SÉGU Toprak Surlar, Maryse Condé
Çeviri: Şirin
Erkan Leitao, Kapak Tasarımı: Didem Kestek
“Aşanti halkı gökten indi. Ay’ın karnından.
İktidarı kadınların devretmesini isteyen
ay-kadından.
Kral Obiri Yéoba endişeliydi, beş yıldır evli kız
kardeşi prenses Manou doğurmamıştı. Tahta kim geçecekti? Birgün ana kraliçe ona
senin kısır olduğunu sanmıyorum, rahip öyle söylüyor, peşinden git ve ne
diyorsa onu yap.
Dokuz ay sonra bir erkek çocuk doğdu. Rahipler ona
Osei Tutu adını verdiler.
Çünkü Tutu, Manou’nun karnını
dolduran bereket tanrısıydı. “
S. 272
Animizm’e göre Osei Tutu, annesi Manou’yu döllendiren Ay ve Bereket
tanrısıydı.
Bu durum, Teslis, Kutsal Üçleme ya da Üçlü Birlik, her biri eşit
yücelikte, özünde tek, ezeli ve ebedi olan üç benliğini konu edinen ve
Hristiyan kiliselerinin çoğunluğu tarafından inanılan ana akım Hristiyan
dininin merkezindeki inanç esasıdır. Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh üç
farklı benlik, Ana Tanrı, Oğul Tanrı, Kutsal Ruh olarak aynı özü paylaşanlar
olarak yorumlanabilir.
***
Bu kitabı sizlere tanıtmadan önce şunu söylemeliyim ki; “Bir önceki
tanıtımıma konu olan Bu Dünya’nın Krallığı ile bu kitabın arasındaki ortak
yaşam ilişkisinden, birinden diğerine atlayan kişi, gelişme ve sonuçlardan hiç
mi, hiç haberim olmadığı gibi, sorumlusu da değilim. 😊
Ségu, Toprak Surlar’ı -kolonyalizm altında ezilerek kümeleşmiş- Afrika,
Mezopotamya, Hint Okyanusu halklarının yazar ve edebiyatlarının kütüphanemdeki yeni
bir örneği olarak aldım, ama sanki arayıp tarayıp da seçmiş gibi oldum. İyi ki almışım.
Kitap bana yalnız Batı Afrika Edebiyatı hakkında değil, öyküsündeki aile
destanı ile bölgenin tarihi hakkında
çok şey öğrenmemi de sağladı.”
***
Y
A Z A R :
11
Şubat 1934’de Guadeloupe, Karayipler’de doğan, 02 Nisan 2024’de Fransa’da ölen,
Fransız uyruklu, edebiyat profesörü yazar Maryse Condé, zengin bir tüccar olan
babasından dolayı “Siyah burjuvazinin embriyosunun bulunduğu bir ortamda
büyüdüğünü…” söyler.
Çocukluğuna
dair öykülerin birinden hatırladığı kadarıyla öğretmenin, ona “Antiller”
hakkında bir sunum yapmasını istediğinde doğduğu Antiller’in gerçekleri hakkında
hiçbir şey bilmediğini fark eder. Bunun sonucunda, ağabeyinin önerisi ile… Joseph
Zobel’in 1930'larda Martinik'te geçen şeker kamışı tarlalarında yaşayan
büyükannesinin öyküsünü anlatan otobiyografik romanı La Rue Cases-Nègres adlı
eserini okur. Bu okuma, aile ziyaretlerine gittiğinde veya ebeveynlerinin
arabasının penceresinden çevreye göz ucuyla baktığında görmesini gereken
şeylerin farkına varmasını sağlar.
Daha
sonraları Sorbonne'da ders veren ünlü Marksist tarihçi Jean Bruhat'ın çocuğu
Françoise Bruhat ile arkadaş olduğunda; Sömürgecilik, kolonizasyon, kimlik,
köken, mülksüzleştirme kelimelerinin anlamlarını ve ebeveynlerinin görmezden geldiği
köleliğin nedenlerini ve kökenlerini öğrenir. Antiller’de neden Siyah insanlar
olduğunu, onların nereden geldiklerini anlar.
Zamanını
Guadeloupe ve Fransa anakarası arasında geçiren Maryse Condé, romanın öyküsünü;
18. yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde bulunan gelişmiş bir krallık olan
Ségou'da yaşayan, Bambara soylusu Traoré ailesi üzerinden bölgede İslam'ın
yayılmaya başlayan İslâmcılığın etkileri, Mağrip halklarının sergilediği
ırkçılık ve Batı Afrika kıyılarında yaygınlaşan köle ticaretini üzerine kurar. Traoré
ailesinin dört oğlu Tiékoro, Naba, Siga ve Malobali, bu kargaşanın içinde
sürüklenirken… kaderlerini dinî etkiler, gelenek ve görenekler etkileyecek tasa
ve trajedi, geçici mutluluk anlarına hep baskın gelecektir.
Maryse
Condé, Bambara Ségu krallığının gerilemesini anlatan iki ciltlik tarihi romanı Ségu
1: Toprak Surlar ve Ségu 2: Parçalara Ayrılmış Dünya yayınlandığında,
kendisinin de medya tanınırlığı artar. 2018'de Yeni Akademi Edebiyat Ödülü
adıyla anılan -Alternatif Nobel Ödülü’nü- kazanır.
Romanı Mali İmparatorluğunun yayıldığı Güney Afrika’nın Sahel coğrafi
kuşağının kapsamında tutan yazar, kurgusunda kronolojik ve doğrusal bir öyküyü,
gelenek, görenek, mitler ve kutsalın satırlarında inceleyip, anlatırken… sınıf
çatışmalarının neden/sonuç ilişkilerinden, uzak durur, safını gizler, bu
nedenlerle isyanı da tül perdeler gerisinde elden kayıp gider.
***
Ö
N D E Y İ Ş :
Ségu,
özetlenemeyecek kadar zengin ve çeşitli dünyayı birkaç kere dolaşacak kadar
uçsuz bucaksız bir romandır. Batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Kızıldeniz'e
kadar uzanan, birkaç yüz ila bin kilometre genişliğinde altı bin km uzunluğunda
sınırsız bir gökyüzünün altında uzanan Sahel toprakları kadar geniştir. İçinden
büyük bir nefes geçen ve onu canlandıran Afrika'nın ta kendisidir.
18.
yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde, Bamako ve Timbuktu arasında yer alan Ségu:
Batı Afrika'da, Güney Mali, Fildişi Sahili, Gine, Burkina Faso ve Senegal'de
yaşayan, günümüzde de etnik kökene bakılmaksızın o bölgedeki nüfusun %80'inin
Bambara adlı dilini konuşan Mali'deki en
büyük etnik konuşan Mali’deki’ in oluşturduğu bir Bambara krallığıdır.
Ségu'da
doğanın bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir
de ruha sahip olduğunu kabul eden Kral(=Mansa) ve uyrukları animisttir. Öte
yandan Nijer bölgesinde zihinleri baştan çıkaran ve onları fanatik biçimde kendi
davalarına bağlayan yeni bir din İslâm dini yayılmaktadır.
Romanın kurgusunda; Etkinin
tepkimesi gereği, kaçınılmaz çatışmada, Ségu’nun karanlık yüzünü yaşam alanı bilen
ve belleyenler, Ségu’yu ihanet üzerine yeniden inşa ederlerken, din tüccarları
ve dolandırıcılar da halkı kontrol altında tutmak için gereken kodları ile
kurumlarını oluşturmaktadır. Ségu’nun yaşayacağı değişim sürecinde, bir Bambara
soylusu ve Mansa’nın danışmanı Dousika Traoré'nin ile dört oğlu, eşi, eşleri ve
egemenliğindeki diğer aile bireyleri ile köleleri, bir yanda kutsal savaşın,
diğer yanda köle ticaretinin yükselişiyle damgalanmış bu çağda, zıt ve korkunç
kederler yaşayacaklardır. İnsanlar hem tarihin aktörleri hem de kurbanlarıdır.
Ancak daha da önemlisi, özgür ya da köle, içlerinde öyle gururlu ve tutkulu
kadınlar vardır ki, hayatın ve bataklığın yollarını kocalarından ve
efendilerinden daha iyi bilirler. Ségu dik duruşunu oğulları kadar kızlarına da borçludur. Kitapta kadınlara görece
sınırlı bir alan tanınsa da erkeklere kıyasla genellikle arka planda kalsalar
da gözbebeklerimizin odağındadır. Ancak konumları,
yaşam koşulları, tutkuları ve talihsizlikleri, dini
coşkunun ürkütücü satırlarının yarattığı baskıdan dolayı tutkulu bir aşkın kapsamının
önlenemez sonuçlarından, tadımlık satırlar bırakmaktan öteye gitmemektedir.
***
Ségu
1: Toprak Surları okumaya başladığımda Afrika hakkında bir kum tanesi kadar bilgimiz
olmadığını anlarken dokuzuncu sayfada Bambaraların para yerine, Animist Vudu inancında
da iletişim aracı olarak kullanılan deniz kabukları hakkındaki dip not beni
aldı götürdü, bir önceki tanıtımını yaptığım Alejo Carpentıer’in tez romanı Bu
Dünyanın Krallığı’nın Son Notlar sayfalarına:
1
̊ Notun içeriği Mali İmparatorluğu ve halkları hakkında olup, köle olarak
Amerika kıtasına nasıl taşındıklarını anlatır. Bu Ségu 1: Toprak Surların kurgusunda
önemli bir yer tutar.
3
̊ Notun içeriğinde Mali İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde, 1324 yılında
yaptığı hac yolculuğunda yanında taşıdığı ve sadaka olarak dağıttığı devasa
miktardaki altınla, İslam dininin ve biliminin velinimeti olarak görülen X.
Mali İmparatoru, Mansa Kankan Musa’dan söz edilir.
4
̊ Not, Amerika Kıtasına kaçırılan kölelerin Ora, yani Öte Taraf adını
taktıkları Afrika hakkındadır.
Özetle
Ségu 1: Toprak Surlar, Bu Dünyanın Krallığı romanının ayrılmaz bir parçasıdır.
Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları, aile
içinde alınan kararlar, ailenin gündemindeki olaylar romanın kurgusunu
belirler. Gece İnen Söz, Rüzgâr Darı Tanelerini Savurur, Kötü Ölüm, Bereketli
Kan ve Putlar Titredi adlarıyla beş bölüm üzerine oturan romanı, yazar “Bambaralı ecdadına” adar ve dediğine göre yazarın Afrika kökenli tarihçi ve
sosyal bilimler akademisyeni arkadaşları sayesinde gerçeklikten
uzaklaşmadan tasarlar. Kurguda zaman
boşlukları yok gibidir. Karakterler kurguda hayatın doğal akışına uygun olarak
yer alırlar doğru zamanda, doğru bölümde, doğru satırlara otururlar. Romanda her bölüm kurguda yer alan karakterler üzerinden anlatılır.
Ailenin torunları ve dışındaki karakterler, kurguyu tamamlar.
Çevirmen Şirin Erkan Leitao hakkında ayrıntılı bir
bilgi edinemedim. Beş yüz otuz yedi sayfalık bu kapsamlı kitabı “Ségou, Tome 1: Les murailles de terre“ adlı Fransızca aslından net, akıcı ve temiz bir
biçimde çevirerek dilimize kazandıran çevirmen Şirin Erkan Leitao’yu kutlarım.
***
T
A R İ H Ç E :
1755’te
Coulibaly hanedanlığına son veren Ngolo Diarra’nın kitabın
ana karakterlerinden 1787’de tahta geçen oğlu Mansa Monzon Diarra’nın hükümdarlığı
sırasında, Ségu gücünün zirve noktasındadır. Kudretini, sözünü ve gücünü, suyun ve
bilginin efendisi Faro’ya
devreden yaratıcı Pemba ile iş birliğinden alır. Hem zulüm hem de merhamet gösterebilen,
siyasi zekaya sahip, sakin ve çalışkan bir adam olan Monzon Diarra annesi
Makoro’dan aldığı güzelliğe, babası Ngolo’dan aldıp uyandırdığı saygı ve
korkuya sahiptir.
Egemenliği Çad gölünün doğu kıyısı
Wadai’den Senegal’in Atlantik kıyısına kadar topraklarda yaşayan Mesina Fûlânîleri ile Ségu’daki balıkçı
halklar Somono ve Bozolar, marangoz Dogonlar, Tevarikler yani
Tuaregler, tüccar Malinkeler, Batı Afrika’dan
Kızıldeniz’e kadar yayılmış çoban
Fûlânîler ve Sarakolo halklarının
topraklarına kadar ulaşır. Babasının Biton
Coulibaly’den zorla aldığı krallığın meşruiyeti onda vücut bulur.
Üç yüzden fazla
yeni köy inşa eder, çeşitli etnik kökenlerden göçmenleri ağırlar ve çok sayıda
başarılı sefer düzenleyip Kaarta, Massina, Dogon ve Mossi dahil olmak üzere
diğer birçok krallık ve klanlara karşı kazandığı zaferlerle büyük bir savaşçı
olarak ün kazanır. Manzarası, kalabalık nüfusu ve çevresindeki işlenmiş tarım
alanlarıyla Ségu Afrika'nın bağrında bir medeniyet ve ihtişam manzarası oluşturur.
Ségu’yu özgün kılan, kök salmış dünya
görüşüdür. Afrika kıtasını kapsayan Avrupa'nın sonradan dayattığı hegemonik
ilişkiler, gündeminde yer almaz. Bambara halkının yaşamına hâkim temel temalar – yaşam, ölüm, bilinç ve
düşüncenin aşılması – bizim Kartezyen evrenimizle hiçbir ilgisi olmayan
atalarından kalma bir geleneğe özgü bir kozmogoni bağlamında ele alınır. Ségu’da
ataların etkisi, animistik inançlar, kralın yöntem ve yönetimi kaderini
belirler. Ségu, sağlam bir şekilde kök salmış bu özellikleriyle dost ve
düşmanlarının gözünde haset ve hevesle dış etkilere açık bir şehirdir.
***
K A R A K T E R L E R ve Ö Y
K Ü Ö Z E T İ :
Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları,
ailenin gündemindeki olaylar üzerinden aile içinde alınan kararlar, romanın
kurgusunu belirler. Traoréleri oluşturan beş ailenin en büyüğü ve reisi, kraliyet konseyi
üyesi, Mansa(=Kral) Monzon Diarra’nın dostu, Dousika Traoré’dir. Traoré
klanındaki diğer ailelerin başındaki dört küçük erkek kardeşleri Diémogo, Bo,
Da ve Mama’ nın ağabeyleri ile beraber Dousika Traoré, bir Bambara soylusudur.
Baş kadını Nya Coulibaly, yaklaşık 1650 yıllarında Ségu’yu kuran ve 1680’e
kadar yöneten Kaladian Coulibaly’nin, Mali’nin batısında Kaarta’da Bambara
İmparatorluğunu kuran ve 1680-1755 yılları arasında hüküm süren torunu Biton
Coulibaly’nin ailesine mensuptur. Dolayısıyla Dousika, o da bir Ségu soylusu
olan baş kadını Nya’ya büyük bir saygı, korkuyla karışık bir aşk beslemektedir.
Öte yandan, seferlere pek az
katılmasına rağmen Mansa’ya ve karısına dayanarak zenginleşmesinden… kibir ve
kurumla herkesi küçümsemesinden… üstüne onun verebileceğinden daha fazla
hediyelerle kadınları kraliyet mensuplarının elinden alarak onları küçük
düşürmesinden dolayı, soylu adamların en kibirlisi babası gibi bataklıkta can
çekişmese de bir ders almasında çoğu saraylı bir muhalif gurubun da yükünü
taşımaktadır.
Nitekim sayfalar devrildikçe bir gün Mansa’nın sözlerini, -bugün Mali’nin ortak ve
ulusal dili olan Bambara diliyle- topluluğa iletmekle yükümlü ozan Tiétigubia
Danté, Coliba nehri’nin karşı kıyısında bulunan şüpheli beyaz adamla
ilgili Dousika’dan görüş almak isteyip de kurula gecikince Dousika Traoré, Mansa’nın
ironik sözleriyle azarlanmasını fırsat bilen muhaliflerinden Samaké’, Dousika’nın Mansa’yı devirmek amacıyla Mansa’dan hebersiz olarak,
birbirlerine kin güden Karta ile Ségu Coubalilerini barıştırmayı kendine görev
edindiğini söyleyerek ateşe benzin dökerken ozan Tiétigubia Danté de araya girerek ateşi körükler ve fitne amacına ulaşır. Dousika görevlerinden
azledilir ama Ségu kamuoyu bu sonucu yadırgar ve kabullenmez.
Sonuçta, yazının başında belirttiğim gibi, Traoré ailesi barış
içinde bir yaşam sürüyor gibi görünse de kulun kula karşı savaşında Dousika’ya
karşı olanlar, rolünü almak için sıra bekleyenler karşısında Dousika Traoré,
kraliyet ailesiyle ilişkilerinin sarsıldığını ve ardından çöktüğünü görür.
Bu arada, kadınları eve kapatan,
alkolü yasaklayan yayılmakta olan yeni dini yadırgayan Monzon’un etrafı İslam’ı
seçen ülkelerle çevrilmiş ama karşı koymayı ağırdan almaktadır. ıyordu. Çünkü din
uğruna neden savaşmak gerektiğini anlamıyor, her halkın, her er ve hatun
kişinin kendi istediği tanrıya tapmakta özgür olabileceğini düşünüyordu. Çok
sayıda tanrı vardı ve diğerlerini saf dışı bırakıp tek başına hükmetmeyi
dileyen bir yenisi diğerlerini inkâr ederken, kendisini inkâr etmiyor muydu? Dolayısıyla
Kaarta Coulibalyleri ile Ségu Diarraları arasındaki kadim düşmanlık bırakılmalı
ve birleşip Ségu’yu güçlü kılmalıydılar.
-0-
Nya, kendini Dousika’ya bağlayan aşkın
tohumu, seçkin bir beden ve yüz güzelliğine sahip, ailesinden gizlice Müslüman
olmaya aday olan oğlu Tiékoro’nun Diéesko’dan sonra ailenin başına
geçeceğini düşünmüş, ancak ailesinin ve benimsediği yeni dinin
çelişkili beklentileri arasında kalan Tièkoro’nun İslam'ı seçmesi aile içinde
ve Ségu’da yol açacağı sorunlar nedeniyle aile konseyi bunu reddetmiş, kayınbiraderi Diémogo ailenin başına
geçmişti. Geleneklere göre Nya, Diémogo onunla evlenmek isterse ya
isteğe uyacak ya da ailesinin yanına dönecekti.
Bu arada kâhin din adamı olarak her gün İfa’ya, -kâhinlik tanrısına- danışan ve hayatın
her an değişebileceğini bilen Dousika ailesinin şamanı, Koumaré Traorélerin geleceğini açıkça görüyor,
tanrıların gazabından aileyi kurtarmak için dört oğlanı, Tiékoro, Siga, Naba ve
Malobali’yi günah keçisi olarak tanrılara adıyordu. Makunbogo, Nangoloko, Kontara, Bagala gibi Bambara putlarının diğer dinlere
karşı durmaları, ya da aralarında anlaşmaları mümkün değildi. Tiékoro Ségu’dan
ayrılmalı, Siga da onunla gitmeliydi. Çünkü hayatın sicimleri dokuma
tezgahından çıkan pamuklu şeridin ipleri gibi birbirine bağlıydı.
-0-
Timbuktu’da
şöhreti Mağrip’ten Bicâye’ye ve Cezayir’e kadar yayılmış ünlü müftü Ahmed
Babanın ailesinden hoşgörüsüz ve kibirli Hacı Baba Abou, Tiékoro’ya “Okul ücretini nasıl ödeyeceksin? diye
sorup, “Elli altın miskalım var” yanıtını aldığında sert yüzü ilk defa
aydınlanmış, keseyi kapmıştı. O anda Tiékoro’nun -teni daha açık renkli, uzun
örgülü siyah saçlarında kırmızı baş örtüsü gümüş kolyesi, kare küpeleri, burun
hızması ile- içeriye giren kıza hayran kalan bakışlarında homurdanan Hacı
“Kızım Ayişha… bu da Oumar yeni
öğrencimiz” dediğinde Tiékoro’nun gözleri yaşlarla dolmuş… Tiékoro’nun adı Oumar olmuştu.
Diğer
öğrenciler Gao’nun prens ailelerinden ve şehrin önemli ailelerine mensuptu.
Tiékoro’yu yalnız sınıfsal olarak değil, siyah bir putperest olarak
aşağılıyorlardı. İçlerinden sadece birisi babası kadı olan Moulaye Abdullah adlı öğrenci ona yakınlık göstermişti.
Timbuktu
asırlar önce Gao ile hâlâ altın ve tuz imparatorluğu olarak anılan Songhay
İmparatorluğu’nun en önemli şehriydi. Songhay altın ticaretini kontrol amacıyla
kuzeydeki vilayetleri alarak Mali İmparatorluğunu yok etmişti. 16. Yüzyılda tuz
göletlerini ve altın madenlerini ele geçirmek isteyen Sultan Moulaye, burayı
yerel aristokrasiden doğma oğullarına, Armalara bırakmıştı. “Misafir Allah’ın
hediyesidir.” düsturuna rağmen burada misafirperverlikten eser yoktu. Kenar
mahallerindeki sefil evlerde şehrin efendileri ile Armaların konakları arasında
derin bir tezat vardı. Timbuktu’daki seçkinler üçe ayrılmıştı. Askerî ve siyasî
gücü ellerinde bulunduran Armalar, düzenin belirleyicileri hukuk bilginleri ve düzenin
terazileri tüccarlar. Armalardan Moulaye’nin babası Mubarak al- Darilerden
Abdallah da tüccarlardan birisiydi.
İslamî eğitiminden sonra Ségu’ya
dönen Tiékoro İslâm dininin sırlarına vakıf olduğundan Mansa Monzo’nın danışma
konseyine girmiş, yine aynı konuda Mansa’nın iki oğlunu eğitmekle de görevlendirilmişti.
-0-
Ağabeyi Tiékoro’nun Timbuktu’ya gidişiyle
boşluğa düşen Naba, amcası Diémogo’nun büyük oğlu Ségu’nun usta
avcılarından Tiéfolo ile yakınlaşmıştı. Bir gün, Fûlânîlerin
sürülerine dadanan aslanları avlamak üzere başka
genç aslan avcılarıyla yaptıkları toplantıda, Tifolo ava gitmeye çok istekli
olan Naba’yı da yanında götürmeye karar vermiş, o da guruba dahil olmuştu. Avcılardan
onlardan biri de Samaké’nin büyük oğlu Masakoulou ise Tiéfolo’yu kıskanıyor
ve onlara liderlik yapmasından nefret ediyordu.
Ancak grubun
yürüyüşü sırasında rastladıkları Fûlânî çobanlar, dehşet içinde aslanlardan çok
köyleri yakan, kadınlara tecavüz edip öldüren, erkekleri alıp götüren
adamlardan söz etmişler… av amacından sapmış ve bunun üzerine Tiéfolo’nun geri
dönme talebine karşılık Masakoulou korkaklığından söz edince Tiéfolo yola devam
etmeye karar vermişti. Genç avcılar yolda kaybolmuş, Samaké Naba dışında hepsini
buldurmuştu.
Naba,
Dakalalı Bambaralar tarafından esir alınmış, Naba kendi insanlarından yüz
kilometre uzakta tutsaktı, köle ticareti devam ediyordu. Avrupalı tüccarlar Güney
Afrika’nın asırlardır tahıl sahillerine, fildişi sahillerine, altın
sahillerine, köle sahillerine kaleler inşa etmiş, yeni dünyanın keşfi ve
şeker kamışı tarlalarının genişlemesiyle köle ticareti çok kârlı hale gelmiş,
İngiliz ve Fransız tüccarlar arasındaki rekabet Afrikalı kaçakçıların
sahtekârlıklarında hemfikir olmuşlardı. Nitekim yukarıdaki satırlar, Bu
Dünyanın Krallığı kitabında şu satırlarla doğrulanır:
“1700'lü yılların ortasında Avrupa’da artan şeker
ihtiyacı, ağırlıklı olarak Fransa’nın kolonisi Karayipler’deki Haiti ve
Jamaika’da tarım çiftliklerindeki üretim, yoğun insan emeği gerektiren,
Afrika'dan getirilen kölelerle sağlanmaktadır.”
Zenginlikleri
babadan gelen, bir yandan da kardeşi ile deri, balmumu ve köle ticareti yapan Nicolas Pépin’ in Senegal’in Gorée adasında yaşayan kardeşi Sinyora
Anné Pépin, 1789 Fransız Devriminde köleliğin kaldırılması ve
İngiliz saldırıları nedeniyle canı sıkkındı. Bir tarafta Antil Adalarındaki
özellikle Santo Domingo isminde bir adadaki çiftçiler köleliğin yasaklanmasına
karşı çıkarken, diğer taraftan Siyahların Dostları Topluluğu yasağın geri
getirilmesini istiyordu ki, bu vaka da Bu Dünyanın Krallığı kitabında satırlara
şu biçimde düşer: “
İktidarı ele almış olan Toussaint, iktidarı Fransızlara vermez
ve özerk olarak ülkeyi yönetmeye başlar. 1798'de adaya çıkartma yapan İngiliz
kuvvetlerini yenilgiye uğratır. Komşu ada Santo Domingo'yu işgal ederek
buradaki köleleri de özgürleştirir.”
Anné Pépin’in
gözleri bir yıl önce eve gelen olağanüstü bahçıvanlık becerilerine sahip, vaftiz
edilerek adı Jean-Baptiste olan Naba’yı aradıysa
Jean-Baptiste ortadan kaybolmuştu. Lusitania adlı gemi Naba ile Naba’nın
himayesindeki Nago Ayodele dahil bordasındaki üç yüz köleyle Brezilya’nın Pernambuco
eyaletine doğru yol alıyordu. Kaptan Ferreira dua kitabını açar, toprağa ender
olarak bastığında kiliseye gider, gemisine bindirilen köleler vaftiz edilmeden
asla demir almazdı! Bu kadar da dindardı! Pernambuco’ya vardıklarında eyaletteki
bir fazendanın sahibi Manoel İgnacio da Cunha yeterince
köleye sahip olduğundan, merhametli bir adama
dönüşen ergenin psikolojik evrimindeki Naba’yı değil de onun Gorée adasından beraber geldiği,
kol kanat gerdiği Romano adıyla vaftiz
edilen küçük kız Nago Ayodélé’yi satın almıştı.
Romanda
Naba'nın kaderi kölelik ile özdeşlese de kölelik Bambara toplumuna yabancı
değildir. Çünkü Kadim zamanlardan beri Ségu’nun
döngüsünü düşük ücretli işlerle görevlendirilen, çocuk doğuran, tarlaları
işleyen, ordunun saflarını güçlendiren ve genel olarak yönetici ailelerin ve
krallığın gücünü sağlayan köleler sağlamaktadır.
Azat
edilmek için para biriktiren Ayodélé, bu iş için aracılık yapan José ile
konuşurlarken memleketinden gelen, -Müslümanların görev bildikleri cihat
denilen eylemlerle onları zorla kendi dinlerine geçirme- haberlerinden dolayı sarsılmıştı.
Benin körfezindeki savaşların ardından getirilen esirlerin verdikleri
bilgilerden dindaşlarının fetihlerinden haberdar olan Müslümanların isyancı
hisleri depreşmişti. Üstüne Santo Domingo’daki kölelerin Fransızlara karşı
verdikleri özgürlük savaşını da öğrenmişlerdi. Eyalette de planlanan isyana
göre Müslüman köleler, Katolik köleleri katletmeye hazırlanırken açığa çıkmışlardı.
Halbuki tek ve ortak düşmanları Portekizli sahipleriydi.
Durumdan
çıkar ve vazife çıkaran, Manoel’in köleden doğma, gayri meşru oğlu Abiola,
Manoel’e yaranmak için oldukça otorite kazanmış kıskanmış, Naba’yı kışkırtıcı
bir Müslüman olarak Manoel’e gammazlamış, ürken Manoel de kâhyası ile anlaşarak
isyanı bastırmak için Naba’yı yem etmeye karar vermişti. İsyanlardan sorumlu
tutulan Naba ölüme mahkûm edilmişti. Totemi taçlı turnaydı.
Pemba dünyayı yaratırken, Faro da
gökyüzü ve sulardan sorumlu tanrıydı. Doğanın bütün olarak, her varlığın teker
teker maddi varlığının ötesinde bir ruha sahip olduğuna inanan Dousika’ya bağlı
demirci animist Koumare, dinî
topluluk Komo’nun da başındaydı. İdam edilen Naba’nın başıboş gezen ruhu, Koumaré
sayesinde, Nya bedenini Diémogo’ya sunarken annesinin rahmine girdi. Totemi
taçlı turnaydı.
-0-
Tièkoro Timbuktu'ya gittiğinde Siga da ona eşlik etti, ancak İslam'a
geçme niyeti olmadığı için Hacı Baba Abou onu yanına almayı reddeder. Yalnız ve
parasız kalan Siga, saçlarını kestirir, yeni kıyafetler alır, Ahmed adıyla
eşek sürücüsü olarak iş bulur. Kısa sürede işvereninin dikkatini çeker, onun
güvenilir sırdaşı ve daha sonra Fas'ın Fez şehrindeki temsilcisi olur.
Fez, birbirini iktidardan dışlayan, birbirine düşman toplumsal grupların
bir araya geldiği bir yerdir. Siga'nın tüccar olarak yaptığı iş ilginç, vardığı
şehir muhteşem, ancak siyah insanlara yönelik ırkçılık korkunç ve yan yana
yaşayan farklı etnik gruplar arasındaki ilişkiler dehşet vericidir. Elbette,
Ségu'da da soylular, zanaatkarlar ve köleler vardır ama herkes kendi kastı
içinde evlenir ve birinden diğerine karşı hiçbir aşağılama yoktur.
Ancak, her şeye rağmen Fez, Siga'nın genç siyah tenli,
ipek saçlı, gri gözlü, kısa boylu bir Faslı kadına, Siga’nın
biricik aşkı Fatima’ya âşık olduğu şehirdir.
-0-
Bir Fûlânî olan Sira, Dousika’nın
nikâhsız, ona Malobali adında bir oğul veren ikinci eşidir. Sira Ségu’daki ihtişamdan her zaman büyülenirdi.
Klanı Fûlânîler, Bambaraların vergilerinden bıkmış, tek ve egemen bir devlette
Allah’tan başka hiçbir ilah tanımamaya yeminli olanlara ümit bağlamışlardı.
Malobali ebeveynlerinin şekillendirdiği bir çocukluk geçirmesinin ve ağabeyi
Tiékoro'ya duyduğu kıskançlığın da etkisiyle, şiddete ve aşırılıklara
eğilimli bir çocuktur. Biraz da bu nedenle Malobali'yi, genç adamın
İslam'a geçme niyeti olmamasına rağmen, Djenné'deki bir Kur'an okuluna gönderme
kararı, Malobali’den güçlü bir tepki alır, itaat etmeyi reddeder. Uzlaşmazlık
Malobali'ye manevra alanı bırakmaz ve evden kaçmaya karar verir.
Tıpkı Ségu’dan ayrılan kardeşleri gibi, Ségu'yu koruyan surlar ufukta
kaybolunca adının artık pek bir işe yaramadığını çabucak fark eder. Arkadaşı Kodjoe ile topraklarının büyük kısmı bugünkü
Gana’da bulunan Aşanti Federasyonuna bağlı bir birliğin askeri olur. Tecavüz, yağma ve Aşanti’nin hegemonik
emellerine direnen köylerin yıkımıyla dolu bir hayata başlar. Bu hayatın içinde
aklında sahip olmakta zorlandığı ergen olmayan Ayaovi
de vardır. Ailesi onu şikâyet etmiş, tutuklanmış, kızın da yardımıyla kaçmıştı.
Bu sefil ve ölümcül hayattan tiksinen iki arkadaştan Kadjoe ona beyazların gizemlerini öğrenmek için onların emrine
girmeyi önerir. Ama ucunda din değiştirme zorunluluğu nedeniyle Malobali bunu
reddeder. Konu açıldığında aklına Tiékoro gelir. Din değiştirmek Malobali’nin
gözünde affedilmez bir suçtur.
Sonunda askerlikten
kaçarlar ve Porto Novo'ya varırlar. Orada, kendisine vaftiz
adını veren ve Fransızcayı ve Hristiyanlığı öğreten Fransız rahip Etienne’nin
yanında sığınak bulur. Etienne
ona Samuel adını takar. Ancak ona önerilen din, hayatta
neşe içeren ne varsa yasaklamaktadır. Birlikte Ouidah'a yaptıkları bir yolculuk sırasında evleneceği ve çifti
zengin eden palmiye yağı işine giriştiği Romana ile tanışır.
Evlenirler ama aile birliktelikleri çatırdamaktadır. Dindar bir Katolik
olan Romana, kocasının metreslerini kabul etmeyi reddeder ve ailenin Ségu'ya
dönüşüne şiddetle karşı çıkar. Bu durum, Malobali'nin karısını gizlice terk etmesine
yol açar ama ne yazık ki, Abomey'e vardığında casus sanılarak hapse atılır. Romana,
kocasının içinde bulunduğu kötü durumu öğrenince onu kurtarmayı başardığında, Malobali’yi,
Romana’ya bir ceset olarak teslim ederler. Totemi taçlı turnadır.
-0-
Dousika'nın oğullarının ölümü, Traoré
hanedanlığının sonu anlamına gelmez. Nesiller birbirini izler, gençler, şimdi
yaşlı olanlar, seleflerinden bayrağı devralır. Bazıları şehir surları içinde
büyür, bazıları eve döner bazıları farklı dünyalara akar.
***
Maryse Condé , ince gözlemleri, geniş ve
zengin araştırmaları örgüsündeki satırlarda geçmişini ararken, -inanç adına-ezenlerin
ezilenlere karşı kullandığı zalim kutsallığı, gerçeğin kurgusunda okuyucuya tanıtırken,
anlatısının cazibesinde yarattığı roman, okuyucunun kitaba bağlılığını
gerektirir. Sizi yakalar ve zihninizi, kalbinizi ve bedeninizi sürekli olarak denetim
altında tutar. Sonunda Ségu 1: Toprak Surlar’dan hüzünlü bir hayranlıkla
ayrılırken… -umarım yayınlanır da Ségu 2: Parçalara Ayrılmış
Dünya’yı merakla beklersiniz.
Kalın sağlıkla ve kitapla… Ségu’nun Toprak Surlarında…
27 Şubat 2026, mehmetealtin, 528/ CCXXV
Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Şubat 2024
https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

