28 Şubat 2026 Cumartesi

 


SÉGU Toprak Surlar, Maryse Condé   

Çeviri: Şirin Erkan Leitao, Kapak Tasarımı: Didem Kestek

“Aşanti halkı gökten indi. Ay’ın karnından.

İktidarı kadınların devretmesini isteyen ay-kadından.

Kral Obiri Yéoba endişeliydi, beş yıldır evli kız kardeşi prenses Manou doğurmamıştı. Tahta kim geçecekti? Birgün ana kraliçe ona senin kısır olduğunu sanmıyorum, rahip öyle söylüyor, peşinden git ve ne diyorsa onu yap.

Dokuz ay sonra bir erkek çocuk doğdu. Rahipler ona Osei Tutu adını verdiler.

Çünkü Tutu, Manou’nun karnını dolduran bereket tanrısıydı. “

S. 272

Animizm’e göre Osei Tutu, annesi Manou’yu döllendiren Ay ve Bereket tanrısıydı.

Bu durum, Teslis, Kutsal Üçleme ya da Üçlü Birlik, her biri eşit yücelikte, özünde tek, ezeli ve ebedi olan üç benliğini konu edinen ve Hristiyan kiliselerinin çoğunluğu tarafından inanılan ana akım Hristiyan dininin merkezindeki inanç esasıdır. Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh üç farklı benlik, Ana Tanrı, Oğul Tanrı, Kutsal Ruh olarak aynı özü paylaşanlar olarak yorumlanabilir.

***

Bu kitabı sizlere tanıtmadan önce şunu söylemeliyim ki; “Bir önceki tanıtımıma konu olan Bu Dünya’nın Krallığı ile bu kitabın arasındaki ortak yaşam ilişkisinden, birinden diğerine atlayan kişi, gelişme ve sonuçlardan hiç mi, hiç haberim olmadığı gibi, sorumlusu da değilim. 😊

Ségu, Toprak Surlar’ı -kolonyalizm altında ezilerek kümeleşmiş- Afrika, Mezopotamya, Hint Okyanusu halklarının yazar ve edebiyatlarının kütüphanemdeki yeni bir örneği olarak aldım, ama sanki arayıp tarayıp da seçmiş gibi oldum. İyi ki almışım. Kitap bana yalnız Batı Afrika Edebiyatı hakkında değil, öyküsündeki aile destanı ile bölgenin tarihi  hakkında çok şey öğrenmemi de sağladı.”   

***

Y A Z A R :

11 Şubat 1934’de Guadeloupe, Karayipler’de doğan, 02 Nisan 2024’de Fransa’da ölen, Fransız uyruklu, edebiyat profesörü yazar Maryse Condé, zengin bir tüccar olan babasından dolayı “Siyah burjuvazinin embriyosunun bulunduğu bir ortamda büyüdüğünü…” söyler.

Çocukluğuna dair öykülerin birinden hatırladığı kadarıyla öğretmenin, ona “Antiller” hakkında bir sunum yapmasını istediğinde doğduğu Antiller’in gerçekleri hakkında hiçbir şey bilmediğini fark eder. Bunun sonucunda, ağabeyinin önerisi ile… Joseph Zobel’in 1930'larda Martinik'te geçen şeker kamışı tarlalarında yaşayan büyükannesinin öyküsünü anlatan otobiyografik romanı La Rue Cases-Nègres adlı eserini okur. Bu okuma, aile ziyaretlerine gittiğinde veya ebeveynlerinin arabasının penceresinden çevreye göz ucuyla baktığında görmesini gereken şeylerin farkına varmasını sağlar.

Daha sonraları Sorbonne'da ders veren ünlü Marksist tarihçi Jean Bruhat'ın çocuğu Françoise Bruhat ile arkadaş olduğunda; Sömürgecilik, kolonizasyon, kimlik, köken, mülksüzleştirme kelimelerinin anlamlarını ve ebeveynlerinin görmezden geldiği köleliğin nedenlerini ve kökenlerini öğrenir. Antiller’de neden Siyah insanlar olduğunu, onların nereden geldiklerini anlar.

Zamanını Guadeloupe ve Fransa anakarası arasında geçiren Maryse Condé, romanın öyküsünü; 18. yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde bulunan gelişmiş bir krallık olan Ségou'da yaşayan, Bambara soylusu Traoré ailesi üzerinden bölgede İslam'ın yayılmaya başlayan İslâmcılığın etkileri, Mağrip halklarının sergilediği ırkçılık ve Batı Afrika kıyılarında yaygınlaşan köle ticaretini üzerine kurar. Traoré ailesinin dört oğlu Tiékoro, Naba, Siga ve Malobali, bu kargaşanın içinde sürüklenirken… kaderlerini dinî etkiler, gelenek ve görenekler etkileyecek tasa ve trajedi, geçici mutluluk anlarına hep baskın gelecektir.

Maryse Condé, Bambara Ségu krallığının gerilemesini anlatan iki ciltlik tarihi romanı Ségu 1: Toprak Surlar ve Ségu 2: Parçalara Ayrılmış Dünya yayınlandığında, kendisinin de medya tanınırlığı artar. 2018'de Yeni Akademi Edebiyat Ödülü adıyla anılan -Alternatif Nobel Ödülü’nü- kazanır.  

Romanı Mali İmparatorluğunun yayıldığı Güney Afrika’nın Sahel coğrafi kuşağının kapsamında tutan yazar, kurgusunda kronolojik ve doğrusal bir öyküyü, gelenek, görenek, mitler ve kutsalın satırlarında inceleyip, anlatırken… sınıf çatışmalarının neden/sonuç ilişkilerinden, uzak durur, safını gizler, bu nedenlerle isyanı da tül perdeler gerisinde elden kayıp gider.  

***

Ö N  D E Y İ Ş :

Ségu, özetlenemeyecek kadar zengin ve çeşitli dünyayı birkaç kere dolaşacak kadar uçsuz bucaksız bir romandır. Batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Kızıldeniz'e kadar uzanan, birkaç yüz ila bin kilometre genişliğinde altı bin km uzunluğunda sınırsız bir gökyüzünün altında uzanan Sahel toprakları kadar geniştir. İçinden büyük bir nefes geçen ve onu canlandıran Afrika'nın ta kendisidir.

18. yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde, Bamako ve Timbuktu arasında yer alan Ségu: Batı Afrika'da, Güney Mali, Fildişi Sahili, Gine, Burkina Faso ve Senegal'de yaşayan, günümüzde de etnik kökene bakılmaksızın o bölgedeki nüfusun %80'inin Bambara adlı dilini konuşan  Mali'deki en büyük etnik konuşan Mali’deki’ in oluşturduğu bir Bambara krallığıdır.

Ségu'da doğanın bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden Kral(=Mansa) ve uyrukları animisttir. Öte yandan Nijer bölgesinde zihinleri baştan çıkaran ve onları fanatik biçimde kendi davalarına bağlayan yeni bir din İslâm dini yayılmaktadır.

Romanın kurgusunda; Etkinin tepkimesi gereği, kaçınılmaz çatışmada, Ségu’nun karanlık yüzünü yaşam alanı bilen ve belleyenler, Ségu’yu ihanet üzerine yeniden inşa ederlerken, din tüccarları ve dolandırıcılar da halkı kontrol altında tutmak için gereken kodları ile kurumlarını oluşturmaktadır. Ségu’nun yaşayacağı değişim sürecinde, bir Bambara soylusu ve Mansa’nın danışmanı Dousika Traoré'nin ile dört oğlu, eşi, eşleri ve egemenliğindeki diğer aile bireyleri ile köleleri, bir yanda kutsal savaşın, diğer yanda köle ticaretinin yükselişiyle damgalanmış bu çağda, zıt ve korkunç kederler yaşayacaklardır. İnsanlar hem tarihin aktörleri hem de kurbanlarıdır. Ancak daha da önemlisi, özgür ya da köle, içlerinde öyle gururlu ve tutkulu kadınlar vardır ki, hayatın ve bataklığın yollarını kocalarından ve efendilerinden daha iyi bilirler.  Ségu dik duruşunu oğulları kadar kızlarına da borçludur. Kitapta kadınlara görece sınırlı bir alan tanınsa da erkeklere kıyasla genellikle arka planda kalsalar da gözbebeklerimizin odağındadır. Ancak konumları, yaşam koşulları, tutkuları ve talihsizlikleri, dini coşkunun ürkütücü satırlarının yarattığı baskıdan dolayı tutkulu bir aşkın kapsamının önlenemez sonuçlarından, tadımlık satırlar bırakmaktan öteye gitmemektedir.

***

Ségu 1: Toprak Surları okumaya başladığımda Afrika hakkında bir kum tanesi kadar bilgimiz olmadığını anlarken dokuzuncu sayfada Bambaraların para yerine, Animist Vudu inancında da iletişim aracı olarak kullanılan deniz kabukları hakkındaki dip not beni aldı götürdü, bir önceki tanıtımını yaptığım Alejo Carpentıer’in tez romanı Bu Dünyanın Krallığı’nın Son Notlar sayfalarına:

1 ̊ Notun içeriği Mali İmparatorluğu ve halkları hakkında olup, köle olarak Amerika kıtasına nasıl taşındıklarını anlatır. Bu Ségu 1: Toprak Surların kurgusunda önemli bir yer tutar.  

3 ̊ Notun içeriğinde Mali İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde, 1324 yılında yaptığı hac yolculuğunda yanında taşıdığı ve sadaka olarak dağıttığı devasa miktardaki altınla, İslam dininin ve biliminin velinimeti olarak görülen X. Mali İmparatoru, Mansa Kankan Musa’dan söz edilir.

4 ̊ Not, Amerika Kıtasına kaçırılan kölelerin Ora, yani Öte Taraf adını taktıkları Afrika hakkındadır.

Özetle Ségu 1: Toprak Surlar, Bu Dünyanın Krallığı romanının ayrılmaz bir parçasıdır.

Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları, aile içinde alınan kararlar, ailenin gündemindeki olaylar romanın kurgusunu belirler. Gece İnen Söz, Rüzgâr Darı Tanelerini Savurur, Kötü Ölüm, Bereketli Kan ve Putlar Titredi adlarıyla beş bölüm üzerine oturan romanı, yazar “Bambaralı ecdadına” adar ve dediğine göre yazarın Afrika kökenli tarihçi ve sosyal bilimler akademisyeni arkadaşları sayesinde gerçeklikten uzaklaşmadan tasarlar. Kurguda zaman boşlukları yok gibidir. Karakterler kurguda hayatın doğal akışına uygun olarak yer alırlar doğru zamanda, doğru bölümde, doğru satırlara otururlar. Romanda her bölüm kurguda yer alan karakterler üzerinden anlatılır. Ailenin torunları ve dışındaki karakterler, kurguyu tamamlar.  

Çevirmen Şirin Erkan Leitao hakkında ayrıntılı bir bilgi edinemedim. Beş yüz otuz yedi sayfalık bu kapsamlı kitabı “Ségou, Tome 1: Les murailles de terre“ adlı Fransızca aslından net, akıcı ve temiz bir biçimde çevirerek dilimize kazandıran çevirmen Şirin Erkan Leitao’yu kutlarım.

***

T A R İ H Ç E :

 

1755’te Coulibaly hanedanlığına son veren Ngolo Diarra’nın kitabın ana karakterlerinden 1787’de tahta geçen oğlu Mansa Monzon Diarra’nın hükümdarlığı sırasında, Ségu gücünün zirve noktasındadır. Kudretini, sözünü ve gücünü, suyun ve bilginin efendisi Faro’ya devreden yaratıcı Pemba ile iş birliğinden alır. Hem zulüm hem de merhamet gösterebilen, siyasi zekaya sahip, sakin ve çalışkan bir adam olan Monzon Diarra annesi Makoro’dan aldığı güzelliğe, babası Ngolo’dan aldıp uyandırdığı saygı ve korkuya sahiptir.

 

Egemenliği Çad gölünün doğu kıyısı Wadai’den Senegal’in Atlantik kıyısına kadar topraklarda yaşayan Mesina Fûlânîleri ile Ségu’daki balıkçı halklar Somono ve Bozolar, marangoz Dogonlar, Tevarikler yani Tuaregler, tüccar Malinkeler, Batı Afrika’dan Kızıldeniz’e kadar yayılmış çoban Fûlânîler ve Sarakolo halklarının topraklarına kadar ulaşır. Babasının Biton Coulibaly’den zorla aldığı krallığın meşruiyeti onda vücut bulur.

 

Üç yüzden fazla yeni köy inşa eder, çeşitli etnik kökenlerden göçmenleri ağırlar ve çok sayıda başarılı sefer düzenleyip Kaarta, Massina, Dogon ve Mossi dahil olmak üzere diğer birçok krallık ve klanlara karşı kazandığı zaferlerle büyük bir savaşçı olarak ün kazanır. Manzarası, kalabalık nüfusu ve çevresindeki işlenmiş tarım alanlarıyla Ségu Afrika'nın bağrında bir medeniyet ve ihtişam manzarası oluşturur.

 

Ségu’yu özgün kılan, kök salmış dünya görüşüdür. Afrika kıtasını kapsayan Avrupa'nın sonradan dayattığı hegemonik ilişkiler, gündeminde yer almaz. Bambara halkının yaşamına  hâkim temel temalar – yaşam, ölüm, bilinç ve düşüncenin aşılması – bizim Kartezyen evrenimizle hiçbir ilgisi olmayan atalarından kalma bir geleneğe özgü bir kozmogoni bağlamında ele alınır. Ségu’da ataların etkisi, animistik inançlar, kralın yöntem ve yönetimi kaderini belirler. Ségu, sağlam bir şekilde kök salmış bu özellikleriyle dost ve düşmanlarının gözünde haset ve hevesle dış etkilere açık bir şehirdir.

***

 

K A R A K T E R L E R  ve  Ö Y K Ü  Ö Z E T İ :

 

Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları, ailenin gündemindeki olaylar üzerinden aile içinde alınan kararlar, romanın kurgusunu belirler. Traoréleri oluşturan beş ailenin en büyüğü ve reisi, kraliyet konseyi üyesi, Mansa(=Kral) Monzon Diarra’nın dostu, Dousika Traoré’dir. Traoré klanındaki diğer ailelerin başındaki dört küçük erkek kardeşleri Diémogo, Bo, Da ve Mama’ nın ağabeyleri ile beraber Dousika Traoré, bir Bambara soylusudur. Baş kadını Nya Coulibaly, yaklaşık 1650 yıllarında Ségu’yu kuran ve 1680’e kadar yöneten Kaladian Coulibaly’nin, Mali’nin batısında Kaarta’da Bambara İmparatorluğunu kuran ve 1680-1755 yılları arasında hüküm süren torunu Biton Coulibaly’nin ailesine mensuptur. Dolayısıyla Dousika, o da bir Ségu soylusu olan baş kadını Nya’ya büyük bir saygı, korkuyla karışık bir aşk beslemektedir.  

 

Öte yandan, seferlere pek az katılmasına rağmen Mansa’ya ve karısına dayanarak zenginleşmesinden… kibir ve kurumla herkesi küçümsemesinden… üstüne onun verebileceğinden daha fazla hediyelerle kadınları kraliyet mensuplarının elinden alarak onları küçük düşürmesinden dolayı, soylu adamların en kibirlisi babası gibi bataklıkta can çekişmese de bir ders almasında çoğu saraylı bir muhalif gurubun da yükünü taşımaktadır.

 

Nitekim sayfalar devrildikçe bir gün  Mansa’nın sözlerini, -bugün Mali’nin ortak ve ulusal dili olan Bambara diliyle- topluluğa iletmekle yükümlü ozan Tiétigubia Danté, Coliba nehri’nin karşı kıyısında bulunan şüpheli beyaz adamla ilgili Dousika’dan görüş almak isteyip de kurula gecikince Dousika Traoré, Mansa’nın ironik sözleriyle azarlanmasını fırsat bilen  muhaliflerinden Samaké’, Dousika’nın Mansa’yı devirmek amacıyla Mansa’dan hebersiz olarak, birbirlerine kin güden Karta ile Ségu Coubalilerini barıştırmayı kendine görev edindiğini söyleyerek ateşe benzin dökerken ozan Tiétigubia Danté de araya girerek ateşi körükler ve  fitne amacına ulaşır. Dousika görevlerinden azledilir ama Ségu kamuoyu bu sonucu yadırgar ve kabullenmez.  

 

Sonuçta, yazının başında belirttiğim gibi, Traoré ailesi barış içinde bir yaşam sürüyor gibi görünse de kulun kula karşı savaşında Dousika’ya karşı olanlar, rolünü almak için sıra bekleyenler karşısında Dousika Traoré, kraliyet ailesiyle ilişkilerinin sarsıldığını ve ardından çöktüğünü görür.

 

Bu arada, kadınları eve kapatan, alkolü yasaklayan yayılmakta olan yeni dini yadırgayan Monzon’un etrafı İslam’ı seçen ülkelerle çevrilmiş ama karşı koymayı ağırdan almaktadır. ıyordu. Çünkü din uğruna neden savaşmak gerektiğini anlamıyor, her halkın, her er ve hatun kişinin kendi istediği tanrıya tapmakta özgür olabileceğini düşünüyordu. Çok sayıda tanrı vardı ve diğerlerini saf dışı bırakıp tek başına hükmetmeyi dileyen bir yenisi diğerlerini inkâr ederken, kendisini inkâr etmiyor muydu? Dolayısıyla Kaarta Coulibalyleri ile Ségu Diarraları arasındaki kadim düşmanlık bırakılmalı ve birleşip Ségu’yu güçlü kılmalıydılar.

-0-

Nya, kendini Dousika’ya bağlayan aşkın tohumu, seçkin bir beden ve yüz güzelliğine sahip, ailesinden gizlice Müslüman olmaya aday olan oğlu Tiékoro’nun Diéesko’dan sonra ailenin başına geçeceğini düşünmüş, ancak ailesinin ve benimsediği yeni dinin çelişkili beklentileri arasında kalan Tièkoro’nun İslam'ı seçmesi aile içinde ve Ségu’da yol açacağı sorunlar nedeniyle aile konseyi bunu reddetmiş, kayınbiraderi Diémogo ailenin başına geçmişti. Geleneklere göre Nya, Diémogo onunla evlenmek isterse ya isteğe uyacak ya da ailesinin yanına dönecekti.

 

Bu arada kâhin din adamı olarak her gün İfa’ya, -kâhinlik tanrısına- danışan ve hayatın her an değişebileceğini bilen Dousika ailesinin şamanı, Koumaré Traorélerin geleceğini açıkça görüyor, tanrıların gazabından aileyi kurtarmak için dört oğlanı, Tiékoro, Siga, Naba ve Malobali’yi günah keçisi olarak tanrılara adıyordu. Makunbogo, Nangoloko, Kontara, Bagala gibi Bambara putlarının diğer dinlere karşı durmaları, ya da aralarında anlaşmaları mümkün değildi. Tiékoro Ségu’dan ayrılmalı, Siga da onunla gitmeliydi. Çünkü hayatın sicimleri dokuma tezgahından çıkan pamuklu şeridin ipleri gibi birbirine bağlıydı.

-0-

Timbuktu’da şöhreti Mağrip’ten Bicâye’ye ve Cezayir’e kadar yayılmış ünlü müftü Ahmed Babanın ailesinden hoşgörüsüz ve kibirli Hacı Baba Abou, Tiékoro’ya “Okul ücretini nasıl ödeyeceksin? diye sorup, “Elli altın miskalım var” yanıtını aldığında sert yüzü ilk defa aydınlanmış, keseyi kapmıştı. O anda Tiékoro’nun -teni daha açık renkli, uzun örgülü siyah saçlarında kırmızı baş örtüsü gümüş kolyesi, kare küpeleri, burun hızması ile- içeriye giren kıza hayran kalan bakışlarında homurdanan Hacı “Kızım Ayişha… bu da Oumar yeni öğrencimiz” dediğinde Tiékoro’nun gözleri yaşlarla dolmuş… Tiékoro’nun adı Oumar olmuştu. 

Diğer öğrenciler Gao’nun prens ailelerinden ve şehrin önemli ailelerine mensuptu. Tiékoro’yu yalnız sınıfsal olarak değil, siyah bir putperest olarak aşağılıyorlardı. İçlerinden sadece birisi babası kadı olan Moulaye Abdullah adlı öğrenci ona yakınlık göstermişti.  

 

Timbuktu asırlar önce Gao ile hâlâ altın ve tuz imparatorluğu olarak anılan Songhay İmparatorluğu’nun en önemli şehriydi. Songhay altın ticaretini kontrol amacıyla kuzeydeki vilayetleri alarak Mali İmparatorluğunu yok etmişti. 16. Yüzyılda tuz göletlerini ve altın madenlerini ele geçirmek isteyen Sultan Moulaye, burayı yerel aristokrasiden doğma oğullarına, Armalara bırakmıştı. “Misafir Allah’ın hediyesidir.” düsturuna rağmen burada misafirperverlikten eser yoktu. Kenar mahallerindeki sefil evlerde şehrin efendileri ile Armaların konakları arasında derin bir tezat vardı. Timbuktu’daki seçkinler üçe ayrılmıştı. Askerî ve siyasî gücü ellerinde bulunduran Armalar, düzenin belirleyicileri hukuk bilginleri ve düzenin terazileri tüccarlar. Armalardan Moulaye’nin babası Mubarak al- Darilerden Abdallah da tüccarlardan birisiydi.

 

İslamî eğitiminden sonra Ségu’ya dönen Tiékoro İslâm dininin sırlarına vakıf olduğundan Mansa Monzo’nın danışma konseyine girmiş, yine aynı konuda Mansa’nın iki oğlunu eğitmekle de görevlendirilmişti.

-0-

Ağabeyi Tiékoro’nun Timbuktu’ya gidişiyle boşluğa düşen Naba, amcası Diémogo’nun büyük oğlu Ségu’nun usta avcılarından Tiéfolo ile yakınlaşmıştı. Bir gün, Fûlânîlerin sürülerine dadanan aslanları avlamak üzere   başka genç aslan avcılarıyla yaptıkları toplantıda, Tifolo ava gitmeye çok istekli olan Naba’yı da yanında götürmeye karar vermiş, o da guruba dahil olmuştu. Avcılardan onlardan biri de Samaké’nin büyük oğlu Masakoulou ise Tiéfolo’yu kıskanıyor ve onlara liderlik yapmasından nefret ediyordu.

 

Ancak grubun yürüyüşü sırasında rastladıkları Fûlânî çobanlar, dehşet içinde aslanlardan çok köyleri yakan, kadınlara tecavüz edip öldüren, erkekleri alıp götüren adamlardan söz etmişler… av amacından sapmış ve bunun üzerine Tiéfolo’nun geri dönme talebine karşılık Masakoulou korkaklığından söz edince Tiéfolo yola devam etmeye karar vermişti. Genç avcılar yolda kaybolmuş, Samaké Naba dışında hepsini buldurmuştu.

 

Naba, Dakalalı Bambaralar tarafından esir alınmış, Naba kendi insanlarından yüz kilometre uzakta tutsaktı, köle ticareti devam ediyordu. Avrupalı tüccarlar Güney Afrika’nın asırlardır tahıl sahillerine, fildişi sahillerine, altın sahillerine, köle sahillerine kaleler inşa etmiş, yeni dünyanın keşfi ve şeker kamışı tarlalarının genişlemesiyle köle ticareti çok kârlı hale gelmiş, İngiliz ve Fransız tüccarlar arasındaki rekabet Afrikalı kaçakçıların sahtekârlıklarında hemfikir olmuşlardı. Nitekim yukarıdaki satırlar, Bu Dünyanın Krallığı kitabında şu satırlarla doğrulanır:

 

1700'lü yılların ortasında Avrupa’da artan şeker ihtiyacı, ağırlıklı olarak Fransa’nın kolonisi Karayipler’deki Haiti ve Jamaika’da tarım çiftliklerindeki üretim, yoğun insan emeği gerektiren, Afrika'dan getirilen kölelerle sağlanmaktadır.”

 

Zenginlikleri babadan gelen, bir yandan da kardeşi ile deri, balmumu ve köle ticareti yapan Nicolas Pépin’ in Senegal’in Gorée adasında yaşayan kardeşi Sinyora Anné Pépin, 1789 Fransız Devriminde köleliğin kaldırılması ve İngiliz saldırıları nedeniyle canı sıkkındı. Bir tarafta Antil Adalarındaki özellikle Santo Domingo isminde bir adadaki çiftçiler köleliğin yasaklanmasına karşı çıkarken, diğer taraftan Siyahların Dostları Topluluğu yasağın geri getirilmesini istiyordu ki, bu vaka da Bu Dünyanın Krallığı kitabında satırlara şu biçimde düşer:

 

İktidarı ele almış olan Toussaint, iktidarı Fransızlara vermez ve özerk olarak ülkeyi yönetmeye başlar. 1798'de adaya çıkartma yapan İngiliz kuvvetlerini yenilgiye uğratır. Komşu ada Santo Domingo'yu işgal ederek buradaki köleleri de özgürleştirir.

 

Anné Pépin’in gözleri bir yıl önce eve gelen olağanüstü bahçıvanlık becerilerine sahip, vaftiz edilerek adı Jean-Baptiste olan Naba’yı aradıysa Jean-Baptiste ortadan kaybolmuştu. Lusitania adlı gemi Naba ile Naba’nın himayesindeki  Nago Ayodele dahil bordasındaki üç yüz köleyle Brezilya’nın Pernambuco eyaletine doğru yol alıyordu. Kaptan Ferreira dua kitabını açar, toprağa ender olarak bastığında kiliseye gider, gemisine bindirilen köleler vaftiz edilmeden asla demir almazdı! Bu kadar da dindardı! Pernambuco’ya vardıklarında eyaletteki bir fazendanın sahibi Manoel İgnacio da Cunha yeterince köleye sahip olduğundan, merhametli bir adama dönüşen ergenin psikolojik evrimindeki Naba’yı değil de onun Gorée adasından beraber geldiği, kol kanat gerdiği Romano adıyla vaftiz edilen küçük kız Nago Ayodélé’yi satın almıştı. 

 

Romanda Naba'nın kaderi kölelik ile özdeşlese de kölelik Bambara toplumuna yabancı değildir.  Çünkü Kadim zamanlardan beri Ségu’nun döngüsünü düşük ücretli işlerle görevlendirilen, çocuk doğuran, tarlaları işleyen, ordunun saflarını güçlendiren ve genel olarak yönetici ailelerin ve krallığın gücünü sağlayan köleler sağlamaktadır.

 

Azat edilmek için para biriktiren Ayodélé, bu iş için aracılık yapan José ile konuşurlarken memleketinden gelen, -Müslümanların görev bildikleri cihat denilen eylemlerle onları zorla kendi dinlerine geçirme- haberlerinden dolayı sarsılmıştı. Benin körfezindeki savaşların ardından getirilen esirlerin verdikleri bilgilerden dindaşlarının fetihlerinden haberdar olan Müslümanların isyancı hisleri depreşmişti. Üstüne Santo Domingo’daki kölelerin Fransızlara karşı verdikleri özgürlük savaşını da öğrenmişlerdi. Eyalette de planlanan isyana göre Müslüman köleler, Katolik köleleri katletmeye hazırlanırken açığa çıkmışlardı.

 

Halbuki tek ve ortak düşmanları Portekizli sahipleriydi.

 

Durumdan çıkar ve vazife çıkaran, Manoel’in köleden doğma, gayri meşru oğlu Abiola, Manoel’e yaranmak için oldukça otorite kazanmış kıskanmış, Naba’yı kışkırtıcı bir Müslüman olarak Manoel’e gammazlamış, ürken Manoel de kâhyası ile anlaşarak isyanı bastırmak için Naba’yı yem etmeye karar vermişti. İsyanlardan sorumlu tutulan Naba ölüme mahkûm edilmişti. Totemi taçlı turnaydı.

 

Pemba dünyayı yaratırken, Faro da gökyüzü ve sulardan sorumlu tanrıydı. Doğanın bütün olarak, her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir ruha sahip olduğuna inanan Dousika’ya bağlı demirci animist Koumare, dinî topluluk Komo’nun da başındaydı. İdam edilen Naba’nın başıboş gezen ruhu, Koumaré sayesinde, Nya bedenini Diémogo’ya sunarken annesinin rahmine girdi. Totemi taçlı turnaydı.

-0-

Tièkoro Timbuktu'ya gittiğinde Siga da ona eşlik etti, ancak İslam'a geçme niyeti olmadığı için Hacı Baba Abou onu yanına almayı reddeder. Yalnız ve parasız kalan Siga, saçlarını kestirir, yeni kıyafetler alır, Ahmed adıyla eşek sürücüsü olarak iş bulur. Kısa sürede işvereninin dikkatini çeker, onun güvenilir sırdaşı ve daha sonra Fas'ın Fez şehrindeki temsilcisi olur.

 

Fez, birbirini iktidardan dışlayan, birbirine düşman toplumsal grupların bir araya geldiği bir yerdir. Siga'nın tüccar olarak yaptığı iş ilginç, vardığı şehir muhteşem, ancak siyah insanlara yönelik ırkçılık korkunç ve yan yana yaşayan farklı etnik gruplar arasındaki ilişkiler dehşet vericidir. Elbette, Ségu'da da soylular, zanaatkarlar ve köleler vardır ama herkes kendi kastı içinde evlenir ve birinden diğerine karşı hiçbir aşağılama yoktur.

Ancak, her şeye rağmen Fez, Siga'nın genç siyah tenli, ipek saçlı, gri gözlü, kısa boylu bir Faslı kadına, Siga’nın biricik aşkı Fatima’ya âşık olduğu şehirdir.  

-0-

Bir Fûlânî olan Sira, Dousika’nın nikâhsız, ona Malobali adında bir oğul veren ikinci eşidir.  Sira Ségu’daki ihtişamdan her zaman büyülenirdi. Klanı Fûlânîler, Bambaraların vergilerinden bıkmış, tek ve egemen bir devlette Allah’tan başka hiçbir ilah tanımamaya yeminli olanlara ümit bağlamışlardı.

Malobali ebeveynlerinin şekillendirdiği bir çocukluk geçirmesinin ve ağabeyi Tiékoro'ya duyduğu kıskançlığın da etkisiyle, şiddete ve aşırılıklara eğilimli bir çocuktur. Biraz da bu nedenle Malobali'yi, genç adamın İslam'a geçme niyeti olmamasına rağmen, Djenné'deki bir Kur'an okuluna gönderme kararı, Malobali’den güçlü bir tepki alır, itaat etmeyi reddeder. Uzlaşmazlık Malobali'ye manevra alanı bırakmaz ve evden kaçmaya karar verir.

Tıpkı Ségu’dan ayrılan kardeşleri gibi, Ségu'yu koruyan surlar ufukta kaybolunca adının artık pek bir işe yaramadığını çabucak fark eder. Arkadaşı Kodjoe ile topraklarının büyük kısmı bugünkü Gana’da bulunan Aşanti Federasyonuna bağlı bir birliğin askeri olur.  Tecavüz, yağma ve Aşanti’nin hegemonik emellerine direnen köylerin yıkımıyla dolu bir hayata başlar. Bu hayatın içinde aklında sahip olmakta zorlandığı ergen olmayan Ayaovi de vardır. Ailesi onu şikâyet etmiş, tutuklanmış, kızın da yardımıyla kaçmıştı. Bu sefil ve ölümcül hayattan tiksinen iki arkadaştan Kadjoe ona beyazların gizemlerini öğrenmek için onların emrine girmeyi önerir. Ama ucunda din değiştirme zorunluluğu nedeniyle Malobali bunu reddeder. Konu açıldığında aklına Tiékoro gelir. Din değiştirmek Malobali’nin gözünde affedilmez bir suçtur.

Sonunda askerlikten kaçarlar ve Porto Novo'ya varırlar. Orada, kendisine vaftiz adını veren ve Fransızcayı ve Hristiyanlığı öğreten Fransız rahip Etienne’nin yanında sığınak bulur.  Etienne ona Samuel adını takar. Ancak ona önerilen din, hayatta neşe içeren ne varsa yasaklamaktadır. Birlikte Ouidah'a yaptıkları bir yolculuk sırasında evleneceği ve çifti zengin eden palmiye yağı işine giriştiği Romana ile tanışır.

 

Evlenirler ama aile birliktelikleri çatırdamaktadır. Dindar bir Katolik olan Romana, kocasının metreslerini kabul etmeyi reddeder ve ailenin Ségu'ya dönüşüne şiddetle karşı çıkar. Bu durum, Malobali'nin karısını gizlice terk etmesine yol açar ama ne yazık ki, Abomey'e vardığında casus sanılarak hapse atılır. Romana, kocasının içinde bulunduğu kötü durumu öğrenince onu kurtarmayı başardığında, Malobali’yi, Romana’ya bir ceset olarak teslim ederler. Totemi taçlı turnadır.

-0-

Dousika'nın oğullarının ölümü, Traoré hanedanlığının sonu anlamına gelmez. Nesiller birbirini izler, gençler, şimdi yaşlı olanlar, seleflerinden bayrağı devralır. Bazıları şehir surları içinde büyür, bazıları eve döner bazıları farklı dünyalara akar.

***

Maryse Condé , ince gözlemleri, geniş ve zengin araştırmaları örgüsündeki satırlarda geçmişini ararken, -inanç adına-ezenlerin ezilenlere karşı kullandığı zalim kutsallığı, gerçeğin kurgusunda okuyucuya tanıtırken, anlatısının cazibesinde yarattığı roman, okuyucunun kitaba bağlılığını gerektirir. Sizi yakalar ve zihninizi, kalbinizi ve bedeninizi sürekli olarak denetim altında tutar. Sonunda Ségu 1: Toprak Surlar’dan hüzünlü bir hayranlıkla ayrılırken… -umarım yayınlanır da Ségu 2: Parçalara Ayrılmış Dünya’yı merakla beklersiniz.


Kalın sağlıkla ve kitapla… Ségu’nun Toprak Surlarında…

27 Şubat 2026, mehmetealtin, 528/ CCXXV
Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Şubat 2024

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

 

 


16 Kasım 2025 Pazar

 



Bu Dünyanın Krallığı, Alejo Carpentier,   

Çeviri: Murat Tanakol
Kapak Tasarımı: Gizem Ulaş

“ Ah yüce hakim, ezeli ve ebedi takdir-İlahi! Kötülükleri tazelemesi için Kolomb’u nereye gönderiyorsun? Bilmez misin, nicedir oraların hâkimi olduğumuzu? “

Lope de Vega

***

Yüz kırk üç sayfalık, çok da uzun olmayan ancak tezlere konu bu roman, bir manifesto, bir tarihi belge olunca… kitap hakkında okuyacağınız anlatıyı, olayların kişilerin isimlerinin ve sokaklara varıncaya kadar yerlerin tarihsel gerçekliğine sadık kalmakla yetinmeyip, günlerce süren titiz bir karşılaştırmalı tarih ve kronolojiye dayanan son derecede net bir dokümantasyon üzerine kurduk. Kitap tanıtımlarında genel tavrımız olmamasına rağmen, tarihsel dizin içinde okuyucunun yolunu biraz daha açmak adına romanın bir özetini de sunmaya çalıştık.

***

Alejo Carpentier, edebiyat dünyasında Büyülü Gerçekçilik olarak anılan akımının babasıdır. Başyapıtı sayılan bu kitabın önsözü akımın manifestosu olarak kabul edilir. Büyülü gerçekçilik, olağan ya da gerçekçi bir çizgide ilerleyen sanat akımlarında bulunmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımıdır.

“Sarmaş dolaş tropikal bitki örtüsünün, meyvelerin iç içeliğindeki büyünün, zincirinden boşanmış yaradılış formlarının, tüm metamorfozları(=yapısal değişiklikleri ve simbiyozlarıyla(=karşılıklı veya tek taraflı faydalanmalarla) gösteren büyülü gerçekçiliğin yanında… Hokkabazlık hileleriyle, bir arada bulunmayacak, örneğin sansar kürklü kaşıklardan, ameliyat masasında şemsiye ile dikiş makinasını bir araya getiren gerçeküstücülük nedir ki? Amerika’nın tarihi, zaten büyülü gerçekçi bir hikâyeden başka nedir ki?” der, Büyülü Gerçekliği tanıtırken Alejo Carpentier.

Kübalı yazar Alejo Carpentier, “Bu Dünyanın Krallığı (El Reino de Este Mundo, 1949” adlı bu romanın önsözünde, Latin Amerika'ya özgü olduğunu iddia ettiği bir gerçekliği olağanüstü Amerika gerçekliği diye tanımlar. Ona göre tuhaf olanın sıradan olduğunun söylendiği kıtaya özgü bu gerçekliği de ancak Latin Amerikalı yazarlar aktarabilir. Görüşleri büyülü gerçekçiliğin Latin Amerika'ya özgü bir tarz olarak algılanmasında etkili olmuştur. Ama Büyülü Gerçekçilik, -kitaplarında- kolonyalizmi konu edinen yazarların da yararlandığı bir edebi tarzdır. Salman Rüşdi, Gabriel García Márquez, Ben Okri, Isabel Allende, Abdulrazak Gurnah, Günther Grass, Jeanette Winterson, Angela Carter, Robert Nye, Marina Warner, hatta Latife Tekin ve Nazlı Eray gibi batılı ya da kolonyal geçmişe sahip olmayan ülkelerin yazarları bile bu yazarlara örnektir.

Bu Dünyanın Krallığını okumaya başladığımda, kitaba değil dil basmak, dilimi satırların arasında dolaşan Vudu büyücülerinden nasıl kurtaracağımı kara kara düşünmeye başladım. Vudu, köleleri ortak ibadet ve ortak bir iletişimde birleştirir. Romanda ayaklanmayı kutsal kılan, davranış simgeleriyle yayılmasını sağlayan, kölelerin Vudu inancıdır. Davullar, deniz kabukları kalkışmanın yayılması ve yönetilmesinde iletişim aracı olarak kullanılır.

Vudu inancında gönülsüz kurban edilen boğanın böğürmesi durumunda… Maman Loi,(=kadın rahibin) töreni durdurması gibi ben de okumayı ve yorum yapmayı kesmeli miydim? Ama yapamam. Üflenince Strombus Gigas(=büyük deniz kabuklusu) bir ilah tarafından ele geçirilenler ilahlaşır, ilahların kutsal okuma yeri sayılan satır aralarındaki adalara gider, yıllardır gezegenin bazı ruhlarıyla enfekte olmuş tümceleri didikleye didikleye silip süpürerek yaşadıkları sayfalardan kurtarır, okuyucularına armağan eder, ben de öyle yaptım.

***

Çevirmen Murat Tanakol’a göre; Büyük bir dil ustası ve cambazı olarak nitelendirilen Alejo Carpentier’in büyülü gerçeklik fikrini biçime büründüren, Fransız devrimi ile eş zamanlı Haiti devrimini konu alan bu romanı üzerine en çok kitap, tez, vb. yazılmış eserlerden birisidir. Dünya çapında bir klasik müzik eleştirmeni, aynı zamanda mimar,  Marksizm’e gönül vermiş bir yazar olduğunu hiç unutturmayan Carpentier’in tümceleri İspanyolcanın dil kurallarını ve sınırlarını tanımaz. Carpentier’in oldukça uzun tümceleri denizde çarpışan ve sarmal biçimde yükselen dalgalar gibidir. Çarpışan dalgalar tez ve antitez, çarpışmanın ardından yükselen dalga sentez olarak düşünülebilir. Simetride aykırılığı, dengesizliği esas alan barok mimari gibi, yazarın barok edebiyatı da doğanın dengesiz ritmine bağlı kalır ki… bu roman, kurgusu boyunca ortaya çıkan dizinsel zaman boşlukları ve perspektifteki ani değişiklikleriyle buna tipik bir örnektir ve okuyucuya verdiği kaotik izlenim nedeniyle eleştirmesine yol açmıştır. Nitekim bana göre de Carpentier’in yazılarındaki müzikal biçemi okuyucuya yansıtmak için uygun tümceleri kurmak, okuyucunun gözlerini kapatarak okumasını sağlamak, çevirmenlerin en zorlandıkları zamanlar olsa gerektir…  

… ve bu nedenle büyülü gerçekliğin başvuru kaynağı bu kitabı dilimize kazandıran  çevirmen Murat Tanakol’u kutlarım.

Bir sözüm de kapak tasarımcısı Gizem Ulaş’a ki, anlamlı tasarımı ancak aşağıdaki sözlerle anlatılır.

Ölümünü kendi seçen Kral Henri Christope, çürüyecek etinin Gorro del Obispo Tepesinde yaptırdığı kalenin malzemesine karışacağını, mimarisine kazınacağını payandalı binanın cüssesiyle bütünleşeceğini asla bilemezken, kale tümüyle Haiti’nin ilk kralının mozolesine dönüşmüştü. Rengi ne olursa olsun tiranlardan nefret eden kadın, başında Marihuano, Sabah Sefası, Çin Gülü, Gece Yasemini, bulunduğu yerden ruhları uzaklaştıran Ayçiçeği taçları bulunan sepeti, sırtında taşıdığı bebeği ile kaleye alaycı gözlerle bakıyordu.”

***

Latin Amerika edebiyatının ve büyülü gerçeklik akımının simgesi olan kitap, Toussaint Louverture önderliğindeki Haiti Devrimi'nden öncesinden başlayarak, devrimi ve devrimin öyküsünü kitabın kahramanı köle Ti Noël üzerinden anlatır. Bu Haiti’nin 1750-1830 yılları arasındaki tarihidir.  Ne yazık ki, günümüzde 1957’den 1986’ya kadar süren Duvalier rejiminin yarattığı ekonomik ve siyasal krizler altındaki yoksulluk… açlığın doğurduğu sosyal şiddet… şiddetin doğurduğu çeteleşme ile anılan Güney Amerika kıtasının kuzeyindeki küçük bir ada ülkesi olan Haiti’nin; Afrika'dan zorla getirilen ve köleleştirilen siyahilerin, başkaldırıp özgürlüklerine ulaştığı ilk yer, ABD’den sonra bağımsızlığına kavuşan ikinci ülkedir. Güney Amerika’daki ezilenlerin başkaldırı tarihinde özel bir yeri vardır.

Belgelere göre Haiti tarihi der ki;

1700'lü yılların ortasında Avrupa’da artan şeker ihtiyacı, ağırlıklı olarak Fransa’nın kolonisi Karayipler’deki Haiti ve Jamaika’da tarım çiftliklerindeki üretim, yoğun insan emeği gerektiren, Afrika'dan getirilen kölelerle sağlanmaktadır. 1758 yılında kolonilerdeki sınıfsal ayrımın yasalarla tanımlı bir hiyerarşik yapıya dönüştürülmesi çalışması başlar. Birinci grup beyaz toprak sahipleri, ikinci grup çoğu melez olan özgür siyahlardır. Bunların bazıları eğitim görmüş, meslek sahibi, orduda veya çiftlik yönetiminde yer almış kişilerdir. Üçüncü grup ise diğer grupların sayısından kat kat fazla olan Afrika doğumlu kölelerdir. Bu sosyo-ekonomik farklılık nedeniyle beyazlarla köleler arasında sık sık şiddetli çatışmalar çıkar,  kaçak köle çeteleri ormanlarda yaşardı.

Bazı köleler ise evlerde aşçı, kişisel hizmetçi veya zanaatkâr olmuşlardı. Haiti'nin kuzey sahilindeki Plaine du Nord özellikle şeker hasadı için çok verimli bir bölgeydi. Burada güçlü beyaz işletmeciler bulunmakta ve adanın ekonomik olarak Fransa'dan özerk olmasını savunmaktaydılar. Çoğunun amacı çabuk zengin olup tropik iklimin öldürücü hastalığı sarıhummaya yakalanmadan Fransa'ya dönmekti. Alt tabakadaki beyazlar ise meslek olarak zanaatçılık, dükkân sahipliği, köle ticareti ve işçilik gibi işlerde çalışmaktaydılar Ayrıca farklı siyasi görüşler temelinde bağımsızlık isteyenler, Fransa'ya bağlı olanlarİspanya’ya bağlı olanlar ve İngiltere yandaşları bir aradaydı.

1789 Fransız Devrimi İnsan Hakları Beyannamesi ile tüm insanları eşit ve özgür ilan edildiğinde, Haiti’deki sosyal ve etnik sınıflar çok sık taraf ve müttefik değiştirmektedir.  Fransa’ya yüksek ticaret vergileri vermek istemeyen zengin Avrupalı beyaz çiftlik sahiplerinin Fransız monarşisi ve İngilizlerle müttefik olduğunu bilen köleler, köle sahiplerinin hâkimiyetinde ilan edilebilecek bağımsızlığın kendilerinin zaten olmayan haklarını daha da geriletileceğini anlarlar. Özgür siyahlar ve özellikle Julien Raimond 1780 yılından beri Fransa nezdinde sürekli olarak tüm ada halkına eşit statü verilmesi için uğraşmaktadır. Ekim 1790’da zengin ve özgür bir siyah olan Vincent Oge de Paris’ten adaya döndüğünde yürürlükteki devrim yasalarından hareketle melezlere ve özgür siyahlara oy verme hakkının verilmesini ister. Koloni valisi tarafından reddedilince Cap Français bölgesinde kısa süreli bir ayaklanma başlatır. 1791 yılında ele geçirilir ve işkenceyle öldürülür. Sürmekte olan kavga beyazlarla melezler arasındadır, köleler şimdilik sadece gelişmeleri izlemektedir.

Ancak 22 Ağustos 1791 günü Jean François ve Georges Biassou'nun önderliğinde başlayan köle ayaklanmasıyla, köleler kuzey sahilinde denetimi ele geçirecektir. Köleler zorla çalıştırıldıkları çiftlikleri yakmış, yalıtılmış korunaklarında yaşayan köle sahiplerini ve diğer beyazları öldürmüşlerdir. Fransızlar, başlarda bu isyanı da kesinlikle bastıracaklarından emindirler ama 4 Nisan 1792'de Fransa'da alınan bir kararla koloniler dâhil tüm insanların deri renklerinden bağımsız olarak eşit ve özgür olduğunun bildirilmesiyle ayaklanma durur.

Ayaklanmadaki Siyah komutanlardan en devrimci karakter kendi kendisini yetiştirmiş bir ev hizmetkârı olan Toussaint L'Ouverture'dür. Fransızlar kendisine tüm kölelerin özgürleştirileceğine dair teminat verilince Mayıs 1794'te Fransa saflarına geçer. Ancak iktidarı ele almış olan Toussaint, iktidarı Fransızlara vermez ve özerk olarak ülkeyi yönetmeye başlar. 1798'de adaya çıkartma yapan İngiliz kuvvetlerini yenilgiye uğratır. Komşu ada Santo Domingo'yu işgal ederek buradaki köleleri de özgürleştirir. 1801 yılında Louverture, Haiti için Anayasa yapar ve kendisini de ömür boyu yönetici ilan eder. Buna karşılık olarak Napolyon Bonapart  Charles Leclerc komutasında bir orduyu adaya gönderir. Birliğin adaya çıkmasıyla Toussaint'in müttefiklerinden Jean-Jacques Dessalines, Leclerc saflarına geçer ve yenilen ve 1802'de teslim olan Toussaint L'Ouverture Fransa'da hapishanede ölür.

Fransızların köleliği tekra kurmak istediği anlaşılınca Dessalines ve diğer komutanlar tekrar saf değiştirerek Ekim 1802'de Fransızlara saldırmaya başlarlar. Kasım 1802'de Fransız komutan Leclerc sarıhummadan ölür, ordusu hastalıklardan kırılmaya ve Fransa saflarından kaçmaya başlar. İngiliz ablukası ile Napolyon'dan da yardım gelmeyeceği belli olunca... 1803 yılında isyancı ordu Fransızları tamamen yener 1 Ocak 1804'te Dessalines adanın bağımsızlığını ilan ederek yerel Arawak diliyle adaya Haiti adını verir.  

***

Yukarıdaki tarihsel anlatım, bu romanda Carpentier’ın diliyle beyaz toprak sahipleri ile siyah köleleri arasındaki karşıtlığı artırmak, kölelerin bakış açılarını aktarmak amacıyla büyülü bir anlatımla… beyazların anlatımı ise gerçek olaylarla satırlara düşmüştür. Yazar tarafını ise kölelerden yana seçmiştir.

Öykü ve karakterler

Kitap da sömürgecilere karşı başkaldırının filizlenmesine neden olaylarla başlar. Vudu, köleleri başkaldırıya teşvik eden ve ilham veren tek şeydir.  Kitabın ana karakteri Ti Noël, bir kolu şeker kamışı değirmeninde ezilmiş başkaldırının ilk lideri, gerçek kişi, Mackandal (= Çolak)’ı kölelerin ortak inançları Vudu üzerinden Bu Dünya Krallığı'nın merkezine oturtur. Sonra, başa geçen melezlere karşı siyahların ayaklanması başlar. En sonunda da, kendi içlerinden birisinin krallığına karşı ayaklanırlar. Ezenlerle, ezilenlerin döngüsünün tarihinden ibaret dünya tarihinde Haiti’nin tarihi kitabın da konusudur.

Ti Noël ile efendisi Lenormand de Mezy, öykünün taraflarını oluşturan, kendi sosyo-ekonomik kimliklerinde iki ana karakterdir. Ti Noël tanık, Lenormard de Mezy yalnızca tarihin bir figürdür. Nitekim roman,  Ti Noël’in aynı sofrada rengi atmış dana kelleleriyle beyaz efendilerin kellelerinin yan yana servis edildiğini düşünerek gevrek gevrek eğlenmesiyle başlayarak bu yorumumuza renk katar. Ti Noël, Vudu’ya, büyüye olan inancı temsil eden, diğer yandan da özgüveni yüksek, özgürlük tutkunu bir adamdır.

Ardından Haiti devriminin önderlerinin ilki, Mackandal’la kitabın büyülü gerçekliğinin satırlarını tuşlamaya başlar, Ti Noël’İn anlattığı öykülerle birlikte Afrika inançlarıyla Hristiyanlığın iç içe geçtiği Vudu’yla tanışırız. Bakış açısı, Afrika tanrılarına olan inanç da dâhil olmak üzere, halkın bakış açısını yansıtır.

Vudu’nun olağanüstü ve tanrıların gücüyle donatılmış Mackandal, büyük bir köle isyanı başlatır. Bu Spartaküs’ten sonra belki de tarihin gördüğü en büyük köle isyanlarından biridir. Parmaklarının arasında ezip biriktirdiği zehirli mantarlarla zehrin efendisi olmuş… Suyun Öte Yakasındaki Egemenler tarafından üstün yetkilerle donatılmış beyazları yok etmek ve özgür siyahlardan mürekkep büyük bir imparatorluk kurmak için imha amaçlı sefer ilan etmiş… Ti Noël ile birlikte yakaladıkları Lenormand de Mézy’nin av köpeklerinden birini, sonra da her otu yeme alışkanlığındaki en iyi iki süt ineğini zehirlemişler, başkaldırıyı başlatmışlardı. Kuzey Ovasında ahırları ve çayırları istila ederek yayılan ve kullandıkları yedikleri her şeyde pusuya yatmış zehirle mülk sahipleri çoktan telef olup gitmişlerdi. Çolak ve sahneye çıkan diğer kahramanlar, -kölelikle sömürülen, iğdiş edilen Afrikalılar- beyaz adamdan intikam alırken ölümsüzleşen masalsı karakterlere, öldüklerinde bile kaçıp uzaklaşan büyülü birer kuşa dönüşmüşlerdi. Çolak bir metamorfozdan diğerine çeşit çeşit hayvana dönüşerek her an her yerdeydi. Dönüşümünü tamamlayıp büyük deniz kabuklarını üflemesiyle başkaldırıyı başlatmasını umanlar bunu dört yıl bekledi. Dört yıl sonra Kuzey Ovası kölelerinin toplantısında Fransa’nın zencilere özgürlük verilmesi gerektiğini ilan ettiğini, ama Cape Town’ın kralcı orospu çocuğu mülk sahiplerinin buna itaat etmediğini öğrenildiği günlerde…

***

Lenormand de Mézy İkinci eşinin ölümünden sonra Cape Town tiyatrosuna gide gele, koloniye onca sövüp saymasına, ikliminden şikâyet etmesine, yerleşimcilerin yontulmamış kimseler olduğu söylemlerine rağmen Paris tiyatrolarının drama yeteneğinin kıt olması nedeniyle kapı dışarı etti ikinci sınıf bir aktris, Matmazel Floridor ile beraber haciendaya geri dönmüş… çamaşırcı kadını bir müddet odasına aldıktan sonra Limonade kilisesi rahibi çamaşırcıyı zengin, topal ve sofu bir dul adamla evlendirerek Hıristiyanlık çatısı altında çiftleşmeyi kutsarken… Ti Noël ve yandaşları Dufrené haciendasındaki tüm ateşli silahları duvarlardan indirmişlerdi.

Aynı anda Vali Blanchelande de Kurucu Meclis’te azat edilmişlerin çocukları olan zencilere siyasi haklar verilmesi için yapılan çalışmalar ve “ İlkeler yok olacağına sömürgeler yok olsun.” diyen liberallere kızgın ve düşüncelerini dile getirmekten bitkin gece yeni yetme kızlardan birine tecavüze yönelirken…  uzaklarda, Vudu inanışında denizlerin efendisi Agwe’nin simgesi deniz kabuklusu, lampilerden üflenen boru sesleri sonunda ovalara ve vadilere yayılmaya başlamıştı.

Maccandel’ın ardılı ve yoldaşı Bouckman da Bayazların tanrısı bize suç işlemeyi emretti. Tanrılarımız öç istiyor” diyerek savaş ilan etmişti.  Ayaklanmanın genelkurmayını oluşturan Jean François, Biassou ve Jeannot ile Kuzey Ovası köleleri Cape Town’a girdiklerinde Mackandal bağlandığı işkence direğinde alevler ona doğru yükselirken bedeninde eksik kolunun hıncını alırcasına çoktan uçup gitmiş… çok ayaklı veya kın kanatlı ya da uzun antenli böceklerin gizemli dünyasına girmiş, ayaklanma bastırılmış Bouckman, Macandal'ın diri diri yakıldığı yerde öldürülmüştür. Bastırılan ayaklanma sonrası, Ti Noël ve on iki köle kışla avlusunda sırt sırta bağlı, barut tasarrufu olsun diye kesici silahlarla yapılacak infazları beklerken, Lenormand de Mézy tam zamanında yetişmiş, Havana köle pazarında en az altı bin İspanyol pesosu edecek bu köleler için… kölelerle birlikte tüm zenci ve özgür birinci derece melezlerin kökünün toptan temizlenmesinden yana Vali Blanchelande’den infazın ertelenmesini istemişti.

Ama Beyazlar, bir Pirus Zaferikazanmış, buna karşın Suyun Öte Yakası’nın Ulu Egemenleri, -köleler- tarafından tokatlanmış, Bu Dünyanın Krallığı fikren ilan edilmiştir. Mackandal’ın o zamandan beri bir kelebeğe dönüştüğü düşünülür ve bugün Haiti'ye özgü bir kelebek türüne Mackandal adı verilir. Mackandal, kölelerin idolüdür çünkü özgürlüğü ve katı Afro-Amerikan güçlerini sembolize eder.

***

Bir devrimin tarihi olarak da okunabilecek kitapta, her devrimin çocukları yediği gibi köleler efendilerine, ezilen ezene dönüşür. Sürecin bu aşamasında, bu sefer de ezenin kimliği, zamanında dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin memnun kalmasını sağlayan mükemmel baharatları ve bol malzemeli yemekleriyle ünlü, siyah Kral Henri Cristophe’nin varlığında cisimleşir. Henri Cristophe, siyah nüfusu Fransız yönetimi altında yaşananlardan daha kötü bir köleliğe tabi tutar.  Ti Noël’i en çok hayrete düşüren Cap-Haitiën’de Fransız valilerin bile bilmediği SİYAH bir dünyanın varlığıdır. Kraliyet şapelinin büyük mihrabı üzerine dikilmiş, ilahi provası yapan siyah müzisyenlere tatlı tatlı gülümseyen Bakire Meryem bile siyahtır.

Bu dönemde bir gün, sırtına dehşetli bir değnek inip, onun kadar siyah, onun kadar kıvırcık; onun gibi bir dudağı yerde bir dudağı gökte biri tarafından hücreye tıkıldığında… Ti Noël:- “ Kralın kendisini tanıdığını, onun da yanlış hatırlamıyorsa Lenormand de Mézy’nin haciendasıına sık sık uğrayan dantelci siyah Maria Luisa Coidavid’le evli olduğunu bildiğini anlatmaya çalışır ama nafile… Kralın, Gorro del Obispo Tepesinde yaptırdığı Sans-Souci kalesinin yapımında çalıştırılan Ti Noel, yapımın sonuna yaklaşılırken artık pek işe yaramadıkları için gitmelerine izin verilenler arasındadır. Rejimin Fransız yönetimi altındaki kölelikten daha kötü olduğunu, çünkü siyahların artık diğer siyahları köleleştirdiğini gören Ti Noël her şeye rağmen geleceğe, değişime, mücadeleye inanmaya devam eder.

Rejim acımasız işkenceler yapar ve halkı korku içinde bırakır. Sözde reformcu Henri Christope kırbaçla Katolik Beyler kastı yaratarak Vudu’yu bilmezden gelmek istemiş,  kralın tüm sırlarını bilen gözdesi Peder Juan de Dios üzerine duvar örülmüş dua odasında canlı ölüme mahkûm edilmişti.

Sonunda siyahlar onun yönetimine karşı ayaklanınca, kendini yalnız ve terk edilmiş bulur. Davasına ihanet edenler arasında Aziz Petrus, kapusenleriyle Aziz Francis, Nursialı Siyah Aziz Benedikt, mavi mantolu esmer çehreli Bakire, her bağlılık yemininde kitaplarını öptüğü Evangelistler de vardır, intihar eder, cesedi Sans-Souci kalesine götürülür ve burası onun mozolesi olur.

***

Eski Lenormand de Mezy plantasyonundaki arazi ölçümcüleri, plantasyonda yaşayanların huzurunu bozarken, bu sefer de melezler iktidara gelir; yüzlerce siyah mahkûmu kırbaçla çalışmaya zorlarlar. Kölelik döngüsü devam ederken… Ti Noël, geri dönmüş, günlerini Mezi'deki Lenormand'ın evinin yıkıntıları arasında, hayatının amacının ne olduğunu merak ederek geçirir ve bir hayvana dönüşme sanatını keşfeder. Bir kuşa, bir aygıra, bir eşek arısına, ardından bir karıncaya dönüşür. Sonunda kaz olur, ancak kaz öbeği tarafından reddedilir. Kaz olmanın tüm kazların eşit olduğu anlamına gelmediğini anlar,  insan formuna geri döner. Ti Noël, Mackandal gibi olamadığı için kendini aşağılık hisseder. Onun büyüklüğü ve Bu Dünyanın Krallığı üzerine kendi iç muhasebesini yapar. Günler sonra, her şeyi yok eden cehennem gibi bir fırtına kopar ve bundan sonra Ti Noël hakkında hiçbir şey bilinmez. Bu fırtınanın olasılıkla arkadaşı Mackandal tarafından alınmış bir kararla olabileceği söylenir.

***


Bu Dünyanın Krallığı'nın Haiti devrimine yakılmış bir ağıt, daha çok bir destan olduğunu söyleyebiliriz. Caprentier, ezen ve kişiliksizleştiren her türlü düzene karşıdır. Bazen ezilenler alt ettikleri efendilere dönüşebilirler ama bu mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmeyecektir. Carpentier’in, gerçeği Vudu inancında tutarak yazdığı, tezlere konu bu olağanüstü, hatta olağandışı roman, üstünden atladığımız bir coğrafyanın, bir tarihin ve kültürün içinde adeta kelebeğe çeviriyor bizleri. Kalın sağlıkla ve kitapla… Bu Dünyanın Krallığında…

 

16 Kasım 2025 mehmetealtin, 651/ CCXXIV
SİA Kitap, 1. Baskı, Ocak 2025

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/