fikret, ‘ insan sevmez demek… hatta nefret eder.’ “ s.138-139 “…özgürlük ideali yalnızlıktan geçer. Ama var olduğunun kanıtı… ötekinin gözünde tutsak olmaktan geçer.” S.160
İç içe geçmek sana ölüm gibi geliyor, birinin içinde erirsen yok olmaktan, başkası senin içinde erirse mutasyona uğramaktan korkuyorsun… o yüzden tek becerebildiğin hükmetmek ve hayatta kalabilmek için ötekini yok etmek.” S.164
Romanın ikinci bölümünde, birinci bölümde, Leyla’yı annesinin, babasının ve hayatına dokunan daha nicelerinin gölgeleri arkasında, ayağının dibinde, sağında, solunda, önünde yürürken yakaladığımızda…  tanıdığı, tanıştığı, canlılarla belleği ışıdıkça, gölgeler, ardından önüne düşerek yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlıyor. Kendi içinde yuvalanmış erkek egemen dünyanın gözlerinin içine bakmaya, sorgulamaya, özeleştirisini yapmaya başlıyor.

Herhangi bir istikameti, varacağı bir yeri yok Leyla’nın. Ne kadar yürüyeceğine seslere, duyulara, duyumlara ve kokulara açık ayakları karar verecek…
“ Biri mektuplar yazıyor ama nedense yazdıklarını göndermiyor… hep aynı mektubu yazıyor… aynı şeyi anlatsa da her mektupta bunu farklı yollardan yapıyor. Tabii çıkarabildiğimce söylüyorum, çünkü çöpte bulduklarım küçük parçalara bölünmüş oluyor.” S.303 “ … hiçbir dal aynı ağacın gövdesinden çıkmıyor. “ s.302
“ Bir zerre sadece bir zerre değildir… geride bıraktığı zerrelerden iz taşır ve zihnimizdeki olası zerrelerle birleşerek bütünlenir.” S.316
“Beni fethedilecek bir toprak parçası değil de keşfedilecek geniş bir coğrafya gibi görseydin hayatımız bundan farklı olur muydu?” s.163 “ İnsan ne acayip yaratık. Sevginin sahip çıkmakla değil, sahip olmakla ilgili olduğunu sanıyor.” S.267
Ancak, kendine şunu söylemeyi de ihmal etmiyor… “Şimdi Fikret’in Leyla’sı ile benim Leyla’m birbirini tutmuyor diye Fikret’inkini yok mu sayacağım? İkisi de var.
Okunmasını önerdiğim bu kitabı okuyacak sevgili kadınlar:  eşim, kızım, kadın kardeşim, kadın arkadaşlarım, bilin ki her biriniz bu kitabın satırlarında ve satır aralarındaki Leyla’yı belki de kendi aynanızda göreceksiniz.

Not: Kitabın, 138. sayfasında hecelenerek söylenen “mizantrop”, mizamtrop yazılmış. 149. sayfasında “asiste etmek” gibi bir fiil türetilmiş. 281. sayfada kullanılan “cebir” herhalde “aritmetik” olsa gerektir. ama bunlar da olsun bu güzel kitabın tek kusuru.

12.02.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Everest Yayınları, 1. Baskı, Mart 2017




[1] ) Mine Söğüt, Eşik Cini, 11.02.2018, Cumhuriyet Pazar Eki

27 Ocak 2018 Cumartesi



Zan, Hasan Gören, 269/ CLIV
------------------------------------------------------------------------------------
Bildiğiniz gibi daha önce başka bir kitabın tanıtımında “konusu bakımından Hasan Gören ’in ilk romanı, ZAN’ı hatırlatan” diyerek bu kitaba bir dokundurma yapmış diğer kitap daha sonra basıldığı ve ana konusu da buna benzediği için garipsemiştim. Olabilir? Ne var bunda diyebilirsiniz ama diğer yazarın tekrarlanan sayfalar yazı biçimi nedeniyle, kes yapıştır şeytanı, beni dürtmüştü işte!
Hasan Gören, kitabında dinamik ve çok tutarlı bir kurgu kullanmış. 68 kuşağından roman kahramanları eşliğinde yapılan bir banka soygunu üzerinden oluşan siyasi bir polisiye romanının sayfaları arasında dokuduğu örümcek ağının önünde ve arkasında, gide dolana kurduğu macera, dedektiflik ve araştırma, ögeleri kurguya çok güzel tempo vermiş.
-0-
Kitap, hukuk fakültesinde okuyan İrfan’ın, uzun zamandır gizliden gizliye âşık olduğu tıp fakültesi öğrencisi Serap ile onun militan solcu sevgilisi Fuat’ı, ailesinin Akçakoca’daki yazlık evine kaçırmasıyla başlıyor ve Serap’ın bir anda ortadan kaybolmasıyla kahramanların öngörmedikleri başka bir boyuta doğru savruluyor.
 “…Karadeniz, …kıyısına gelip ufka bakan herkesin endişesini sıradanlaştıracak kadar büyük bir sırrı biliyor gibi. “ s.25  “ Birisi Fuat’ı tuzağa düşürmüştü.” S.29
-0-
Kitapta, anlatıcı belirsiz, bu da bazı bölümlerde, okuyucuyu yoruyor. Özellikle özgür irade ve toplumsal algıyı öne çıkartan aşağıdaki bölümlerde bunu oldukça hissediyor ve bazı paragrafları yeniden okumak zorunda kalıyorsunuz.
 “ Kurbanın, beyninin ön bölgesi kesilerek alanından izole edilip, itaatkâr kılınıyor, huzurla yaşaması sağlanıyordu… günümüzde ise beynin içine girmek yerine içeriye gerçeklerin girmesi engelleniyor…” s.68 “ öze dönük bu yöntemler, devrimci nüveyi yok edebilir…” s.70 “ “ herkes kendini özgür zanneder ama…” s.72 “ Sanki kendi hedeflerine gidiyormuş gibi olurlar, ama asıl senin planladığın şekilde davranırlar.” S.108 “ Bir kediye hardal otu yalatamazsınız. Ama poposuna sürerseniz acıdan kurtulmak için yalar. Üstelik hiç zorlamadan, kendi tercihi ile…” s.79 “ … suçun tanımını kim yapar? Düzen. Peki kim cezalandırılır? Düzülen… “s.88
“Sen sanatı ve estetiği kendi düşüncelerini zengin bir dille anlatmak için mi kullanırsın, yoksa karşındakini aynı senin gibi düşündürmek için mi?” S.126 “ Otuz yıl önce Almanya’da günün koşulları öyle diye Yahudi komşunu ihbar etmeyi içine sindirebilir miydin? O kadar da değil ama bütün Marksist teori, maddi koşulların belirleyiciliği üzerine kurulu değil midir? ama denge…“Denge: Herkes ketumken senin açıklığın boşboğazlık, herkes sahtekârken senin dürüstlüğün dayanaksız, herkes yanardönerken senin kararlılığın yapayalnız, herkes korkakken senin cesaretin güçsüz, olmaz mı?... ama denge.” S.128
Özetle okunası, bu kitap der ki;
“… insanlar kendilerini ustalıkla gizleyebildikleri gibi… işledikleri suçun da hiç farkında olmayabilirler.” S.184 “ ‘…yanılıyorum, öyleyse varım’… ben bu tümceyi senden ödünç alıp ‘yanılıyorum, bu yüzden varım ve buradayım’ diyerek yeniden düzenliyorum… “ s.191
satırlarıyla, burada bitirirken iki tane hoş alıntıyı da eklemeden geçemeyeceğim. Hele birinde Burgazada’nın adı geçince bayağı keyiflendim.
1)    “Marx sözünü işitince kendileri Engels derken, çocuklar Spencer diyorlardı” s.192
2)    “Keyfi için gittiği en uzak yer de Burgazada’daki ilkokul arkadaşının meyhanesiydi. .” S.117
27.01. 2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 2017

16 Ocak 2018 Salı


Kayıp Hayaller Kitabı, Hasan Ali Toptaş, 270/ CLIII
------------------------------------------------------------------------------------

Kitabın konusu adının içinde, kimlik, kimlik içinde, gölge, gölge içinde, kiminin gölgesi sekip geçmiş diğerinin gölgesine, aynaya bakan görür kendini, diğerinin kendinde... lirik, metaforlarla, söylencelerle dolu, okur üretmeyen, okumayı öğreten, kendisiyle barışık, dünyası hâlâ yaşadığı kasabasında saklı, söyleminde Yaşar Kemal’den el alıp, kendini, kendine saklamış, her bir satırından göz teri damlayan büyülü diliyle, Hasan Ali Toptaş’ın bu kitabının daha ilk sayfasında soluğum, soluğuma yakalanan gaz lambasının sağa, sola savrulan alevinde kesildi. Hayaller ve hayallerim aldığım tık nefesle yeniden can buldu, hareketlendi. Hayallerim, hayallere, evrildi. Satırlar arasında kayboldum. Her bir paragraf ayrı bir öykü, her bir öykü, öykü içinde, öykü, öykülerin içinde… Kayıp Hayaller Kitabı’nın okunması kolay ama hayalleri bir araya getirip, her birini tatlarından ayırıp, tanıyıp sindirilmesi zor bir kitap.
Roman, kavga ve çekişmenin hiç dinmediği çürük ve yaşlı birkaç tahta parçasından bir evde, dayaktan kırılan annesi, işini gücünü terk edip eve kapanarak hayattan ve alacaklılarından saklanan babası ile yoksulluklarını bir arada yaşayan bir aile ile çocuğun hayalleri üzerine kurulu.
--o—
“…soluğuna yakalanan gaz lambasının alevi hızla küçüldü şişenin içinde, büyüyeceğim derken bir daha küçüldü, can havliyle çırpındı… o sırada kilimin üzerinde tembel tembel uyuyan gölgeler de hareketlendi, silkinip doğruldular önce, belki sessiz sedasız yer değiştirdiler, kıyasıya çarpıştılar, sonra hızlarını alamadılar ve tavana doğru sıçrayıp orada, henüz hangi şekle girecekleri kestirilemeyen tuhaf yaratıklara dönüştüler.” S.8
“…orada gülüşlere, seslere uzun uzadıya dokunuyor ya da kahvenin havasında nice kıpırtı varsa insana ve yaşamaya dair, ince ince ayıklayıp belleğinin bir köşesine dolduruyordu;“  s.61
 “…etek uçlarını koklayıp duran o ala köpeğin ben, onun yıllar önce öldürülen kocası olduğuna inanıyordum.” S.78
Ancak Hasan Ali Toptaş’ın bu romanında da, kahramanların hayalleri kayıplara karışmış, bilinçaltlarındaki rahatsızlıkların nedenleri sorgulanmamış, kısacası neden, sonuç ilişkilerinden kaçınılarak, çevreleri gibi geleneği sürdürmeleri gerçeklere yaşayıp zorluklara göğüs germektense çaresizliğin mutluluğunda çare aramaları, yeğlenmiştir. Gerçek dünyadan hayaller âlemine sıçrayan roman kahramanları ne bilinçlerinin, ne o bilinçlerindeki parçalanmışlıkların, ne de bilinçaltlarında kanayan yaraların farkına varabilmektedir. Umut, umuttan kesilmiştir ki; değerli yazarın şahsında bu beni rahatsız etmekte, yazarı da Yaşar Kemal gibi bir ustadan bir adım geride konumlandırmaktadır.

 “…ulaşılan her şeyde ulaşılamayan bir başka şeyin yokluğu vardır ve o, onun kadar noksandır da demezsin.” S.43
“…içimdeki delikanlı… benim feri sönen gözlerimi kullanarak uyanır hâlâ her sabah, yüzünü benim buruşuk ellerimle yıkar, sonra benim giysilerimi giyip benim ayaklarımla çarşıya iner ve orası senin burası benim demeden deli taylar gibi dolaşmaya başlar.” S.46
 “ Sonra elimi hiç gürültü çıkarmadan yorganın altından uzatıp aklım sıra birazını alıyordum o yalnızlığın, çaresizliğin ne kadarını yüklenebileceksem yükleniyor ve kalkıp hızla oradan uzaklaşmak istiyordum ama ne yazık ki bu çabalarım sonuçta hiçbir işe yaramıyordu.”s.129
“Hayatın acemisi oldu yani, gözlerinin, ellerinin ve soluk alıp verişlerinin yabancısı oldu.” S.263
16.01. 2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
 Everest Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2017




18 Aralık 2017 Pazartesi



Ardıç Ağacının Altında, Selçuk Altun, 611/ CLII
------------------------------------------------------------------------------------

Selçuk Altun’un bu kitabı için aldığım notlara, önce 03 Mart 2016’da ölen yazar ve eleştirmen Ahmet Oktay’a ilişkin 04 Mart 2016 tarihli Cumhuriyet’in 17. sayfasından bir alıntı ile sonra da kitaptan özellikle başa yerleştirdiğim bir alıntı ile başlamak istiyorum.
Okur üretiliyor… Kitap dergilerini inceleyelim, şunu saptayacaksınız hemen: Daha romanlar, v.b. piyasaya çıkmadan, haklarında önceden yazılmış ‘eleştiriler’ yayımlanıyor. Yani okurlara ‘alıcılara’ o kitapları nasıl okumaları öğretiliyor… bu aynı zamanda bir ‘ideoloji’ üretimidir. Mesele Dergisi, Şubat 2007”
--o—
“… burada sana azami bilgi verilir, gerisi sana kalmıştır; alacağın ek bilgiler ve başvurular, gözlemlerin ve diğer okuyacaklarınla sen, senin en değerli yazarı olacaksın… “ s.61
Kendisi de kitabın kahramanı Erkan gibi bibliyofil, koleksiyoncu ve estet ama Erkan gibi narsist mi, onu bilmediğim, bilemediğim… Erkan’ın lunapark aynaları gibi boy değiştiren, boyut değiştiren, hatta Erkan’ın kırılıp yerlere saçılmış ayna parçalarına bile yansıyan Selçuk Altun’un; aslında bir biyografiler derlemesi olan,  polisiye olması gereken ve keşke ve sadece polisiye biçiminde işlenseydi çok da iyi olabilecek bu kitabı, beş bölümden oluşuyor. Ve Erkan ‘…bütün yüceliği!’ ile… aynı biçimde, sürekli olarak, bidüziye, tekdüze, monoton, yeknesak, devamlı olarak bize şunu söylüyor!  
 “ O iki ezik beni manen ve madden yıpratmak istemişse başarısız olmuş sayılmazlar…” s.8 “ Estet, ‘ Güzelden anlayan ve güzeli en yüce değer kılan kimse,’… sözcük Batı’da ‘aesthete’ diye vaftiz edilmişti ve ‘a’ ile ‘e’ harfinin arka arkaya gelmesi bile ilahi bir ayrıcalıktı.” S.68 “ Bir kitap olabilmek isterdim, tutkuyla okunan bir kitap. “ s.107 “ Analı babalı büyüdüğüm halde çocukluğumu yaşayamadım!” s.130 “ ‘ Ancak bir yara kendi sesiyle konuşur.’… ‘ Cennete giderim ama cehennemi de götürürüm! ‘ s.168
I.            Bölüm ERKAN, 1. sayfadan, 124. sayfaya kadar yazarın Cumhuriyet Kitap’ta yazdığı, KİTAP İÇİN notlarından oluşuyor ki; herhalde aldığı notları bu KİTAP İÇİN aldığı notlar ve hazırlıkmış! Bölümdeki hemen her sayfa, bilgisunardan kolaylıkla bulabileceğimiz başkalarının biyografileri, olay ve yerlerin tarihi ile örülmüş.
II.          Bölüm TANER, Erkan’ın oğlunu anlatan, 125. sayfadan, 199. sayfaya kadar KİTAP İÇİN notları ile devam eden, gerçek yaşam öykülerinden ulanan kurmaca yaşam öyküleri eşliğindeki bölümde, eyvah yeni bir Erkan daha aynadan yansırken, işe biraz kurgu da giriyor.
III.        Bölüm ZİHNİ, 201. sayfadan, 221. sayfaya kadar süren ilk iki sayfası yine KİTAP İÇİN notlarından oluşan, yirmi sayfa içinde, bir çırpıda gizem ve cinayetin çözüldüğü bölüm, kitabın kokusundan uzak, konusunu yansıtan tek bölümü.
IV.         Bölüm EKREM, 223. ve 237. sayfalarda kendisini daha önce bir türlü tanıdığımız,  Erkan’ın sırdaşı, yoldaşı, kasası, masası Ekrem için yazılmış bu iç tanıtım bölümüne III. Bölümden sonra pek gerek yok ama sırf bir narsistin dünyasını yansıtan aşağıdaki sözler için bile okumaya değer mi, bilmem?  
 “ Özel bir insan olan patronuyla ilk üç harfinin aynı olmasının, ona gizemli bir misyon yüklediği inancındaydı.” S.235
V.            “ ‘ Günahı terk etmek, tövbe etmekten daha kolay bir ameldir’ “ s.239 Sulu gözlü Yeşilçam filmlerinin kamera ışıkları altında Hz. Ali’nin bu sözleriyle başlayan  bölümün sonunda, çok şükür kitabın bitmesiyle “ Allah, Erkan’ın kimliğinde bütün narsistleri ıslah etsin! “ der…
Ve son olarak, her nedense konusu bakımından Hasan Gören’in ilk romanı, ZAN’ı hatırlatan bu kitapta oldukça yoğun bir kibir kokusu var ki… bir yazarın, belli bir dünya görüşünün sahibi olması, onun nesnel bir yapıt üretmesini ve tadını kaçırmamasını engellemez diyerek, bu kitapla ilgili söyleyeceklerimi aşağıdaki alıntı ile bitiriyorum.

“ Samuel Beckett ‘ Dene, becereme. Olsun. Yeniden dene, yine becereme. Daha iyi becereme’ “ s. 231

18.12. 2017 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 

T. İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Kasım 2017