2 Mayıs 2026 Cumartesi

 



Güz Dönümü, William Melvin Kelley    

Özgün Adı: A Different Drummer

Çeviri: M. Barış Gümüşbaş, Kapak Tasarımı: Aslı Sezer

“Eğer bir insan yoldaşlarının yürüyüşüne ayak uydurmuyorsa,

muhtemelen ayrı bir trampetçiye kulak verdiğindendir.

İster uyumlu olsun ister uyumsuz,

bırakın adımlarını duyduğu ritme uydursun.”

Henry David Thoreau

 ***


Roman, Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde yer alan kurgusal Güney Doğu Orta Eyaletinde geçmekle beraber, Amerikan İç Savaşı sırasında, Creek Nation olarak tanınan Konfederasyon Devletlerini; Florida , Alabama , Georgia, Mississippi , Tennessee , Güney Carolina, Kuzey Carolina, Virginia, Louisiana ve Arkansas adlı güneydoğu eyaletleri oluşturuyordu. Teksas, ayrı bir Konfederasyon eyaleti, Missouri ile Kentucky hem Birlikçi hem de Konfederasyoncu eyalet hükümetleri, Maryland ile Delaware ise Birlik'te kalan tarafsız güney sınır eyaletleriydi. Batı Virginia, 1863'te Virginia'dan ayrıldı. Çekişmeli bir şekilde Birlikte kalan bir sınır eyaleti olarak hizmet etti . 1870'lerdeki Yeniden Yapılanma döneminin ardından, birçok Güneydoğu eyalet meclisi, adını, İngiliz komedyen olan Thomas D. Rice'ın 1828'de yarattığı, geri zekâlı, ilkel, her türlü aşağılanmaya maruz kalan bir zenci tiplemesi olan Jim Crow yasalarını çıkardı. Jim Crow yasaları, 19. ve 20. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'nin güney eyaletlerinde çıkartılmış ırksal ayrımcı yerel yasalardır. Yasayla Afro-Amerikalılar ile Beyazların sosyal ve politik hayatta ayrı kurumları kullanmalarını amaçlamış, "ayrı, ama eşit" yasal doktrini ile temellendirilmiştir. Amerikan ayrımcılık dönemi, 19. yüzyılın sonlarından 1960'ların ortalarına kadar sürmüştür.

Günümüzdeki Güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi, yaklaşık MÖ 11.000 veya 13.000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Avrupalı sömürgecilerin gelişinden önce, yerli Amerikalılar birkaç yüz yıl boyunca bu bölgede yaşamışlardır.

Bölgeye gelen ilk Avrupalılar, İspanyol İmparatorluğu ile bağlantılı kolonyalist güçlerdi. 1541'de Hernando de Soto güneydoğudan geçerek Mississippi Nehri'ni aşmış, bölge, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk kalıcı Avrupa yerleşimine ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Güneydoğudaki yer alan dört eyalet, Georgia, Kuzey Carolina, Güney Carolina ve Virginia, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda İngilizlere karşı kazandıkları zaferle kurulan İngiliz Krallığı'ndan bağımsızlıklarını ilan eden Philadelphia'daki İkinci Kıta Kongresi'ne delege gönderen On Üç Koloni arasında tarihte yerlerini almışlardır.  

20. yüzyılın ortalarından sonlarına doğru, Güneydoğu nüfus ve ekonomi açısından birçok değişime tanık olur. Güneydoğu, 1930'larda, Tennessee Vadisi Otoritesi asgari ücreti belirleyen Adil Çalışma Standartları Yasası gibi Yeni Anlaşma politikalarından kaynaklanan yeni bir ekonomik büyüme ivmesi belirler ve II. Dünya Savaşı, askeri üsler ve askeri üretim, tarım veya düşük ücretli sektörler, işçileri çektiği için Güneydoğu'daki büyüme daha da artar. 

***

Kitapla ilgili yazımıza başlamadan önce konusu gereği karakterler ve semboller arasındaki zıtlıkları aynen göstermek, etkisini arttırmak amacıyla, romanda olduğu gibi “siyah” yerine “zenci” sözcüğünü kullandığım için hoşgörünüze sığınırım…

01 Kasım 1937 – 01 Şubat 2017 yılları arasında yaşayan, -Amerikan Edebiyatının kayıp devi- olarak da anılan William Melvin Kelley' nin, izlenimci gerçeklik konusunu içeren…  Henry David Thoreau'nun:- "Eğer bir adam arkadaşlarıyla aynı tempoda ilerlemiyorsa, belki de farklı bir davul sesi duyuyordur..." dizelerine atıfta bulunan "F a r k l ı  B i r  D a v u l c u" adlı romanı, kendisi 24 yaşındayken1962 ‘de yayımlanır. Romandaki anlatımda dış göz, bilinç akışına, çoklu ya da katmanlı zamandizimine ve parçalı betimlemelere başvurur.

Romanı bir tümce ile özetleyen özgün adına karşılık, -yayıncı isteği mi, çevirmenin görüşü mü, nedendir bilinmez- romana, Türkiye’de “ G ü z  D ö n e m i ” adı yakıştırılır!

William Melvin Kelley'nin, on bir bölüme ayrılmış bu romanı, Şerefimiz ve Silahımızla Haklarımızı Korumayı Göze Aldık. “ savsözüyle kurulmuş Kuzeyi Tenessee, doğusu Alabama, güneyi Meksika Körfezi, batısı Mississipi ile çevrelenmiş, başkenti Wilson City, Konfederasyona bağlı Güneydoğu Merkez adlı kurgusal bir Güney Eyaletinde geçer. Başkentini General Lee’den sonra Konfederasyon’un en büyük generali Dewey Willson kurduğu varsayılır.

Romanın konusu ana karakter Tucker Caliban'ın, kişisel direniş ve özgür iradesi ile tetiklediği eyaletin zenci nüfusunun 1957’deki kitlesel göçünün… kasabanın beyaz sakinlerinin bakış açısından anlatısıdır. Sonuç olarak roman, deniz kıyısında kurtarılmış bir deniz yıldızı örneği, bireyin toplumsal değişimdeki rolünün önemini vurgular.

 

Romandaki Karakterler:

•Tucker Caliban: Romanın baş kahramanı, zenci Farklı Davulcu,

•Bethra Caliban: Tucker’ın karısı,

•Bay Harper: Kasabanın filozofudur. Tucker Caliban'ın zenci atası "Afrikalı"’nın öyküsüsünü o anlatır.

•Harry Leland: Tucker Caliban sempatizanı fakir bir beyaz adam,

•Bay Leland: Harry Leland'ın oğlu,

•David Willson: Kurgu eyaletin kurucusu Konfederasyon Generali Dewey Willson'ın torunu,

•Camille Willson: David Willson'ın karısı,

•Dewey Willson III: David Willson'ın oğlu,

•Dymphna Willson: David Willson'ın kızı,

. Bennett T. Bradshaw: David Willson’ın üniversiteden oda arkadaşı ve sivil haklar hareketinde aktif rol alan bir zencidir.

 

***

Roman, Thomason Bakkaliyesinin önünde duran adamların çoğunun, perşembe günü Tucker Caliban’ın çiftliğine gitmeleriyle başlar. Çok az iş yapan dükkanında hiç durmayan Thomason sırtını kirli vitrine dayamış, yirmi beşindeki Bobby-Joe McCollum sundurmanın merdivenlerinde puro içiyor, Loomis ise arka iki ayağı üstüne yasladığı sandalyede oturmakta… Bay Harper'ın Tucker Caliban'ın atası, New Marsails'e köle gemisiyle getirilen ve generalin babası Dewitt Willson tarafından satın alınan dev Afrikalı şefin hikayesini dinlemektedirler. Bay Harper, bu abartılı hikayenin zencilerin eyaletten göçünün nedenlerini açıklamaya yardımcı olacağını anlar ve devam eder…  

Söylendiğine göre; sözü edilen “Afrikalı”, General Dewey Willson’un babası Dewitt Willson’un sahibi olduğu       Afrikalı’yı Dewitt’in New Marseilles limanında ilk görüşü, ısmarladığı ayaklı duvar saatini getiren köle gemisinin boşaltılması sırasında ilgisini çeken panik ortamının başlamasından sonraymış. Köleler boşaltıldıktan sonra arta kalan; Yüksek bir böğürtü ve gemi bordasında su hattına yakın bir yerde açılan delik ile Noel ağacı gibi üzerinde bulunan onlarca zincirle dışarıya çıkarılan Afrikalı’nın kolunun altında korumaya çalıştığı bir bebekmiş.

Afrikalı’ya gördüğünde onun mutlaka kendisinin olması için ne kadar gerekiyorsa ödemeye ve ne gerekiyorsa yapmaya karar veren Dewitt, pazarlık sonrası kaçan Afrikalı’yı  yakalamak için başına ödül koymuş… Afrikalı’nın yanında olan ama ödülün parlaklığına dayanamayan biri yerini söylediğinde Afrikalı ile karşı karşıya gelmiş…direnen ve bebeğinin köle olmasını engellemek için t a ş l a r l a öldürmeye kalkışan Afrikalı’yı vurmuş… bebeği ve taşlardan en küçüklerinden bir tanesini, beyazı alarak, vaftiz ismi First olan Caliban olacak bebekle evine dönmüş… Tucker Caliban’ın dedesi ise John Caliban olarak kayıtlara geçmiştir.

Tucker’ın damarlarında dolaşan kan Afrikalı’nın kanıdır. Kanında özel bir şey  varsa o da Tucker Caliban’dadır. Afrikalı kanı bunlara sebeptir. Bu kadar basit.” …

diyen Bay Harper hariç, hiçbiri bunun bir başlangıç olduğunun farkında değildir. Cuma ve cumartesi gününü ise ellerindeki valizlerle kendilerini tren istasyonuna götürecek otobüsü bekleyen zencileri boş gözlerle seyrederek geçirirler.  

Hepsi de valinin “Kaygılanmayın. Onlara hiçbir zaman ihtiyaç duymadık ve onları hiç istemedik. Onlar olmadan da iyi olacağız.” Duyurusunu okumuşlar ama gidişlerine diğer kasabalar gibi öfkelenmemişler hatta Harry Leland onların da ayrılmaya hakları var diyerek görüşünü açıklarken oldukça ileri gitmişti.

Burada "Afrikalı" bir halkın kendi iradeleri dışında nasıl köleleştirildiğini açıklayan bir simgedir. Bay Harper'ın yokluğunda Bobby-Joe McCollum ve verandadaki diğer beyazlar tarafından Bennett T. Bradshaw'a karşı işlenecek son şiddet eyleminin bir öncülüdür.

 

Yazar, Tucker Caliban'a dolaylı bir şekilde, önce Afrikalı atasının hikayesiyle, ardından da Caliban'a sempatik ama biraz mesafeli bir bakış açısı sunan baba-oğul Leland'lar aracılığıyla yaklaşır. Bu bakış açısı topluluk içinde mevcut olsa da – mahalle baskısı ve yasalarla ırklar arası yakınlığın teşvik edilmemesi nedeniyle- ne yazık ki, topluluk tarafından paylaşılmaz.

 

Öte yandan yazar, kurgusal Güney eyaleti üzerinden birbirine bağlı zenci ve beyaz ailelerin tarihiyle, Güney tarihinin anlamını anlamanın bir yolunu arar. Daha da öteye özgürlük teması ile köleliğin hem zencileri hem de beyazları nasıl aşağılandığı kaygısını paylaşır.

 

Örnekler ve Dewey Willson III’ ün anılarından bazılarını satırlara paylaştırırsak: “Onuncu doğum günümde uyandığımda odanın köşesinde kromajları ve beyaz şeritli lastikleriyle ışıl ışıl parlayan bisikleti gördüm. Tucker’ı ikna edebilirsem bisiklet sürmeyi bu sefer öğrenecektim. Havanın kararmasına yakın işi biten Tucker’la uzakta bir araç parkına gittik. Eve geç döndük. O gece yemeğimi yerken, yakıcı kayışın Tucker’in kaba etlerinde şaklamasını duyabiliyordum. 

 

Düşünürken Tucker’ı bugünlere getiren onu delirtecek şeyi neden yaptığını anlamaya çalışırken aklıma gelen ilk şey… generalin faytonunu süren First Caliban John’un öldüğü geçen yaz oldu. Cumartesi günleri John pırlanta kravat iğnesi, inci grisi şapkasını takar otobüsle New Mersails Garajına gidip Kuzey Yakasına yolculuk yapar, renktaşları ile barlarda sohbet ederdi. Geçen yaz oraya giderken otobüste öldüğünde cenazesine çok az kişi gelmişti. Kendi insanları arasında pek sevilmediklerini, bağlılıklarının bize olduğu için sevgimizin onları diğerlerinden kopardığını fark ettim. Törende birisi ‘her zaman kendini feda edecek iyi bir insandı.’…dediğinde arkadan ‘Feda etmek? Hepsi bu mu? Lanet olsun fedakârlığa…’ diyen de Tucker’dı. ‘Eğer düşündüğümü yapmazsam bunların hiç birisi sona ermeyecek. Sonsuza kadar size çalışmak zorunda kalacağız.’”

Sundurmada ötekilerden biraz uzakta ayakta dikilerek oğlu Harold’u bekleyen Harry Leland, yolun karşısında gelen bir kamyonun geçmesini bekleyen, Bay Leland diye anılan oğluna baktı. Thomason’un dükkânının önünde duran ve on ton tuz taşıdığını söyleyen kamyon sürücüsü Caliban’ın çiftliğini sordu. Bir müddet Thomason’un dükkânında oyalanan baba oğul Lelandlar, dışarı çıktıklarında… arabasını kazıklayarak durduran Stewart’ı gördüler. Gözleri faltaşı gibi açılmış doğru Bay Harper’e koşan Stewart, Tucker’ın tarlasına darı eker gibi tuz döktüğünü söyleyince; dükkândaki herkes fırlayıp Tucker’ın çiftliğine doğru koşturmaya başladılar. Biraz ilerde doru atının terkisinde Wallace Bedlow’un yanından geçtiler. Çitlere varıp Tucker’ı ne yaptığı konusunda sorguladıklarında tek bir yanıt alamadılar. Onu durdurmak isteyenleri engelleyen Bay Harper:

“O bir şey başlattı ve artık onu durduramazsınız.”

Tarlayı tuzlayan, çiftlikteki kadim ağacı kesen, atlarını, küçük ve büyükbaş hayvanlarını vurduktan sonra evini ateşe veren, küçük b e y a z t a ş  cebinde, kucağında bebeğiyle karısı Betrah’ı da alan Tucker geceye dönen karanlıkta kaybolur..

Tucker Caliban, tıpkı Afrikalı gibi, insan haklarını savunmak için beyaz ya da zenci herhangi bir örgüte bel bağlamamış, bireysel hareket etmesi gerektiği için, kendisini özgürleştirmenin tek yolunun bu olduğu sonucuna vardığı için eyaleti terk etmiştir. Tucker Willson'larla olan bağını kabul eder, ancak artık kendi eylemleri için emsal teşkil etmelerine izin vermez.  

 

***

David Willson'ın 1931'den 1957'ye kadar olan yılları kapsayan günlüğü, Güney kökeninin getirdiği sınırlamaların üstesinden nasıl gelmeye çalıştığını ortaya koyar:

“Tucker, yangını çıkararak hem kendini hem de beni özgürleştirmişti.” diyen David Willson, Öğrenciyken bir gece Sosyalistlerin bir toplantısında Bennet Bradshaw adlı bir zenciyle  tanıştım. Konuşurken bana “Benim halkımın da yeni bir şeye, hayati önemde bir şeye ihtiyacı var. Belki yanıtı Sosyalizm veya Komünizm ’dir. Ama bu gece tanık olduğumuz gibi içi boş çeşidinde değil.” demiş… “Köşe yazılarıma gereksinim duyacakları için mezuniyetten sonra Güney’e dönmemi, bir yazı işi bulmamı öğütlemişti. Ama daha sonra da fikirlerini değiştirerek benimle iletişimi kesmek istediğini bildirmişti!”

David Willson, üniversitede radikal Bennett T. Bradshaw ile arkadaş olmuş, Sosyalist davaları, zenciler için eşit hakları savunmuş ve daha sonra ailesini geçindiremeyeceğinin anlaşılması üzerine ideallerinden ödün vermek için eve dönmüştür. David Willson, ailesinin çelişkili tarihini yansıtır. "Afrikalı"da isyankâr bir zenciyi sahiplenmeye çalışan, kölenin bağımsızlığına  hayranlık duyan aile, Tucker'a karşı da dönüşümlü olarak saygılı ve küçümseyici davranır. Aile, çözemediği çelişkili duygular karmaşasının içinde sıkışıp kalmıştır.

 

David'in karısı Camille, kocasının kendisine duyduğu tam güveni kabul edememesinden dolayı incinir ve David'in inançlarının zayıflaması evliliklerini oldukça hırpalar. Oğlu Dewey Willson III Dewey, babasının gençlik ideallerinden nasıl vazgeçtiğini fark etmez ve sadece cömertlik eksikliği ve iletişim kurma isteksizliği görürken kendine şu soruları sorar;

İki ay sonra babamın plantasyondaki çiftliği Tucker’a nasıl sattı, anlayamadım? Benim çıkaramadığım ama beni tanıyan…  Yahudi karşıtı, Kavgam, Kapital ve İncil karışımı bir doktrini olan ABD’nin Zenci İsa’sının Yeniden Diriliş Kilisesinden Rahip B.T. Bradshaw: -“ öğlenden sonra New Marsails Belediye İstasyonunda şimdiye kadar hiç ve hiçbir zaman da olmayacağı kadar çok zenci olduğu…”  Buhranla ve İspanya İç Savaşı ile büyüyen ve Komünizmle beraber flört ettikleri babamı tanıdığını” ve “Sutton’daki zencilerin buralardan taşınması, bildikleri her şeye sırtlarını dönüp sıfırdan başlamaları gerektiğini…” söyleyip… “ İşte, efsane böyle doğar.” dedi.

***

Romanın bitiminde dış gözün söylediği ve yazarın aklından geçenlere göre, Tucker'ın vazgeçme eylemi Güney kimliğinde bir boşluk bırakmıştır. Bu boşluğu beyaz bağnazlar bile rahatsız bir şekilde hissederler. Güney, ancak Tucker kendi kimliğiyle birlikte geri döndüğünde bütünleşecektir.

Ama aynı coğrafyanın günümüzdeki sosyo-ekonomik koşullarında ( benim notumla ) bu sefer de diğer göçmenlerine karşı saf tutup onları dışlayacaklar, dünyanın ezenlerin, ezilenler karşısındaki zulmü, ticaret, siyaset ve din sundurmasının altında devam edecektir.

Kalın sağlıkla ve kitapla… Sömürüsüz bir dünyada…

========================



02 Mayıs 2026, mehmetealtin, 835/ CCXXVI
Sel Yayıncılık, 1. Baskı, Eylül 2020 

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

 

https://substack.com/home/post/p-196208698

 

 

 

 


28 Şubat 2026 Cumartesi

 


SÉGU Toprak Surlar, Maryse Condé   

Çeviri: Şirin Erkan Leitao, Kapak Tasarımı: Didem Kestek

“Aşanti halkı gökten indi. Ay’ın karnından.

İktidarı kadınların devretmesini isteyen ay-kadından.

Kral Obiri Yéoba endişeliydi, beş yıldır evli kız kardeşi prenses Manou doğurmamıştı. Tahta kim geçecekti? Birgün ana kraliçe ona senin kısır olduğunu sanmıyorum, rahip öyle söylüyor, peşinden git ve ne diyorsa onu yap.

Dokuz ay sonra bir erkek çocuk doğdu. Rahipler ona Osei Tutu adını verdiler.

Çünkü Tutu, Manou’nun karnını dolduran bereket tanrısıydı. “

S. 272

Animizm’e göre Osei Tutu, annesi Manou’yu döllendiren Ay ve Bereket tanrısıydı.

Bu durum, Teslis, Kutsal Üçleme ya da Üçlü Birlik, her biri eşit yücelikte, özünde tek, ezeli ve ebedi olan üç benliğini konu edinen ve Hristiyan kiliselerinin çoğunluğu tarafından inanılan ana akım Hristiyan dininin merkezindeki inanç esasıdır. Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh üç farklı benlik, Ana Tanrı, Oğul Tanrı, Kutsal Ruh olarak aynı özü paylaşanlar olarak yorumlanabilir.

***

Bu kitabı sizlere tanıtmadan önce şunu söylemeliyim ki; “Bir önceki tanıtımıma konu olan Bu Dünya’nın Krallığı ile bu kitabın arasındaki ortak yaşam ilişkisinden, birinden diğerine atlayan kişi, gelişme ve sonuçlardan hiç mi, hiç haberim olmadığı gibi, sorumlusu da değilim. 😊

Ségu, Toprak Surlar’ı -kolonyalizm altında ezilerek kümeleşmiş- Afrika, Mezopotamya, Hint Okyanusu halklarının yazar ve edebiyatlarının kütüphanemdeki yeni bir örneği olarak aldım, ama sanki arayıp tarayıp da seçmiş gibi oldum. İyi ki almışım. Kitap bana yalnız Batı Afrika Edebiyatı hakkında değil, öyküsündeki aile destanı ile bölgenin tarihi  hakkında çok şey öğrenmemi de sağladı.”   

***

Y A Z A R :

11 Şubat 1934’de Guadeloupe, Karayipler’de doğan, 02 Nisan 2024’de Fransa’da ölen, Fransız uyruklu, edebiyat profesörü yazar Maryse Condé, zengin bir tüccar olan babasından dolayı “Siyah burjuvazinin embriyosunun bulunduğu bir ortamda büyüdüğünü…” söyler.

Çocukluğuna dair öykülerin birinden hatırladığı kadarıyla öğretmenin, ona “Antiller” hakkında bir sunum yapmasını istediğinde doğduğu Antiller’in gerçekleri hakkında hiçbir şey bilmediğini fark eder. Bunun sonucunda, ağabeyinin önerisi ile… Joseph Zobel’in 1930'larda Martinik'te geçen şeker kamışı tarlalarında yaşayan büyükannesinin öyküsünü anlatan otobiyografik romanı La Rue Cases-Nègres adlı eserini okur. Bu okuma, aile ziyaretlerine gittiğinde veya ebeveynlerinin arabasının penceresinden çevreye göz ucuyla baktığında görmesini gereken şeylerin farkına varmasını sağlar.

Daha sonraları Sorbonne'da ders veren ünlü Marksist tarihçi Jean Bruhat'ın çocuğu Françoise Bruhat ile arkadaş olduğunda; Sömürgecilik, kolonizasyon, kimlik, köken, mülksüzleştirme kelimelerinin anlamlarını ve ebeveynlerinin görmezden geldiği köleliğin nedenlerini ve kökenlerini öğrenir. Antiller’de neden Siyah insanlar olduğunu, onların nereden geldiklerini anlar.

Zamanını Guadeloupe ve Fransa anakarası arasında geçiren Maryse Condé, romanın öyküsünü; 18. yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde bulunan gelişmiş bir krallık olan Ségou'da yaşayan, Bambara soylusu Traoré ailesi üzerinden bölgede İslam'ın yayılmaya başlayan İslâmcılığın etkileri, Mağrip halklarının sergilediği ırkçılık ve Batı Afrika kıyılarında yaygınlaşan köle ticaretini üzerine kurar. Traoré ailesinin dört oğlu Tiékoro, Naba, Siga ve Malobali, bu kargaşanın içinde sürüklenirken… kaderlerini dinî etkiler, gelenek ve görenekler etkileyecek tasa ve trajedi, geçici mutluluk anlarına hep baskın gelecektir.

Maryse Condé, Bambara Ségu krallığının gerilemesini anlatan iki ciltlik tarihi romanı Ségu 1: Toprak Surlar ve Ségu 2: Parçalara Ayrılmış Dünya yayınlandığında, kendisinin de medya tanınırlığı artar. 2018'de Yeni Akademi Edebiyat Ödülü adıyla anılan -Alternatif Nobel Ödülü’nü- kazanır.  

Romanı Mali İmparatorluğunun yayıldığı Güney Afrika’nın Sahel coğrafi kuşağının kapsamında tutan yazar, kurgusunda kronolojik ve doğrusal bir öyküyü, gelenek, görenek, mitler ve kutsalın satırlarında inceleyip, anlatırken… sınıf çatışmalarının neden/sonuç ilişkilerinden, uzak durur, safını gizler, bu nedenlerle isyanı da tül perdeler gerisinde elden kayıp gider.  

***

Ö N  D E Y İ Ş :

Ségu, özetlenemeyecek kadar zengin ve çeşitli dünyayı birkaç kere dolaşacak kadar uçsuz bucaksız bir romandır. Batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Kızıldeniz'e kadar uzanan, birkaç yüz ila bin kilometre genişliğinde altı bin km uzunluğunda sınırsız bir gökyüzünün altında uzanan Sahel toprakları kadar geniştir. İçinden büyük bir nefes geçen ve onu canlandıran Afrika'nın ta kendisidir.

18. yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde, Bamako ve Timbuktu arasında yer alan Ségu: Batı Afrika'da, Güney Mali, Fildişi Sahili, Gine, Burkina Faso ve Senegal'de yaşayan, günümüzde de etnik kökene bakılmaksızın o bölgedeki nüfusun %80'inin Bambara adlı dilini konuşan   bir Bambara krallığıdır.

Ségu'da doğanın bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden Kral(=Mansa) ve uyrukları animisttir. Öte yandan Nijer bölgesinde zihinleri baştan çıkaran ve onları fanatik biçimde kendi davalarına bağlayan yeni bir din İslâm dini yayılmaktadır.

Romanın kurgusunda; Etkinin tepkimesi gereği, kaçınılmaz çatışmada, Ségu’nun karanlık yüzünü yaşam alanı bilen ve belleyenler, Ségu’yu ihanet üzerine yeniden inşa ederlerken, din tüccarları ve dolandırıcılar da halkı kontrol altında tutmak için gereken kodları ile kurumlarını oluşturmaktadır. Ségu’nun yaşayacağı değişim sürecinde, bir Bambara soylusu ve Mansa’nın danışmanı Dousika Traoré'nin ile dört oğlu, eşi, eşleri ve egemenliğindeki diğer aile bireyleri ile köleleri, bir yanda kutsal savaşın, diğer yanda köle ticaretinin yükselişiyle damgalanmış bu çağda, zıt ve korkunç kederler yaşayacaklardır. İnsanlar hem tarihin aktörleri hem de kurbanlarıdır. Ancak daha da önemlisi, özgür ya da köle, içlerinde öyle gururlu ve tutkulu kadınlar vardır ki, hayatın ve bataklığın yollarını kocalarından ve efendilerinden daha iyi bilirler.  Ségu dik duruşunu oğulları kadar kızlarına da borçludur. Kitapta kadınlara görece sınırlı bir alan tanınsa da erkeklere kıyasla genellikle arka planda kalsalar da gözbebeklerimizin odağındadır. Ancak konumları, yaşam koşulları, tutkuları ve talihsizlikleri, dini coşkunun ürkütücü satırlarının yarattığı baskıdan dolayı tutkulu bir aşkın kapsamının önlenemez sonuçlarından, tadımlık satırlar bırakmaktan öteye gitmemektedir.

***

Ségu 1: Toprak Surları okumaya başladığımda Afrika hakkında bir kum tanesi kadar bilgimiz olmadığını anlarken dokuzuncu sayfada Bambaraların para yerine, Animist Vudu inancında da iletişim aracı olarak kullanılan deniz kabukları hakkındaki dip not beni aldı götürdü, bir önceki tanıtımını yaptığım Alejo Carpentıer’in tez romanı Bu Dünyanın Krallığı’nın Son Notlar sayfalarına:

1 ̊ Notun içeriği Mali İmparatorluğu ve halkları hakkında olup, köle olarak Amerika kıtasına nasıl taşındıklarını anlatır. Bu Ségu 1: Toprak Surların kurgusunda önemli bir yer tutar.  

3 ̊ Notun içeriğinde Mali İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde, 1324 yılında yaptığı hac yolculuğunda yanında taşıdığı ve sadaka olarak dağıttığı devasa miktardaki altınla, İslam dininin ve biliminin velinimeti olarak görülen X. Mali İmparatoru, Mansa Kankan Musa’dan söz edilir.

4 ̊ Not, Amerika Kıtasına kaçırılan kölelerin Ora, yani Öte Taraf adını taktıkları Afrika hakkındadır.

Özetle Ségu 1: Toprak Surlar, Bu Dünyanın Krallığı romanının ayrılmaz bir parçasıdır.

Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları, aile içinde alınan kararlar, ailenin gündemindeki olaylar romanın kurgusunu belirler. Gece İnen Söz, Rüzgâr Darı Tanelerini Savurur, Kötü Ölüm, Bereketli Kan ve Putlar Titredi adlarıyla beş bölüm üzerine oturan romanı, yazar “Bambaralı ecdadına” adar ve dediğine göre yazarın Afrika kökenli tarihçi ve sosyal bilimler akademisyeni arkadaşları sayesinde gerçeklikten uzaklaşmadan tasarlar. Kurguda zaman boşlukları yok gibidir. Karakterler kurguda hayatın doğal akışına uygun olarak yer alırlar doğru zamanda, doğru bölümde, doğru satırlara otururlar. Romanda her bölüm kurguda yer alan karakterler üzerinden anlatılır. Ailenin torunları ve dışındaki karakterler, kurguyu tamamlar.  

Çevirmen Şirin Erkan Leitao hakkında ayrıntılı bir bilgi edinemedim. Beş yüz otuz yedi sayfalık bu kapsamlı kitabı “Ségou, Tome 1: Les murailles de terre“ adlı Fransızca aslından net, akıcı ve temiz bir biçimde çevirerek dilimize kazandıran çevirmen Şirin Erkan Leitao’yu kutlarım.

***

T A R İ H Ç E :

 

1755’te Coulibaly hanedanlığına son veren Ngolo Diarra’nın kitabın ana karakterlerinden 1787’de tahta geçen oğlu Mansa Monzon Diarra’nın hükümdarlığı sırasında, Ségu gücünün zirve noktasındadır. Kudretini, sözünü ve gücünü, suyun ve bilginin efendisi Faro’ya devreden yaratıcı Pemba ile iş birliğinden alır. Hem zulüm hem de merhamet gösterebilen, siyasi zekaya sahip, sakin ve çalışkan bir adam olan Monzon Diarra annesi Makoro’dan aldığı güzelliğe, babası Ngolo’dan aldıp uyandırdığı saygı ve korkuya sahiptir.

 

Egemenliği Çad gölünün doğu kıyısı Wadai’den Senegal’in Atlantik kıyısına kadar topraklarda yaşayan Mesina Fûlânîleri ile Ségu’daki balıkçı halklar Somono ve Bozolar, marangoz Dogonlar, Tevarikler yani Tuaregler, tüccar Malinkeler, Batı Afrika’dan Kızıldeniz’e kadar yayılmış çoban Fûlânîler ve Sarakolo halklarının topraklarına kadar ulaşır. Babasının Biton Coulibaly’den zorla aldığı krallığın meşruiyeti onda vücut bulur.

 

Üç yüzden fazla yeni köy inşa eder, çeşitli etnik kökenlerden göçmenleri ağırlar ve çok sayıda başarılı sefer düzenleyip Kaarta, Massina, Dogon ve Mossi dahil olmak üzere diğer birçok krallık ve klanlara karşı kazandığı zaferlerle büyük bir savaşçı olarak ün kazanır. Manzarası, kalabalık nüfusu ve çevresindeki işlenmiş tarım alanlarıyla Ségu Afrika'nın bağrında bir medeniyet ve ihtişam manzarası oluşturur.

 

Ségu’yu özgün kılan, kök salmış dünya görüşüdür. Afrika kıtasını kapsayan Avrupa'nın sonradan dayattığı hegemonik ilişkiler, gündeminde yer almaz. Bambara halkının yaşamına  hâkim temel temalar – yaşam, ölüm, bilinç ve düşüncenin aşılması – bizim Kartezyen evrenimizle hiçbir ilgisi olmayan atalarından kalma bir geleneğe özgü bir kozmogoni bağlamında ele alınır. Ségu’da ataların etkisi, animistik inançlar, kralın yöntem ve yönetimi kaderini belirler. Ségu, sağlam bir şekilde kök salmış bu özellikleriyle dost ve düşmanlarının gözünde haset ve hevesle dış etkilere açık bir şehirdir.

***

 

K A R A K T E R L E R  ve  Ö Y K Ü  Ö Z E T İ :

 

Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları, ailenin gündemindeki olaylar üzerinden aile içinde alınan kararlar, romanın kurgusunu belirler. Traoréleri oluşturan beş ailenin en büyüğü ve reisi, kraliyet konseyi üyesi, Mansa(=Kral) Monzon Diarra’nın dostu, Dousika Traoré’dir. Traoré klanındaki diğer ailelerin başındaki dört küçük erkek kardeşleri Diémogo, Bo, Da ve Mama’ nın ağabeyleri ile beraber Dousika Traoré, bir Bambara soylusudur. Baş kadını Nya Coulibaly, yaklaşık 1650 yıllarında Ségu’yu kuran ve 1680’e kadar yöneten Kaladian Coulibaly’nin, Mali’nin batısında Kaarta’da Bambara İmparatorluğunu kuran ve 1680-1755 yılları arasında hüküm süren torunu Biton Coulibaly’nin ailesine mensuptur. Dolayısıyla Dousika, o da bir Ségu soylusu olan baş kadını Nya’ya büyük bir saygı, korkuyla karışık bir aşk beslemektedir.  

 

Öte yandan, seferlere pek az katılmasına rağmen Mansa’ya ve karısına dayanarak zenginleşmesinden… kibir ve kurumla herkesi küçümsemesinden… üstüne onun verebileceğinden daha fazla hediyelerle kadınları kraliyet mensuplarının elinden alarak onları küçük düşürmesinden dolayı, soylu adamların en kibirlisi babası gibi bataklıkta can çekişmese de bir ders almasında çoğu saraylı bir muhalif gurubun da yükünü taşımaktadır.

 

Nitekim sayfalar devrildikçe bir gün  Mansa’nın sözlerini, -bugün Mali’nin ortak ve ulusal dili olan Bambara diliyle- topluluğa iletmekle yükümlü ozan Tiétigubia Danté, Coliba nehri’nin karşı kıyısında bulunan şüpheli beyaz adamla ilgili Dousika’dan görüş almak isteyip de kurula gecikince Dousika Traoré, Mansa’nın ironik sözleriyle azarlanmasını fırsat bilen  muhaliflerinden Samaké’, Dousika’nın Mansa’yı devirmek amacıyla Mansa’dan hebersiz olarak, birbirlerine kin güden Karta ile Ségu Coubalilerini barıştırmayı kendine görev edindiğini söyleyerek ateşe benzin dökerken ozan Tiétigubia Danté de araya girerek ateşi körükler ve  fitne amacına ulaşır. Dousika görevlerinden azledilir ama Ségu kamuoyu bu sonucu yadırgar ve kabullenmez.  

 

Sonuçta, yazının başında belirttiğim gibi, Traoré ailesi barış içinde bir yaşam sürüyor gibi görünse de kulun kula karşı savaşında Dousika’ya karşı olanlar, rolünü almak için sıra bekleyenler karşısında Dousika Traoré, kraliyet ailesiyle ilişkilerinin sarsıldığını ve ardından çöktüğünü görür.

 

Bu arada, kadınları eve kapatan, alkolü yasaklayan yayılmakta olan yeni dini yadırgayan Monzon’un etrafı İslam’ı seçen ülkelerle çevrilmiş ama karşı koymayı ağırdan almaktadır. ıyordu. Çünkü din uğruna neden savaşmak gerektiğini anlamıyor, her halkın, her er ve hatun kişinin kendi istediği tanrıya tapmakta özgür olabileceğini düşünüyordu. Çok sayıda tanrı vardı ve diğerlerini saf dışı bırakıp tek başına hükmetmeyi dileyen bir yenisi diğerlerini inkâr ederken, kendisini inkâr etmiyor muydu? Dolayısıyla Kaarta Coulibalyleri ile Ségu Diarraları arasındaki kadim düşmanlık bırakılmalı ve birleşip Ségu’yu güçlü kılmalıydılar.

-0-

Nya, kendini Dousika’ya bağlayan aşkın tohumu, seçkin bir beden ve yüz güzelliğine sahip, ailesinden gizlice Müslüman olmaya aday olan oğlu Tiékoro’nun Diéesko’dan sonra ailenin başına geçeceğini düşünmüş, ancak ailesinin ve benimsediği yeni dinin çelişkili beklentileri arasında kalan Tièkoro’nun İslam'ı seçmesi aile içinde ve Ségu’da yol açacağı sorunlar nedeniyle aile konseyi bunu reddetmiş, kayınbiraderi Diémogo ailenin başına geçmişti. Geleneklere göre Nya, Diémogo onunla evlenmek isterse ya isteğe uyacak ya da ailesinin yanına dönecekti.

 

Bu arada kâhin din adamı olarak her gün İfa’ya, -kâhinlik tanrısına- danışan ve hayatın her an değişebileceğini bilen Dousika ailesinin şamanı, Koumaré Traorélerin geleceğini açıkça görüyor, tanrıların gazabından aileyi kurtarmak için dört oğlanı, Tiékoro, Siga, Naba ve Malobali’yi günah keçisi olarak tanrılara adıyordu. Makunbogo, Nangoloko, Kontara, Bagala gibi Bambara putlarının diğer dinlere karşı durmaları, ya da aralarında anlaşmaları mümkün değildi. Tiékoro Ségu’dan ayrılmalı, Siga da onunla gitmeliydi. Çünkü hayatın sicimleri dokuma tezgahından çıkan pamuklu şeridin ipleri gibi birbirine bağlıydı.

-0-

Timbuktu’da şöhreti Mağrip’ten Bicâye’ye ve Cezayir’e kadar yayılmış ünlü müftü Ahmed Babanın ailesinden hoşgörüsüz ve kibirli Hacı Baba Abou, Tiékoro’ya “Okul ücretini nasıl ödeyeceksin? diye sorup, “Elli altın miskalım var” yanıtını aldığında sert yüzü ilk defa aydınlanmış, keseyi kapmıştı. O anda Tiékoro’nun -teni daha açık renkli, uzun örgülü siyah saçlarında kırmızı baş örtüsü gümüş kolyesi, kare küpeleri, burun hızması ile- içeriye giren kıza hayran kalan bakışlarında homurdanan Hacı “Kızım Ayişha… bu da Oumar yeni öğrencimiz” dediğinde Tiékoro’nun gözleri yaşlarla dolmuş… Tiékoro’nun adı Oumar olmuştu. 

Diğer öğrenciler Gao’nun prens ailelerinden ve şehrin önemli ailelerine mensuptu. Tiékoro’yu yalnız sınıfsal olarak değil, siyah bir putperest olarak aşağılıyorlardı. İçlerinden sadece birisi babası kadı olan Moulaye Abdullah adlı öğrenci ona yakınlık göstermişti.  

 

Timbuktu asırlar önce Gao ile hâlâ altın ve tuz imparatorluğu olarak anılan Songhay İmparatorluğu’nun en önemli şehriydi. Songhay altın ticaretini kontrol amacıyla kuzeydeki vilayetleri alarak Mali İmparatorluğunu yok etmişti. 16. Yüzyılda tuz göletlerini ve altın madenlerini ele geçirmek isteyen Sultan Moulaye, burayı yerel aristokrasiden doğma oğullarına, Armalara bırakmıştı. “Misafir Allah’ın hediyesidir.” düsturuna rağmen burada misafirperverlikten eser yoktu. Kenar mahallerindeki sefil evlerde şehrin efendileri ile Armaların konakları arasında derin bir tezat vardı. Timbuktu’daki seçkinler üçe ayrılmıştı. Askerî ve siyasî gücü ellerinde bulunduran Armalar, düzenin belirleyicileri hukuk bilginleri ve düzenin terazileri tüccarlar. Armalardan Moulaye’nin babası Mubarak al- Darilerden Abdallah da tüccarlardan birisiydi.

 

İslamî eğitiminden sonra Ségu’ya dönen Tiékoro İslâm dininin sırlarına vakıf olduğundan Mansa Monzo’nın danışma konseyine girmiş, yine aynı konuda Mansa’nın iki oğlunu eğitmekle de görevlendirilmişti.

-0-

Ağabeyi Tiékoro’nun Timbuktu’ya gidişiyle boşluğa düşen Naba, amcası Diémogo’nun büyük oğlu Ségu’nun usta avcılarından Tiéfolo ile yakınlaşmıştı. Bir gün, Fûlânîlerin sürülerine dadanan aslanları avlamak üzere   başka genç aslan avcılarıyla yaptıkları toplantıda, Tifolo ava gitmeye çok istekli olan Naba’yı da yanında götürmeye karar vermiş, o da guruba dahil olmuştu. Avcılardan onlardan biri de Samaké’nin büyük oğlu Masakoulou ise Tiéfolo’yu kıskanıyor ve onlara liderlik yapmasından nefret ediyordu.

 

Ancak grubun yürüyüşü sırasında rastladıkları Fûlânî çobanlar, dehşet içinde aslanlardan çok köyleri yakan, kadınlara tecavüz edip öldüren, erkekleri alıp götüren adamlardan söz etmişler… av amacından sapmış ve bunun üzerine Tiéfolo’nun geri dönme talebine karşılık Masakoulou korkaklığından söz edince Tiéfolo yola devam etmeye karar vermişti. Genç avcılar yolda kaybolmuş, Samaké Naba dışında hepsini buldurmuştu.

 

Naba, Dakalalı Bambaralar tarafından esir alınmış, Naba kendi insanlarından yüz kilometre uzakta tutsaktı, köle ticareti devam ediyordu. Avrupalı tüccarlar Güney Afrika’nın asırlardır tahıl sahillerine, fildişi sahillerine, altın sahillerine, köle sahillerine kaleler inşa etmiş, yeni dünyanın keşfi ve şeker kamışı tarlalarının genişlemesiyle köle ticareti çok kârlı hale gelmiş, İngiliz ve Fransız tüccarlar arasındaki rekabet Afrikalı kaçakçıların sahtekârlıklarında hemfikir olmuşlardı. Nitekim yukarıdaki satırlar, Bu Dünyanın Krallığı kitabında şu satırlarla doğrulanır:

 

1700'lü yılların ortasında Avrupa’da artan şeker ihtiyacı, ağırlıklı olarak Fransa’nın kolonisi Karayipler’deki Haiti ve Jamaika’da tarım çiftliklerindeki üretim, yoğun insan emeği gerektiren, Afrika'dan getirilen kölelerle sağlanmaktadır.”

 

Zenginlikleri babadan gelen, bir yandan da kardeşi ile deri, balmumu ve köle ticareti yapan Nicolas Pépin’ in Senegal’in Gorée adasında yaşayan kardeşi Sinyora Anné Pépin, 1789 Fransız Devriminde köleliğin kaldırılması ve İngiliz saldırıları nedeniyle canı sıkkındı. Bir tarafta Antil Adalarındaki özellikle Santo Domingo isminde bir adadaki çiftçiler köleliğin yasaklanmasına karşı çıkarken, diğer taraftan Siyahların Dostları Topluluğu yasağın geri getirilmesini istiyordu ki, bu vaka da Bu Dünyanın Krallığı kitabında satırlara şu biçimde düşer:

 

İktidarı ele almış olan Toussaint, iktidarı Fransızlara vermez ve özerk olarak ülkeyi yönetmeye başlar. 1798'de adaya çıkartma yapan İngiliz kuvvetlerini yenilgiye uğratır. Komşu ada Santo Domingo'yu işgal ederek buradaki köleleri de özgürleştirir.

 

Anné Pépin’in gözleri bir yıl önce eve gelen olağanüstü bahçıvanlık becerilerine sahip, vaftiz edilerek adı Jean-Baptiste olan Naba’yı aradıysa Jean-Baptiste ortadan kaybolmuştu. Lusitania adlı gemi Naba ile Naba’nın himayesindeki  Nago Ayodele dahil bordasındaki üç yüz köleyle Brezilya’nın Pernambuco eyaletine doğru yol alıyordu. Kaptan Ferreira dua kitabını açar, toprağa ender olarak bastığında kiliseye gider, gemisine bindirilen köleler vaftiz edilmeden asla demir almazdı! Bu kadar da dindardı! Pernambuco’ya vardıklarında eyaletteki bir fazendanın sahibi Manoel İgnacio da Cunha yeterince köleye sahip olduğundan, merhametli bir adama dönüşen ergenin psikolojik evrimindeki Naba’yı değil de onun Gorée adasından beraber geldiği, kol kanat gerdiği Romano adıyla vaftiz edilen küçük kız Nago Ayodélé’yi satın almıştı. 

 

Romanda Naba'nın kaderi kölelik ile özdeşlese de kölelik Bambara toplumuna yabancı değildir.  Çünkü Kadim zamanlardan beri Ségu’nun döngüsünü düşük ücretli işlerle görevlendirilen, çocuk doğuran, tarlaları işleyen, ordunun saflarını güçlendiren ve genel olarak yönetici ailelerin ve krallığın gücünü sağlayan köleler sağlamaktadır.

 

Azat edilmek için para biriktiren Ayodélé, bu iş için aracılık yapan José ile konuşurlarken memleketinden gelen, -Müslümanların görev bildikleri cihat denilen eylemlerle onları zorla kendi dinlerine geçirme- haberlerinden dolayı sarsılmıştı. Benin körfezindeki savaşların ardından getirilen esirlerin verdikleri bilgilerden dindaşlarının fetihlerinden haberdar olan Müslümanların isyancı hisleri depreşmişti. Üstüne Santo Domingo’daki kölelerin Fransızlara karşı verdikleri özgürlük savaşını da öğrenmişlerdi. Eyalette de planlanan isyana göre Müslüman köleler, Katolik köleleri katletmeye hazırlanırken açığa çıkmışlardı.

 

Halbuki tek ve ortak düşmanları Portekizli sahipleriydi.

 

Durumdan çıkar ve vazife çıkaran, Manoel’in köleden doğma, gayri meşru oğlu Abiola, Manoel’e yaranmak için oldukça otorite kazanmış kıskanmış, Naba’yı kışkırtıcı bir Müslüman olarak Manoel’e gammazlamış, ürken Manoel de kâhyası ile anlaşarak isyanı bastırmak için Naba’yı yem etmeye karar vermişti. İsyanlardan sorumlu tutulan Naba ölüme mahkûm edilmişti. Totemi taçlı turnaydı.

 

Pemba dünyayı yaratırken, Faro da gökyüzü ve sulardan sorumlu tanrıydı. Doğanın bütün olarak, her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir ruha sahip olduğuna inanan Dousika’ya bağlı demirci animist Koumare, dinî topluluk Komo’nun da başındaydı. İdam edilen Naba’nın başıboş gezen ruhu, Koumaré sayesinde, Nya bedenini Diémogo’ya sunarken annesinin rahmine girdi. Totemi taçlı turnaydı.

-0-

Tièkoro Timbuktu'ya gittiğinde Siga da ona eşlik etti, ancak İslam'a geçme niyeti olmadığı için Hacı Baba Abou onu yanına almayı reddeder. Yalnız ve parasız kalan Siga, saçlarını kestirir, yeni kıyafetler alır, Ahmed adıyla eşek sürücüsü olarak iş bulur. Kısa sürede işvereninin dikkatini çeker, onun güvenilir sırdaşı ve daha sonra Fas'ın Fez şehrindeki temsilcisi olur.

 

Fez, birbirini iktidardan dışlayan, birbirine düşman toplumsal grupların bir araya geldiği bir yerdir. Siga'nın tüccar olarak yaptığı iş ilginç, vardığı şehir muhteşem, ancak siyah insanlara yönelik ırkçılık korkunç ve yan yana yaşayan farklı etnik gruplar arasındaki ilişkiler dehşet vericidir. Elbette, Ségu'da da soylular, zanaatkarlar ve köleler vardır ama herkes kendi kastı içinde evlenir ve birinden diğerine karşı hiçbir aşağılama yoktur.

Ancak, her şeye rağmen Fez, Siga'nın genç siyah tenli, ipek saçlı, gri gözlü, kısa boylu bir Faslı kadına, Siga’nın biricik aşkı Fatima’ya âşık olduğu şehirdir.  

-0-

Bir Fûlânî olan Sira, Dousika’nın nikâhsız, ona Malobali adında bir oğul veren ikinci eşidir.  Sira Ségu’daki ihtişamdan her zaman büyülenirdi. Klanı Fûlânîler, Bambaraların vergilerinden bıkmış, tek ve egemen bir devlette Allah’tan başka hiçbir ilah tanımamaya yeminli olanlara ümit bağlamışlardı.

Malobali ebeveynlerinin şekillendirdiği bir çocukluk geçirmesinin ve ağabeyi Tiékoro'ya duyduğu kıskançlığın da etkisiyle, şiddete ve aşırılıklara eğilimli bir çocuktur. Biraz da bu nedenle Malobali'yi, genç adamın İslam'a geçme niyeti olmamasına rağmen, Djenné'deki bir Kur'an okuluna gönderme kararı, Malobali’den güçlü bir tepki alır, itaat etmeyi reddeder. Uzlaşmazlık Malobali'ye manevra alanı bırakmaz ve evden kaçmaya karar verir.

Tıpkı Ségu’dan ayrılan kardeşleri gibi, Ségu'yu koruyan surlar ufukta kaybolunca adının artık pek bir işe yaramadığını çabucak fark eder. Arkadaşı Kodjoe ile topraklarının büyük kısmı bugünkü Gana’da bulunan Aşanti Federasyonuna bağlı bir birliğin askeri olur.  Tecavüz, yağma ve Aşanti’nin hegemonik emellerine direnen köylerin yıkımıyla dolu bir hayata başlar. Bu hayatın içinde aklında sahip olmakta zorlandığı ergen olmayan Ayaovi de vardır. Ailesi onu şikâyet etmiş, tutuklanmış, kızın da yardımıyla kaçmıştı. Bu sefil ve ölümcül hayattan tiksinen iki arkadaştan Kadjoe ona beyazların gizemlerini öğrenmek için onların emrine girmeyi önerir. Ama ucunda din değiştirme zorunluluğu nedeniyle Malobali bunu reddeder. Konu açıldığında aklına Tiékoro gelir. Din değiştirmek Malobali’nin gözünde affedilmez bir suçtur.

Sonunda askerlikten kaçarlar ve Porto Novo'ya varırlar. Orada, kendisine vaftiz adını veren ve Fransızcayı ve Hristiyanlığı öğreten Fransız rahip Etienne’nin yanında sığınak bulur.  Etienne ona Samuel adını takar. Ancak ona önerilen din, hayatta neşe içeren ne varsa yasaklamaktadır. Birlikte Ouidah'a yaptıkları bir yolculuk sırasında evleneceği ve çifti zengin eden palmiye yağı işine giriştiği Romana ile tanışır.

 

Evlenirler ama aile birliktelikleri çatırdamaktadır. Dindar bir Katolik olan Romana, kocasının metreslerini kabul etmeyi reddeder ve ailenin Ségu'ya dönüşüne şiddetle karşı çıkar. Bu durum, Malobali'nin karısını gizlice terk etmesine yol açar ama ne yazık ki, Abomey'e vardığında casus sanılarak hapse atılır. Romana, kocasının içinde bulunduğu kötü durumu öğrenince onu kurtarmayı başardığında, Malobali’yi, Romana’ya bir ceset olarak teslim ederler. Totemi taçlı turnadır.

-0-

Dousika'nın oğullarının ölümü, Traoré hanedanlığının sonu anlamına gelmez. Nesiller birbirini izler, gençler, şimdi yaşlı olanlar, seleflerinden bayrağı devralır. Bazıları şehir surları içinde büyür, bazıları eve döner bazıları farklı dünyalara akar.

***

Maryse Condé , ince gözlemleri, geniş ve zengin araştırmaları örgüsündeki satırlarda geçmişini ararken, -inanç adına-ezenlerin ezilenlere karşı kullandığı zalim kutsallığı, gerçeğin kurgusunda okuyucuya tanıtırken, anlatısının cazibesinde yarattığı roman, okuyucunun kitaba bağlılığını gerektirir. Sizi yakalar ve zihninizi, kalbinizi ve bedeninizi sürekli olarak denetim altında tutar. Sonunda Ségu 1: Toprak Surlar’dan hüzünlü bir hayranlıkla ayrılırken… -umarım yayınlanır da Ségu 2: Parçalara Ayrılmış Dünya’yı merakla beklersiniz.


Kalın sağlıkla ve kitapla… Ségu’nun Toprak Surlarında…

27 Şubat 2026, mehmetealtin, 528/ CCXXV
Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Şubat 2024

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/