18 Mart 2022 Cuma

 

Kayıp Tanrılar Ülkesi, Ahmet Ümit,  892-10 / CCVII

 

“Gördüğü ağır işkencelere rağmen, Palmira antik kentinin en önemli eserlerinin yerini söylemediği için kafası ‘IŞİD tarafından ’kesilerek öldürülen arkeolog Halid Esad’ın anısına…”

 

“Sevginin de şefkatin de, cezanın da, şiddetin de, fazlası onları yoldan çıkartır. En yakınlarını bile kolayca unuturlar. Öz çocuklarını bırakıp gider, sevdiklerinin gözyaşlarına bile bakmazlar. ‘İnsanlara dikkat et Zeus!’ “ dedi, Prometheus.

“Ben, yalnız Herakles’in değil bütün mahlûkatın babasıyım… Devasa sunaklarda, kendi etlerinizi sunacaksınız bana, … ama boşuna, asla bağışlanmayacaksınız. Hain, riyakâr ve yalancısınız. Bir tanrıdan veya tanrıçadan yüz bulamadığınızda derhal ötekine dönersiniz. Uğruna tapınaklar diktiklerinizi, kurbanlar verdiklerinizi unutur, yardımını umduğunuz öteki tanrı ve/veya tanrıçayı seçersiniz.

Baba olmayı beceremeyenler, tanrı olmayı da beceremezler. Dünyanın düzenini savunmak için kendi evladımın bile acı çekmesine rıza gösteriyorsam eğer; saflık gerekir bize… en masum, en vahşi ve en güçlü halimize dönmeliyiz. Gereksiz merhamet ve şefkatten kurtulmalıyız. Ne acıyacak kadar kibirli, ne hataları affedecek kadar şahsiyetsiz, ne de acizlere yardım edecek kadar çaresiz olmaya hakkımız var.  Tembellerin, hayatı yavaşlatmalarına izin veremeyiz. Gerektiği kadar acımasız, kararlı ve inatçı olmalı ve çelikten pençelerimizle parçalayıp düşmanlarımızın göğüs kafesini, çekip çıkartmalıyız sefil yüreklerini… diyerek, yanıtladı Zeus.”

Polisiye romanları çok seviyorum. Kurgusu sağlam, sosyo-ekonomik ve tarihsel süreçteki olayları, eğip bükmeden, gerçeklere dayanarak yansıtıyorsa, yeni öğrendiğim pek çok bilgiyi dağarcığıma atıyor ve mutlu oluyorum. Zaten okumanın amacı da bu değil mi? Bu tür polisiyeler, hem bilgiyle hem de heyecanla donanmış, kaymaklı kadayıf gibi… Örneğin, Nazi dönemi öncesini ve sürecini kapsayan Voklner Kutscher’in kitapları, benim için tipik örnekler. Bu romanlarda, Alman Tarihi’nin meşum yüzünü, coğrafyasını ve kurumlarını adeta canlıymışçasına izleyebilirsiniz.

Ahmet Ümit, polisiye dalında, hemen bütün kitaplarını okumama rağmen çekince ile yaklaştığım yazarlardan birisi… bunun nedeni, Türkiye’de gözlerin polisiye romana çevrilmesini, saygınlığının ve yazarlarının artmasını sağlamış ve günümüzün polisiye klasikleri arasında yer alan Sis ve Gece romanından aldığım tadı diğerlerinde bulamamamdan kaynaklanıyorsa eğer; ki yanıtım “Evet!” kendisine haksızlık ediyorum. Bir yazarın her kitabından aynı yetkinliği bekleyemezsiniz. Ayrıca her kitabı herkeste başka duygu ve tatlar bırakabilir. Bu romanı Kayıp Tanrılar Ülkesi ise iyi bir polisiye romanı.

Ancak yine de bir sorun var ki, kitaplarına fazlasıyla ansiklopedik bilgi sığdırması… Diyeceksiniz, -“ Bunu sen de yazılarında yapıyorsun.” Evet, ama benim amacım, sizi külfetten kurtarıp, gerekirse ek bilgiye kolaylıkla ulaşmanızı sağlamak.  Yoksa ben bir romanda kafayı ikide bir dip notlara vurmayı veya iki de bir Ulu Bilge Manitu Google’un karşısında el pençe durmayı sevmiyorum. Bu romanda da Zeus’un dilinden, katilin elinden çıkmış, kurbanlarına ve geride kalanlara hitaben Zeus adına yazılmış, on iki adet, altmış bir sayfayı bulan iletinin kapsamından ve uzunluğundan söz edersek, kapsam ve uzunlukları oldukça fazla… İletilerle, içerik arasındaki bağı çözmeli ve iyi okumalısınız. İletiler yerinde ve gerekli… olmazsa olmaz ama uzun ve okuyucuyu da romanı da yıpratıyor. Daha kısa alıntılar(=epigraf) yeterli olabilirdi.

Öte yandan, ben bu romanı bir polisiye roman olarak okuduğum kadar, ellerimizden kayıp giden… Elimizden kayıp gitmese, zamanında Ara Güler’in Afrodisias’ı bulduğu gibi, ağır balyozlarla kırılmış parçalarını, köy bina ve ahır duvarlarında görebileceğimiz, aslı Almanya’da Berlin’de sergilenen, - Grek değil -, Attalid Krallığı’na ait eseri,  Zeus Altarı, Pergamon Tapınağı adına da okudum.  

Romanın yatay örgüsünde; azınlık bir kadını, Alman yargıçlarının gözü önünde on sekiz yerinden bıçaklayarak öldürecek kadar ırkçılığı barındıran yabancı düşmanlığı… bu ortamdan beslenen iç siyasetin şemsiyesindeki Naziler ve devlet kurumları… Büyüdükleri ve serpildikleri toprakta, içtikleri suyla aşılanarak, başka bir meyveli ağaca dönüşmüş TürkoGermenler… ve yine bu ortamdan etkilenip polis olmaya karar veren, mahallede oynamaya başladığından beri yabancı düşmanlığı ile karşılaşmış, en sevdiği öğretmeninin bile gizli aşağılamasına maruz kalmış komiser Yıldız Karasu ile Türk kültürünün tozlarını üstünde taşıyan yardımcısı Tobias Becker… insanoğlunun her türlü bozuluşunu, cinsel, dinsel, ırksal her türlü yozlaşması altında, olayı çözmeye yeminlidirler.

Romanın ana örgüsüne, katilin iletiler ile içerik arasındaki bağlantıya, yazarın tüm bu sorunların kaynağı diye gördüğü erk(ek), yani o başsız-sonsuz baba-oğul çatışması yerleşmiş…

“Babasız çocuklar tanrıya sığınırdı ama o tanrı olmayı seçti.”

Romanın özeti, yukarıdaki tümceye sığdığı gibidir. Ancak, baba olmayı beceremeyenler, tanrı olmayı nasıl becereceklerdir? Geçmiş, geleceği içinde tutan sırlarla dolu bir ayna olduğuna, bilgelik yaşananları anlamakla başladığına göre baba olmayı bilmeyen babasını, yok edenler de bir gün baba olmayacak mıdır? Ya da baba olmayı bilmeyen ve babasını yok edenler de bir gün baba olmayacak mıdır? Yaşamı veren de alan da babadır/tanrıdır. Devlete ve babasından başka babaya sığınanlar, baba olacak çocukları ve çocuk olmuş babaları her canlı gibi yaşamı ve ölümü tatmayacak mıdır? Var eden de yok eden de “Baba=Tanrı” değil midir? “Sizi yok edecek olan, sizi yaratandır.” S.338

Baştanrı Zeus’a bir sunu ile başlayan roman, bir zamanlar yeryüzünün sekizinci harikası sayılan Pergamon’a özgü, ustalıklı çizilmiş çizimleri ve olayları anlatan satırlarla merakı daha da arttırır. Ancak, tanrılara insan kurban etmek Pergamonlular’ın işi değildir. Yüzyıllarca Atina’ya karşı kültür ve sanatın merkezi olmayı sürdüren bu kente kimse kara çalmaya cüret edememiştir. Nitekim bu topraklarda yer alan Truva Savaşı’ nın asıl nedeni bile bir aşk öyküsünün trajik sonucu değil, asıl nedeni Pontus’tan, Atina’ya yapılan ticareti engellemektir.  Baba Tanrı Zeus’un, günümüzün inancında tanrının ilk hali, kudretli, acımasız ve kendince adil, Zeus’un Altarı’nda, insan kurban edilmemiştir.  Altar tahta benzer ama şeytanın değil, Zeus’un tahtıdır. Pergamon çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş için bir köprüdür.  

Romandaki kilit taşı, Berlin’deki Zeus Altarı’ndadır. Çözümü ise Bergama’da Akropol’ün en yüksek yerinde, kartal uçuşundadır.  Bu romanda Pergamon’u özel kılan bir diğer unsur ise babalar ve çocuklar zincirlemesinde Pergamon kazılarının başlamasıyla, kimlik ağacı büyüyen… tıpkı Altar gibi, bir ayakları Bergama’da bir ayakları Berlin’de olan… Pergamonlular’ı ölmez kılanlar arasındaki Ölmez Ailesi ile… yüksek karakterli, sağlıklı, zeki ve cesur Arî ırk adına, partilerinin kartalı altında gamalı haç olmasa Federal Alman Cumhuriyeti’nin simgesi ile aynı kartalın kanatları altında yer alan… gerçek, vahşi ve kanlı bir sunakta,  Zeppelin Tribünü toplanan Naziler’in ardılları… gönüllü unutkanlık altındaki Almanlar, Neo-Naziler ve devlet kurumlarıdır.

Kitabı okumadan önce, Zeus ile Zeus Altarı hakkında bilgilenmenizi sonra bir uçurum kenarında şezlonga uzanıp, yanına koyduğunuz kadehinizi, sırtınızı sağlama almanızı, yüzünüzü güneşe dönmenizi önerir,    sağlıkla ve kitapla kalmanızı dilerim.

18 Mart 2022 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Yapı Kredi Yayımları, 1. Baskı, Haziran 2021


5 Şubat 2022 Cumartesi

 


Sessizliğe Hayranlık, Abdulrazak Gurnah, 2 / CCV

Çeviri: Müge Günay

 

Farklı ‘kişilikleri’ arasında iç barışı sağlayamayan bir mülteci kalıcı bir sürgündür, sürekli kökünden sökülmüş bir kişidir. Marx ve Oyuncak Bebek, Maryam Madjidi”

-o-

Bu kitaba özel olarak, kurallarımı bozacağım ve sonda söyleyeceklerimi başa alacağım. Nedenine gelince 249 sayfalık romanı okumakta da toparlamakta da oldukça zorluk çektim. Bunun nedeni ağır ve ağdalı bir orijinal yazımdan, romanın içeriğinden kopmamak adına, bu dile ayak uydurmak zorunda kalan çeviriden ve/veya çevirmen de olabilir. Ancak her durumda, benim bir çevirmenden beklediğim: “Kahraman liderler ayrım gözetmeksizin muhayyileleri dolduruyordu.” yerine “Kahraman liderler ayrım gözetmeksizin hayalleri dolduruyordu.” veya “… süslüyordu.” tümcesidir. Olduğunca günümüz Türkçesi’nde bir çeviridir. Muhayyile, sözcüğü benim bile sözcük dağarcığımdan çıkmışken yeni nesil nereden bilsin? “ … Geleceğimizi tasavvur etmenin vakti geldiğinde bu istismara maruz kalanların…” yerine “geleceğimizi düşünmenin vakti geldiğinde bu sömürüyle karşılaşanların…” demek kitabı daha anlaşılır ve okunur kılmaz mı? dedikten sonra…

Sıra, bu kitabı “ okumayı tasavvur etmenin vakti geldiğine göre “kitabın konusuna, ruhuna ve yazarın vatandaşı kendisi kadar meşhur: Queen müzik gurubunun, Rock Tanrısı ilan edilmiş, Zanzibar doğumlu solisti, Freddie Mercury’nin(11) “Bohemian Rhapsody”’ plağını, koyun pikaba ve başlayın okumaya…

Kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla…

-0-

Okuyacağım kitaplar arasında Son Hediye romanı ile ilk defa yerini alan Abdulrazak Gurnah’ın; "Ödülü, kültürler ve kıtalar arasındaki ‘Batı Afrika ile Doğu Hindistan arasındaki’ körfezde sömürgeciliğin etkilerine ve mültecilerin kaderine nüfuz etmesinden dolayı alan yazar…  Romanlarında basmakalıp betimlemelerden uzak durarak okura, dünyanın diğer yerlerindeki pek çok kişinin aşina olmadığı, çok kültürlü Doğu Afrika’yı açıyor” gerekçesiyle 2021 Nobel Edebiyat Ödülünü alınca, hemen kitabına sarıldım. Sarıldım ama Son Hediye romanının Sessizliğe Hayranlık romanından sonra okunması gerektiğini öğrenince, bu romanını aldım, okuyarak kendisiyle tanıştım.  Tanıştım ama Abdulrazak Gurnah, ne yazık ki hem benim tanışmamdan hem de Nobel’i aldıktan kısa bir süre sonra vefat etti.

 

1948’de Zanzibar’da(1) doğan, romanlarına konu olan sömürgeciliği ve post kolonyal dönemin hemen tamamını, ülkesi Zanzibar’da yaşayan yazar, 1964’teki ayaklanma sırasında Tanganika ile birleşip Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti’nin özerk bir bölgesi olan ülkesindeki acımasız hesaplaşma, kanlı ve yüz kızartıcı paylaşım savaşlarına tanık olur. 1968’e kadar ülkesinde kalan Gurnah o sene İngiltere’ye yerleşir.

 

Zanzibar’ı ve Doğu Afrika’yı odağında devamlı tutan, İngiltere’de kolonyal dönem konusunda uzmanlaşan; başta Doğu Afrika olmak üzere, Karayip ve Hindistan edebiyatının sömürgecilikten nasıl etkilendiğini araştıran Gurnah; yeni bir ülkeye, değişik bir dile alışma, kök salma çabalarını, günümüzde göçün evrensel ikilemini… Kronolojik ve doğrusal bir öykü sunmayı reddederek, sömürgeciliğin egemen olduğu toplum ve bireylerdeki yansımaları, aidiyet bunalımını, akademik kalıplar içinde, gelenek, görenek, mitler ve kutsalın satırlarında inceleyip, anlatırken… sınıf çatışmalarının neden/sonuç ilişkilerinden, kendi deyimi ile klişe ve genellemelerin körlüğünden uzak duruyor, kaçınıyor, safını sisler gerisinde egemenden yana koyuyor ve ne yazık ki, elden kayıp gidiyor. Zenzibar’ın kültürel, ekonomik varsıllığının sömürülüşünü, koşutunda halkın yabancılaşmasını, sonrasında yıkımını, umut ve çaresizlik yüklü göçü, aynı siyasi ortamdan beslenen, yakın coğrafyadan yazar, Amin Maalouf’un da yaptığı gibi kolonyalistleri ve egemen sınıfı karşısına almadan; Onlar yaptı, biz yararlandık. Ama şunları da yapmasalardı iyi olacaktı. Bu arada biz de aşırıya kaçtık.” diyerek bütün politikacıların yaptığı gibi eveleyip, geveleyip “Artık sessiz kalmayan insanların nankörce eleştirilerinden usanıp, bu azılı sürüyü kendi yıkımlarıyla baş başa bırakan kolonyalistler gittiler.” S.58 gibi birkaç kere okunması gerekli tümceler, örneklemeler, göndermeler kurarak, mizah ve ironi katarak anlatıyor.  

-0-

Bu kitapta da Gurnah, kendisi gibi göçmen, yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan ve göçtüğü yere yeterince uyamayan insanların, yeni yerleştikleri toplumla ilişkisini ve anayurtlarına yabancılaşmalarını işlemektedir. 1996’da yayınlanan, Sessizliğe Hayranlık adlı bu romanında anlatıcının adını öğrenemiyoruz. Kimliksiz, özgüveni zayıf, kendinden nefret eden,  hayatı üzerinde hiçbir hükmü olmayan, boynu bükük bir simge olan anlatıcı, geride bıraktığı akrabaları ve sosyal çevresi için kaybedilmiş, yabancılaşmış, yabancılaştırılmış, birisidir… Öyle ki, Büyük Britanya’da yaşayıp herkesin kendisine ait bir aile doktoru olmasını akrabalarına alaycı bir dille şöyle anlatıyor: “Bunları daha az şanslı olan akrabalarım öğrensin diye anlatıyorum. Aile onuru adına zırvalayanlar için. Bu insanlara kişinin kendine ait bir doktorunun olması olanaksız bir hayal gibi gelebilir. Başka insanların kırık tarihlerinden toplanan ganimetlere bakarsanız, kendi doktorunuza sahip olmak gibi küçük bir konforu çok görmezsiniz.” S.16-17 Ama bunu öyle alaycı bir dille anlatıyor ki; sömürgeciliği övüyor mu, dövüyor mu, cam küreye bakmak zorunda kalıyorsunuz. Elindeki sopayla “miş gibi” vuruyor, ses çıkmıyor. Başka bir örnek: “John Smith’i seven, kabilesinin savaş planlarını İngilizlere ifşa eden, Rebecca olarak vaftiz edilen Pocahontas,(2)  Büyük Britanya’da soylu bir acibe gibi ağırlandı… ‘anıtı dikili’ Kent’te Gravesend’de… rutubetli, bataksı, lağım ‘gibi bir coğrafyada’ öldü. Gelgelelim bundan yakındığını aktaran olmamıştır.” S.19

 

Anlatıcının özgüven eksikliğini: bir Britanyalı doktorun kendisine – “ Afro-Karayiplilerin kalpleri çürük olur.” demesi üzerine; “ Afro-Karayipli olmadığımı Hint Okyanusu çocuğu, Müslüman, Sünni ve Vahabi olduğumu…” da söylemeden ‘doktorun’ cehaletiyle içinden alay ederek… neyse ki, AIDS’ten bahsetmedi. ‘Halbuki’  maymunlarla ilişki kurmaktan kendimizi alamadığımız için bizim orası hastalığın ana merkezidir. Söylesem yeniden bir sürü test isteyeceği için buna katlanamazdım. Zaten biz Afro-Karayipleri değil, zencileri, Habeşleri, Abidleri,(3) bongo-bongoları, siyahım ve gurur duyuyorumcuları, açlık, zorbalık, hastalık şehvet ve tarih kurbanlarını kastetti.” tümcelerinde, arkadan dolanarak,  alaycı bir dille saklayan… ve bunu, Batı’nın satirik öngörü olarak alkışladığı dil, Gurnah’ın dilidir.  Kitapta, Anlatıcı, sanki kendisiyle Büyük Britanya arasında bir anlaşma varmış gibi Britanyalı olmaya çabalamasını hisseder, nereden geldiğini unuttuğunu düşünürsünüz sonra da sessizliğin içinden bir yerden çıkar gelir, geldiğinde de artık bunun pek bir önemi yoktur.

-0-

1964 isyanından sonra sahte bir Kenya pasaportu ile Büyük Britanya’ya kaçan Anlatıcı, bir yıl gizlice bir yurt odasında kalır. Daha sonra öğretmen olmak üzere eğitimine devam eder ve tam bir kaçak göçmen yaşamı sürer ve terk edilmişliğin habisliği altında ezilirken hayatına Emma girer. Ancak Emma’nın hamile olmasıyla, sevgilisini alıp götüren, aklına Emma’nın annesini getiren ve hayatımı tehdit eden bir yabancı gibi kızı Amelia, Anlatıcının hayatını alt üst eder.

 

Anlatıcının bilinçli unutkanlığı, beraber yaşadığı ve kızları Amelia doğduktan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının algısında ailesi ve ülkesi için de geçerlidir. Nitekim onlarla ilgili anlattıkları ve uydurdukları; hayat arkadaşı Emma’ya ailesinin daha az dar görüşlü olduğunu göstermek, ülkesindeki hayatlarını soylu ve derli topluymuş gibi sunmak için olsa da çoğunlukla Emma’nın Anlatıcının ailesine karşı gösterdiği olumlu veya olumsuz ilginin altında kalmamak içindir ve giderek kendi de bunların doğru olduğuna inanmaya başlar. Anlatıcı, kişiliği ve anlattıklarıyla Akdeniz’in güneyi, Atlantik’in doğusunda kalan bütün dünyayı temsil ettiğinden derli toplu ilişkileri ve trajik hataları anlatan hikâyeler uydurur ve tarihi yeniden yazmaya ve giderek daha kolay uydurmaya başlar. Ancak, Emma’nın ilgisi giderek ve tamamen azalır ve dışa dönük ilgisini hissettirmeye başlar. Artık, kendisini küçümseye başladığından kuşkulandığı bir kadınla aynı yatakta kendisini yiyip bitirerek vakit geçirmektedir.

-0-

Anlatıcının, Zanzibar’daki ailesi köylüdür. Dedesi çocuklarının okula gitme isteklerini, “-size tarlada ihtiyacım var.” diyecek kadar yoksul ve kızlarına da “- okula erkeklerle pis işler karıştırmak için mi gitmek istiyorsunuz?” diyecek kadar tutucudur. Buna rağmen okumaya şehre gelen Anlatıcının babası, baba bir kardeşiyle yaşayan, annemle evlenir. Dindar bir alçakgönüllülüğün, incelikli göstergesi altında, özellikle sömürgecilere karşı ve ardılı dönemde zenginleşen Anlatıcının dayısının mali desteği üzerlerindedir. Öğretmen babası okuldan eve gide gele giderek yabancılaşır. Bu koşullar altında bir de halasının evlerine gelip dilenme ziyaretlerini öğrendiğinde; anneme acınası bir dille bir dilencinin abisine nasıl dokunabildiğini sorabilen babası, acı bir öfkeyle dünyadan ve aileden kopar. Özgüvenden uzak mahcup babasının artan ıstırabı ve yalnızlığı annesinin de babasına olan sevgisini zaten azaltmıştır, hatta bitirmiştir.  

 

Öte yandan, ayaklanma sürecinde dışarıda uygun adım yürüyen bir avuç gürültücünün dış güçleri defedeceklerini düşünmeleri yerine olanların ardında ne yattığını görmek gerektiğini söyleyecek kadar bilinçli olan babası, Gana, Nijerya, Somali, Kongo, Senegal, Mali, Tanganika, Uganda gibi yerlerdeki ayaklanmaları bilecek kadar siyasi olgunluğa sahiptir. Buradaki devrimci liderler Kwame Nkrumah(4), Ahmed Sekou Toure(5), Patrice Lumumba(6),Jomo Kenyatta(7) gibi kahraman liderler, ülkede hayalleri doldurmaktadır.

 

200 yüz yıl önce Ummanlıların kendilerini lort ilan ettiği Zanzibar’da işlerini yürütmeleri için Hintli bankerler getirilmiş,(1) lortlar, mülklerini geri istediklerinde, kreditörlerin avukatları her şeye el koymuş durumdayken, İngilizler de kanunlara uyulmasını teminata almak için buraya gelmiştir. Sömürgeciler, ülkeyi terk edene kadar Araplar, Afrikalılar, Hintliler, Komorlar birlikte yaşamaktadır.  Geleceklerini tasarlamanın herkesin çıkarına olacak bir uzlaşma ile sağlanabileceğine inanıp aralarında çeşitli uzlaşı metinleri hazırlarlar. Yeni bayrak ve ulusal marş da yaratılacaktır ama bu ikisi de mucizevi bir şekilde Londra’da bir ofisten gelir daha bayrağa alışmadan, ulusal marşı ezberlemeden isyan çıkar. Etnik ve siyasi hesaplaşmalar başlar. Yeni hükümet kendini sosyalist safta konumlandırmış, ülkeden sürülen ve kaçanların yerine yerleştirilen, birkaç yüz teknisyenin ve teknokratın yoldaşça yardımını kabul etmiştir. D. Alman ve Kübalılar güvenlik güçlerini, Çinliler hastaneleri devralmış, Çekler ve D. Almanlar ortaokullarda öğretmenlik yapmakta, ama hiç biri yerel, Svahili(8) dilini, Arapça, Guceratça(9) hatta İngilizce, bile bilmemektedir.

-0-

Anlatıcı için ülkeyi yasadışı yollardan terk edenlerin affedildiği ve geri dönmelerinde bir sakınca olmadığı günler gelmiştir. Emma ve 17 yaşındaki kızı Amelia’yı geride bırakarak küçük adasına döner. Bir gurbetçi olarak kaldığı ülkede yaşadığı değişim, başkalaşım ile bir gurbetçi olarak geldiği ülkenin yaşadığı değişimi ve başkalaşımın farkına varır.

Annesinin, daha sonra evlendiği, kendisine daima uzak duran, kız kardeşi ve erkek kardeşi doğduktan sonra tavırları çocuklaşan, zengin ve başarılı işadamı, babasının kuzeni, Haşim’i tanımakta, ortak yaşamlarını anımsamaktadır. Babasının evi terk etmesinden sonra dedesi, yakınları ne diyorsa olur demekten başka seçeneği olmayan annesini, Haşim’e verip başlık parası yerine borcunu sildirir. Haşim, Vahabi olmakla beraber Allah’ın süsüz kelamını seven Ehl-i Sünnet takipçisi muvahidlerindendir, yani Tanrı’nın birliğine inanır, ancak fanatik değildir. İyi bir insandır. Nitekim zamanında, Anlatıcının Britanya’ya gitmesini sağlayan da odur. Dönem, devrim sonrasının acımasızlığını… her zulmün, her sahipsizliğin üzerine laflayabilir geveze bir çağın pervasız vurdumduymazlığını… işlerin daha düzenliymiş gibi görünen bir şekilde yürütüldüğüne ilişkin yanılsamaları, yansıtan bir dönemdir. Zamanında yaşadığı ve geri dönmeyi tasarladığı bu harap şehrin yıkıntıları arasında dolaşırken, kendini, hayatının sığınmacısı gibi hissetmek Anlatıcıyı üzmüş ve vaktiyle bildiği şeylerin, zihninde yıllarca başka türlü yaşadığı yerlerin bu dönüşümü, ona, geçmişinden kovulmak gibi gelir. Onu üzen yalnızca kirlenmiş sahiller değildir. Annesinin, “ onu bunca sene unutabildiğime göre onun da beni unutmayı öğrenmesi gerekir.” dediği andaki güçsüzlüğüdür. Ülkesinde geride bıraktıklarının asla anlamayacakları, onlardan tamamen farklı ‘sessiz’ bir insan olarak kendine artık ülkesinde yer olmadığını düşündüğü anda yeniden İngiltere yolu gözükür. Artık evi olmayan bu yerden, evi olamayan bir yere dönmek istemektedir.

Döndüğünde tamamen kimliksiz ve aidiyet duygusu olmayan birine dönüşür. Irkçı sömürgeci ile liberal sömürgeci arasındaki fark: liberalin anavatana dönerken renkli sevgilisini bir fazlalık olarak görerek terk etmesi kadar simgesel bir şekilde Emma, çoktan kararını vermiştir ve sessizce çekip gider. Arkasından Amelia da babasını bırakır. Hissettiği düş kırıklığına uğramış bir aşktır. Yaşamı boyunca seçtiği yol, “iki adada bir okyanusta kalmış” korkularından kaynaklı eylem sessizliğidir.



05 Şubat 2022 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

İletişim Yayınları, 4. Baskı 2021

DİP NOTLAR:

1)    Zanzibar, Şiraz'dan gelen İranlı göçmenler tarafından kurulmuştur. Adı "zencilerin sahili" anlamındaki Farsça "zangi bar"dan gelir. 1503 - 1698 yılları arasında Portekiz hâkimiyetinde kalan ada, 1698 yılında Umman Sultanlığı denetimine geçmiştir.

 

1840 yılında, Umman Sultanı Seyid Said bin Sultan El-Busaid sultanlığının başkentini Umman'daki Maskat'tan, adadaki Stone Town şehrine taşımıştır. Ada sultanlığı, 1890 - 1963 yılları arasında Birleşik Krallık tarafından atanan vezirler ve valiler tarafından yönetilerek yarı sömürgeleşmiştir. İngiliz sömürge dönemi 1961 yılına kadar sürdü. 1961 yılında ise, Kenya'da olduğundan farklı olarak bölge daha barışçıl bir şekilde bağımsızlığını elde etti.

 

Zanzibar, 1963 yılında, üzerindeki Arap boyunduruğunu atarak Zengibar Devrimi'ne imza attı. 10 Aralık 1963 tarihinde bağımsızlık verilen ada, sultan yönetiminde anayasal krallık haline gelmiştir. Kısa süren bu dönemden sonra 12 Ocak 1964'te yönetim devrilmiş, 26 Nisan 1964 tarihinde Zanzibar ile Tanganika birleştirilerek, bugünkü Tanzanya adını aldı. Zanzibar ise özerk bölge olarak bir parçası olduğu Tanzanya'ya bağlandı. Tek partili sosyalist rejim kuruldu ve Doğu Bloğu güçleri olan Çin, Doğu Almanya ve SSCB tarafından desteklendi. Ancak bu süreç içinde rüşvet ve siyasi bozukluklar hızla artmaya başladı.

 

Sosyalist rejim süresince, köylülere yapılan baskılar nedeniyle tarımsal yeterlilik ve üretim düştü. Öyle ki, başta geçimlik çiftçilerle dolu olan ülke, bu yanlış siyaset yüzünden kıtlığa sürüklendi. 1970'lerin sonunda bu durum daha da kötüye gitti. Bu süreçten sonra Tanzanya, Çin'den yardım almaya başladı.

2)    Bir Kızılderili kabilesi olan Algonkinlerin Şefi Wahunsenacawh (Powhatan)'ın kızıdır. Asıl adı Matoaka'dır. Pocahontas ise 'şımartılmış' anlamına gelen bir lakaptır. 1612 yılında, Pocahontas 17 yaşındayken, köle ve işçi arayışı içinde olan İngilizler ‘in tuzağına düştü. https://tr.wikipedia.org/wiki/Pocahontas

3)    Âhiret saadetinin ibadetle kazanılacağına inanarak kendisini ibadete veren samimi dindarlar. TDV İslam Ansklopedisi

4)    Kwame Nkrumah, (asıl adı Francis Nwia Kofi Kwame Nkrumah[1]) (d. 21 Eylül 1909 – ö. 27 Nisan 1972), Ganalı siyasetçi. Nkrumah,  ülkesi Gana'nın kurucusu ve ilk devlet başkanı olarak bu makama gelmiştir. Nkrumah, Afrika'nın sömürgecilik karşıtı ve 20. yüzyılın en etkili Pan-Afrikacı liderlerinden biri olmuştur. https://tr.wikipedia.org/wiki/Kwame_Nkrumah

5)    Ahmed Sékou Touré (ya da Ahmed Seku Ture) (d. 9 Ocak 1922, Faranah, Gine - ö. 26 Mart 1984, Gineli siyasetçi. Touré,  kıtasında bulunan Gine'nin ilk devlet başkanı olarak 1958 ile 1984 yılları arasında devlet başkanlığı makamında bulunmuştur. Gana devlet başkanı Kwame Nkrumah'la birlikte Afrika'nın siyasi birliğine yönelik bir dış politika izledi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmed_S%C3%A9kou_Tour%C3%A9

6)    Patrice Émery Lumumba (doğum adı Élias Okit'Asombo) (d. 2 Temmuz 1925 - 17 Ocak 1961), Kongolu siyasetçi. Lumumba, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı olarak 1960 yılında başbakanlık makamına gelmiştir. 17 Ocak 1961’de arkadaşları Maurice Mpolo ve Joseph Okito ile beraber aynı gün kurşuna dizildi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Patrice_Lumumba

7)    Jomo Kenyatta (d. 20 Eylül 1889[1]- ö. 22 Ağustos 1978), Kenyalı siyasetçi. Kenyatta, Kenya'nın 1963 ile 1964 yılları arasında ilk başbakanı, 1964 ile de 1978 yılları arasında ilk devlet başkanı olarak görev yapmıştır. https://tr.wikipedia.org/wiki/Jomo_Kenyatta

8)    Svahili veya asıl adıyla Kiswahili, Doğu Afrika'da kullanılan bir dildir. Tanzanya, Kenya, Uganda ve Afrika Birliği'nde resmî dil olan Svahili, günümüzde yaklaşık 80 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. https://tr.wikipedia.org/wiki/Svahili

9)    Gucaratça, Gujarātī; Gucaratça, Hindistan'ın Gucerat bölgesinde ağırlıklı olarak Gucaratlar tarafından konuşulan bir Hint-Aryan dilidir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Gucerat%C3%A7a

 

Gucerat, Hindistan'ı oluşturan eyaletlerden biridir. Güneyde ve batıda Umman Denizi, kuzeybatıda Pakistan, kuzeyde Racastan, doğuda Madhya Pradesh, güneydoğuda da Maharashtra eyaletleriyle çevrilidir. Yönetim merkezi, en büyük kenti ve eski merkezi Ahmedabad yakınlarındaki Gandhinagar'dır. 

10) Seyyid Ali bin Hamud Al-Busaid (7 Haziran 1884 - 20 Aralık 1918; 1902'den 1911'e kadar sekizinci Zanzibar Sultanıydı. 

11) Queen müzik gurubunun, Rock Tanrısı ilan edilmiş, Zanzibar doğumlu solisti, Freddie Mercury’nin, Parsi kökenli olduğunu gizlemiş, soy kütüğünden nadiren bahsetmiştir. Çoğu kaynakta Hint kökenli olduğu söylense de İran’a Müslümanlık geldiğinde Hindistan’a göç eden Zerdüştlerin soyundan gelmektedir. Pek çok arkadaşı, ‘Mercury'nin etnik kökeninden utandığını, uzun yıllar Hint göçmenlere karşı şiddet ve ırkçı isyan hareketlerine sahne olmuş bir ülkede ırkçı bir tepkiden korktuğunu…’ açıklamıştır. https://tr.wikipedia.org/wiki/Freddie_Mercury 


12 Ocak 2022 Çarşamba

 

Menzil, Bir tarikatın iki yüzü, Saygı Öztürk,

1134 - 20 / CCIV

 

“Kolombiya oligarşisinin, en tipik, sıfatlara sahip temsilcisi, Don Justiniano ana bağışçıydı… Etrafı korumalarla çevrili bu adamda karanlık ve vahşi bir şeyler vardı…

ve her ziyareti… kilisenin ikinci katında peder Juan Pablo Almadia ile Machado’nun özenle gizlediği bavullarca para demekti.

Peder Almadia’nın hizmetinde çalışan üç kardeş Lilia… tek kişiymiş gibilerdi.

Kendilerini artık kokularından tanıyan ve koca bir sırayı sadece onlara vermeyi yeğleyen müminlerin ortasında bir adaydılar…

Ama bu bir imtiyaz mıydı, yoksa yalnızlığa mı mahkûm edilmişlerdi? Bilinmez…

Kocalarımızı köyde aynı gün öldürdüler. Cinayetleri kimin işlediği bilinmiyordu…

Geriye sadece biz kadınlar kaldık, çünkü çocukları da götürdüler.

Neyse ki Tanrı’nın sonsuz merhameti sayesinde Peder Almida’ya rastladık.”

 

Öğle Yemeği, Evelio Rosero, Can Yayınları, Mayıs 2016, 1. Basım

 

-o-

Türkiye’nin gündeminde, 1950 yılından başlayarak uyandırılan ve uyanan hücreleriyle ne yazık ki, ağırlıklı olarak yer almaya başlayan… kitabın kapağını eğriltirsek, “ikiyüzlü” tarikatlardan biri olan Menzil Tarikatının,- Gerçek yüzü de ikiyüzlüdür… diyerek geçelim kitabın arkasındaki fona, bakalım neler var orada…

-0-

Bilindiği gibi tarikat[1], Arapça’da gidilen yol anlamındadır. Bu konudaki anlamı ise Tanrı’yı bulmak için gidilen yoldur. Ve bu yolların toplamı, her insanın aldığı nefes kadardır. Bu nedenle her dilde ve her dinde binlerce tarikat vardır. Tarikat sözcüğünün açıklanması kapsamında, bütün bu din ve inançlarda ruh, doğanın ve bedenin içinde tutuklu ve eziyet içindedir. Bunun içindir ki ruh, yaratıldığı Tanrısal evreni arzular ve ancak orada mutluluğa ulaşır ki, gittiği yol, tarikatın, tarikatının döşediği yoldur.

 

Tarikat kavram ve kapsamının,   bir diğer Arapça gidilen yol anlamına gelen, mezheplerle benzerliği yoktur. Olmadığı gibi her ikisinin de oluşumu kökenlerindeki nedenlerde saklıdır. İslam’da mezhepler Kur’an’ın dünya işlerini düzenleyen 28. suresine dayanır. Tarikatların tanımı ise yukarıda açıklandığı gibidir. İslam dünyasında 11. Yüzyıl sonlarına kadar insanın yaratıcısı olduğuna inananların Tanrı’ya bağlılığını sömürme sanatında, başat uygulayıcıları olan tarikatlara, rastlanmaz. Bunun nedeni de İslamiyet’in henüz mezhepleşme ve kurumsallaşma sürecinin tamamlanmamasıdır.

 

Bu süreç içinde, Muhammed’in ölümünden sonra Arap yayılmacılığı sonucunda, İslamiyet’in karşılaştığı diğer kültürler, inanç ve dinsel kurumların etkisiyle, ortaya çıkan ikircikli sorulara karşı, İslam düşünürlerinin Kur’an’ın içeriğini tartışmaya açmalarıyla… Kur’an’ın sözleri (Kelâm) ile din ve dünya işleriyle ilgili  kuralların tümünü kapsayan (Fıkıh) kurumlarının yanına, felsefe ve tasavvuf da yerleşir. Tanrı’nın bir zerresi olarak kabul edilen her insanın Tanrı’ya erişerek bütünleşebilmesindeki temel görüş olarak, ortaya çıkan, tasavvuf, İranlı Şihabeddin[2] Sühreverdî’ye göre:

 

Başlangıcı bilim, ortalarda eylem, sonunda tanrısal ödüllendirmedir.

 

Tasavvuf ’un bilimler arası sınıflamada, nasıl yer alması, konusunda iki yol vardır.

 

·         Birincisi, bilim adamlarının elinde, bilim yoluyla, delil ve belgeleri, akıl ve mantıkla inceleyip sonuca erişmektir.

·         İkincisi, sofinin yoluyla, insanın kalbini belirli tek bir şey, imanı dışında temizlemesiyle, duygusal sezgileriyle, olgunluğa, tarike, ulaşmasıdır ki, tasavvufta tarik, ikinci yoldur.

 

VI. yüzyıldan sonra tasavvuf kendini tekrar ve yorumlamaktan ibarettir. Bu andan itibaren de tarikatçılık kendini göstermeye başlar. Soru ve sorun da, yani zurnanın zırt dediği yer de burada başlar. Bilindiği ve anlatıldığı gibi;

 

Tarikat bir şeyh=mürşid idaresinde ona sorgusuz sualsiz, kayıtsız ve şartsız teslim olan insanlardan oluşur ki; yüzlerce insanı barındıran bu oluşumları besleyen vakıflar, bağış verenler, kamunun destek ve yardımlarını tarikatlara ileten gücler, kimlerdir ve amaçları nedir? Bir emmebasma tulumba gibi çalışan tarikatlardaki kaynaklar, nerelerde, nasıl, ne için,  kullanılmaktadır? Tarikatın, oluşmasına, yaşamasına katkı sağlayanlara karşı ne gibi hizmetler verilmekte ve/veya hizmetler istenmektedir? Bu hizmetlere, aynî, nakdî ve/veya ruhî olsun, ne şekilde değer biçilmekte, karşılığı ne şekilde alınmaktadır? Aynanın sırının sırrında kim veya kimler var?

 

Bunlar gibi bir sürü soru türetilebilir. Aslında, anılan yüzyıldan sonra, İslam dünyasında ve özellikle Anadolu’daki tarikatlara bakıldığında; gelir kaynaklarını alabildiğine sömüren, yani halkın sırtından geçinmenin yolunu bulan bu tarikatlardan, Ahilik dışında, aslına uygun, saf ve temiz olanına da rastlanmayacaktır.[3]

 

Ülkemizde sayıları beş yüzlere yaklaşmış olan bu tarikatlardan en önemlileri ve iz bırakanları:

 

§  Bağdatlı Abdülkadir Geylani’nin kurduğu Kadiriyye,

§  Ahmet Yasevi’nin kurduğu ilk sünnî tarikat Yeseviyye,

§  Ahmet Rifaî tarafından kurulan Rıfaiyye tarikatları ile

§  Celaleddin Rumî’nin oğlu Sultan Veled’in kurduğu Mevlevilik,

§  Hacı Bektaş Veli tarafından kurulan Alevî tarikatı Bektaşilik,

§  kurucusu Lâhırcanlı Abdullah Siracaddin olan, Halvettiye tarikatı,

§  Ankaralı Hacı Bayram Veli’nin kurduğu Bayramiyye tarikatı  

 

§  ve bunların dışında ahlakla sanatı ve işgücünü ahenkli bir şekilde birleştiren, kutsal duygu sömürüsü dışında bir tarikat olarak kabul edilen Ahiliktir.[4] [5]

 

§  Ayrıca, bir üst sıralamada olması gereken, bu kitabın konusu olan tarikatın kökenini oluşturan, taassuba varan sünnî yapısıyla, Buharalı Mehmed Banaeddîn Nakşibendî’nin kurduğu… Türkiye’de en etkin, zikri gizli, müritleri Kûr’an okumak, yalnız ve toplu ibadetle yükümlü olan ve mutaassıp dindarların rağbet ettiği Nakşibendiyye, [6] tarikatı.

 

Menzil, bu tarikatın Halidiye kolunun uzantılarından biridir. Menzil tarikatının görüşleri kapsamında; Takva yolunda imam olan bir arifi sevmek ve desteklemek müridin imanının bir parçasıdır. Mürit ulaştığı bütün ilahi ilim, feyiz ve nurun kendisine mürşidinden geldiğini, bunun için Cenab-ı Hakk’ın onu vesile ettiğini bilmeli ve kalbini ona çevirmelidir. Tarikatı tenkit veya bazı kabul ve uygulamaları reddeden kimseye münkir denir. Allahü Teâla, yeri, karayı, denizi havayı hayvanları dostu olan mürşidin emrine verir! O da bunları kul ile Allah arasında dilediği ve istediği zaman kullanır! S.212

 

-0-

Yukarıdaki açıklamaların koşutunda; “Şeyh”, tarikat kurucusuna, bir tarikatta en yüksek aşamaya ulaşmış olan kimseye, tarikat büyüklerine ya da tarikat kollarından birinin başında bulunan kimseye verilen ad olarak tanımlanır. Ancak, ben açıklamalarımda, kitapta bu sözcük ile anılanlara bir sıfat vermeden, bey olarak tanımlayarak, kitaptaki:  

-Menzil'in diğer tarikatlardan farkı ne? -Yapılanması nasıldır? -Neden ikiye bölünmüş durumdalar? -İkiye ayrılmalarının altında yatan nedir?... gibi sorulara kitaptan, kitaptan anladığım ve kitapta çözebildiğim kadarıyla  yukarıdaki açıklamaların ışığında yanıt vermeye çalışayım;

·         Menzil Tarikatının ölen Muhammed Raşit Erol’un büyük oğlu Feyzeddin Erol, önce Ankara Pursaklar’da, sonra da Eskişehir, Sivrihisar’a bağlı Buhara Köyünde tarikatın bir kolunu, Buhara Cemaatini oluştururken…

·         amcası Abdülbaki Erol’un ise büyük oğlu Saki Erol’u ardılı ilan ederek Adıyaman, Kahta ilçesine bağlı Menzil Köyünde tarikatın eski yerleşkesinde Semerkand Cemaati olarak kalır.

Her iki cemaatin başındaki beyler, beyler her ne kadar görüş farkından dese de tarikat, post yüzünden, bize göre biçimsel olarak ikiye bölünür.  

Kitap okunduğunda, Menzil tarikatının da özellikle içinde bulunduğumuz koşullar içinde, diğerlerinden bir farkının olmadığını, ancak İbn Haldun’un dediği gibi [7]“kabiledeki aileleri ve kendi akrabalarını savunma, yardımlaşma ve dayanışma gayreti içindeki asabiyetlerden, kabile hamiyeti ve akrabalık gayretinde, en güçlüsünün diğerlerine üstünlük kurma güdüsündeki…” Semerkand Cemaati “… Görüşlerinde uyuşmazlık ve çekişmelere yol açan davranışları ile… “  Buhara Cemaatini ana yerleşkeden dışlamış ve tarikat ikiye bölünmüştür. Ve anladığımız kadarı ile ayrılık öncesi tarikatın başında bulunanlar “… yol göstererek kendisine uyulan bir riyaset anlayışı ile değil de tagallüp ve tahakkümle mülkün başında bulunan melik gibi davranmak istediklerinden…” [8]  bu paylaşım savaşında biri diğerini mekânından kovmuş veya diğeri mekândan ayrılmıştır.

Bize göre bu ayrılığın temelinde; (Kapitalizmin dini ve imanı olmasa da) “… verilen nimetler konusunda denenmek üzere kimini, kiminin üzerinden üstün kılan… Sömürünün doğal karşılandığı… “ [9] bir tarikat düzeni kurulmuş… “ hesapsız rızk verilmiş” zenginleri, daha da zengin eden, müritleriyle tarikatın, “…köleliği daha da meşru gören yapısıyla”[10] ekonomik gücü artmış… Egemen güclerin emmebasma tulumbası gibi çalışmaya başlamış… para ve düşün kaynaklarını siyasete ve ticarete aktararak ekonomik güç merkezleri haline gelip, yönetim, yürütme ve adalet erklerini etkileyebilecek donanıma kavuşunca, paylaşım kavgası da büyümüş ve üretim ilişkileriyle birbirlerinden farklı yerlerde konumlanan asabiyetler, birbirlerini mülkleri üzerinde tehdit olarak görünce, asabiyetlerde kaçınılmaz ayrılık baş göstermiştir.

Nitekim, “Babasının ölümünden sonra, cenazesini Menzil’e götüren ve bir süre amcasının yanında bulunan, artık cemaatin babasının yolunda olmadığını vizyon değiştirdiğini, vakıf kurarak, medyaya girdiklerini, AVM açtıklarını, söyleyerek, ‘Benim farkım tasavvuftur, kalple ilgilenirim, onlarınki cemaattir, parayla ilgilenirler’.”  s.47… diyerek, Menzil’in ana yerleşkesinden ayrılan Buhara Cemaatinin başındaki Feyzeddin Erol:

·         “Savcının da, kaymakamın da, emniyet mensuplarının da müridi olduğu ana yerleşkesi Durak (Menzil) köyüne ilk geldiklerinde… Turanlı Ailesinin 7.000 dönüm arazisini alan müritlerin, köyde olup bitenin sızdırılmamasını ve bütünlüğü sağlamak için, Çelik Ailesine ait 1.500 dönümlük arazisini satın alamayınca her türlü yasadışı baskıya başlayıp içme sularını bile kestiklerini… tasavvufa inanan biri olarak neden o zaman bu davranışlara karşı çıkmadığını…?” s.131-132

·         “Eskişehir, Sivrihisar İlçesine 20 km. uzakta, Çevre köylerdeki Cumhuriyet çocuklarının,  Merhum Yavuz Gülerce’nin doğduğu topraklarda, devlet adına yaptırdığı ‘Ertuğrul Yavuz Gülerce İlköğretim Okulu’ yerine… Buhara/Menzil tarikatına bağlı ‘Buhara Eğitim Kurumları’na’ gitmeye, kamuyu da  kullanarak, neden zorladıklarını…?” s.161 “Mevcut okulun hiçbir sorunu yokken, ailelerin Buhara’ya gelen bu yabancıları insanları tanımadıkları ve çocuklarının bu ortamdan etkilenmemelerini istemelerine… çocukların da Buhara Eğitim Kurumlarına gitmek istememelerine rağmen, kamu görevlilerinin evlere gelerek, aileleri neden güdümlemek istediklerini…?” 166

·         “Şubat 2007’de Eskişehir 1. Hava Kuvvetleri Komutanı Bilgin Balabanlı’nın Buhara köyünü, -eski adıyla Bilvanis Çiftliğini- bombalatacağını, yazan sahte belgeleri, neden yalanlamadığını, bu nedenle, Balyoz Davasına dâhil edilen Balabanlı’nın Hava Kuvvetleri Komutanı olmasının engellenmesine neden karşı çıkmadığını, neden davaya müdahil olmadığını…?”s.63

·         “Biz 12 Eylül döneminde, evine kapıyı çalıp girecek kadar, en büyük yardımı MDP Başkanı emekli orgeneral Turgut Sunalp’ten gören… askerlerin etrafına kol kanat gerdiği babasına, bir saatte rapor alıp GATA’ya sevk ettiren, daha sonra da sağlığını gerekçe göstererek onu, Ankara’ya yerleştirmiş ve kendi de yerleşmiş, Feyzeddin Erol’un bu ilişkilerin neden, nasıl ve ne için kurulduğunu…?” s. 34

·         Parayla ilgilenmeyen, Buhara’nın Bilvanis Çiftliği merkez olmak üzere yüzlerce metrekare arazisinin, tarikata gelir getiren üç, beş şirketle nasıl alınabildiğini, helikopter pistine varıncaya kadar, var olan donanım gereğinin neden, nereden kaynaklandığını…?

Açıklamıyor veya açıklayamıyor. Ancak ses alıcıyı kaparsan söylerim! …diyerek yazılanları kapalı olarak onaylıyor.

Öte yandan; “Holding de açarım, televizyon da kurarım. Vatandaş olarak haklarımı kullanırım.” S.151 “Alamanya’da insanları gördüm. Haklara çok dikkat ediyorlar. Adamlar resmen bizim dinimizi yaşıyorlar!” S. 152 diyen, Semerkand Cemaatinin başındaki Saki Erol:

·         “Semerkand/Menzil’de yetişip de köylere imam olarak atananlar köyde değil Menzil’de neden kaldıklarını, sadece cumaları köye gittikleri gibi yaşamın olmadığı köylere atanan imamların oralarda oturuyor gibi nasıl maaş aldıklarını…?” s. 96

·         “Bir yandan, Mekke’de Harem denilen kutsal toprağa girer gibi ihrama giren müritleriyle Kâbe gibi kutsallaştırılan Semerkand dergâhında müritlerin paslı tenekelerdeki suyla abdest veya boy abdesti alırken,”. 88

·         “Afrika ve Ortadoğu’dan gelenler dâhil, hafta sonu gelenlerle sayısı 15.000’den aşağıya düşmeyen Sofi”ler ise cami altında, dergâhta, otobüslerde kalırken, bir lokma ekmek, bir hırka giymesi gereken tasavvuf ehli şeyhin misafirlerine neden papyonlu garsonlar hizmet edip, özel odalarda hizmet veriyor?”s.253

·         “ Alkol ve madde bağımlılarını kurtarıyor söylentisiyle kamu kurumlarının da yardımı ve desteğini alan, sağlık sektöründe bu yolla başladığı yolculuğa sağlık hizmetleri veren şirketleriyle, sağladığı istihdam ile önemli kazanımlar sağlarken, her türlü kamu kuruluşundaki yapılanmaları ile yeni bir paralel yapı olarak da göze batarken,” s.205 

·         “Kamu görevine atanmasına aracı olunan kişilerin elinden neden tarihsiz istifa mektubu alındığını ve bağış koşulu konduğunu, göreve getirildiklerinde en az aynı görevdekilere göre iki kat maaşı nasıl aldıklarını…?” s.193 Açıklamıyor veya açıklayamıyor.

-0-

Sonuçta, bu kitabı okuyanlarınız da vardır, okumayanlarınız da… Ancak çoğunuzun, içeriğinde yer alanları gazetelerden okuduğunuza ve fikir sahibi olduğunuza da eminim. Buna dayanarak…

Kul ile Allah arasına döşenen hortumlardan birinden doğup, debisini ikiye ayıran,   anılan tarikat içindeki aynî, nakdî ve ruhî çeşitlemelerine sayfalarca örnek gösterebileceğimiz bu kitap; kuşkusuz ki, tarikatın ve tarikatların iki yüzünü, içyüzünü, ikiyüzlülüğünü, aynanın arkasındaki yüzünü, taşıdıkları tehdidi ve olası tehditleri anlatmaya çalışan, çok emek verilmiş, bir çalışmanın ürünü. Saygı Öztürk de adı gibi saygı duyulası bir kişi ve gazeteci.

Ancak, bu kitapta bazı satırlar bir iş adamının hayatının güzelleyen kitaplarda olduğu gibi ve bu beni tedirgin etti. Örneğin, kitabın 253. Sayfasındaki “ Büyüdükçe büyüyorlar” bölümünün tamamı ve içinde yer alan bazı sözcükler: “Sonuçta kimse aç ve açıkta değil.” “İnanmayacaksınız ama şu anda tamamlanmış 1.400 devre mülk yapılmış.”

En önemlisi de kitabın “ Peki operasyon olur mu? Bunu menzilcilerin tutumu ve zaman gösterecek…” diyen son satırı bile, tarikatlara karşı bir hoşgörü göstermiyor mu?

Tutumları daha nasıl olmalı ben bilemedim. Siz, bilebildiniz mi? Herhalde zaman gösterecek.

Ayrıca kitabın; her iki cemaat arasındaki farkları netleştirmediği, konumlandırmadığı, zaman dizine bile bağlı olmadığını, kitabın içeriğinin, sanki biri olmazsa diğerinin olmayabileceği veya ayrılığın biçimden ibaret olduğunu, tınılarını taşıdığını, geleceğe dönük amaç ve politikalarının sumen altında kaldığını söyleyerek;  bu içeriğin kitabın adındaki bir tarikatın iki yüzü savını karşılamadığını… ya da bazen sayfalarda ve satırlarda Buhara’da mıyım, Semerkand’da mı, bir uçan süpürgeye binmiş savrulduğumdan mı nedir bilemediğimden ortada bir tarikat mı, bir tarikatın iki yüzü mü var, sanırım beceriksizlikten çözemediğimi söylemeliyim.

Kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla…




11 Ocak 2022 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Doğan Kitap, 17. Baskı, Kasım 2019

 

 

 

 

 

 



[1] Tarih Ansiklopedisi, M. Çağatay Uluçay, s.450

[2] Sosyalist Kültür Ansiklopedisi, 8. Cilt, s.1048, May Yayınları, 1980

[3] Sosyalist Kültür Ansiklopedisi, 8. Cilt, s.1049, May Yayınları, 1980

[4] Sosyalist Kültür Ansiklopedisi, 8. Cilt, s.1053, May Yayınları, 1980

[5] Prof. Dr. Neşet Çağatay, Ahilik oluşumunu bir Türk Kurumu olarak görür ve tarikat olduğu görüşüne karşı çıkar. Bir Türk Kurumu olarak Ahilik, Ankara 1974 s.V. Tarikat kavramına girmeyen Ahilik oluşumu ile ilgili olarak Çağatay’ın bu görüşüne ben de katılıyorum.

[6] Sosyalist Kültür Ansiklopedisi, 8. Cilt, s.1053, May Yayınları, 1980

[7] Mukaddime, İbn Haldun, s.451 Dergâh Yayınları, II. Baskı, Mayıs 1988

[8] Mukaddime, İbn Haldun, s.452 Dergâh Yayınları, II. Baskı, Mayıs 1988

[9] İslamiyet’in Ekonomi Politiği, İslamiyet Gerçeği, IV Erdoğan Aydın, s.92, Literatür Yayınları, Mart 2017

[10] İslamiyet’in Ekonomi Politiği, İslamiyet Gerçeği, IV Erdoğan Aydın, s.89, Literatür Yayınları, Mart 2017