16 Kasım 2025 Pazar

 



Bu Dünyanın Krallığı, Alejo Carpentier,   

Çeviri: Murat Tanakol
Kapak Tasarımı: Gizem Ulaş

“ Ah yüce hakim, ezeli ve ebedi takdir-İlahi! Kötülükleri tazelemesi için Kolomb’u nereye gönderiyorsun? Bilmez misin, nicedir oraların hâkimi olduğumuzu? “

Lope de Vega

***

Yüz kırk üç sayfalık, çok da uzun olmayan ancak tezlere konu bu roman, bir manifesto, bir tarihi belge olunca… kitap hakkında okuyacağınız anlatıyı, olayların kişilerin isimlerinin ve sokaklara varıncaya kadar yerlerin tarihsel gerçekliğine sadık kalmakla yetinmeyip, günlerce süren titiz bir karşılaştırmalı tarih ve kronolojiye dayanan son derecede net bir dokümantasyon üzerine kurduk. Kitap tanıtımlarında genel tavrımız olmamasına rağmen, tarihsel dizin içinde okuyucunun yolunu biraz daha açmak adına romanın bir özetini de sunmaya çalıştık.

***

Alejo Carpentier, edebiyat dünyasında Büyülü Gerçekçilik olarak anılan akımının babasıdır. Başyapıtı sayılan bu kitabın önsözü akımın manifestosu olarak kabul edilir. Büyülü gerçekçilik, olağan ya da gerçekçi bir çizgide ilerleyen sanat akımlarında bulunmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımıdır.

“Sarmaş dolaş tropikal bitki örtüsünün, meyvelerin iç içeliğindeki büyünün, zincirinden boşanmış yaradılış formlarının, tüm metamorfozları(=yapısal değişiklikleri ve simbiyozlarıyla(=karşılıklı veya tek taraflı faydalanmalarla) gösteren büyülü gerçekçiliğin yanında… Hokkabazlık hileleriyle, bir arada bulunmayacak, örneğin sansar kürklü kaşıklardan, ameliyat masasında şemsiye ile dikiş makinasını bir araya getiren gerçeküstücülük nedir ki? Amerika’nın tarihi, zaten büyülü gerçekçi bir hikâyeden başka nedir ki?” der, Büyülü Gerçekliği tanıtırken Alejo Carpentier.

Kübalı yazar Alejo Carpentier, “Bu Dünyanın Krallığı (El Reino de Este Mundo, 1949” adlı bu romanın önsözünde, Latin Amerika'ya özgü olduğunu iddia ettiği bir gerçekliği olağanüstü Amerika gerçekliği diye tanımlar. Ona göre tuhaf olanın sıradan olduğunun söylendiği kıtaya özgü bu gerçekliği de ancak Latin Amerikalı yazarlar aktarabilir. Görüşleri büyülü gerçekçiliğin Latin Amerika'ya özgü bir tarz olarak algılanmasında etkili olmuştur. Ama Büyülü Gerçekçilik, -kitaplarında- kolonyalizmi konu edinen yazarların da yararlandığı bir edebi tarzdır. Salman Rüşdi, Gabriel García Márquez, Ben Okri, Isabel Allende, Abdulrazak Gurnah, Günther Grass, Jeanette Winterson, Angela Carter, Robert Nye, Marina Warner, hatta Latife Tekin ve Nazlı Eray gibi batılı ya da kolonyal geçmişe sahip olmayan ülkelerin yazarları bile bu yazarlara örnektir.

Bu Dünyanın Krallığını okumaya başladığımda, kitaba değil dil basmak, dilimi satırların arasında dolaşan Vudu büyücülerinden nasıl kurtaracağımı kara kara düşünmeye başladım. Vudu, köleleri ortak ibadet ve ortak bir iletişimde birleştirir. Romanda ayaklanmayı kutsal kılan, davranış simgeleriyle yayılmasını sağlayan, kölelerin Vudu inancıdır. Davullar, deniz kabukları kalkışmanın yayılması ve yönetilmesinde iletişim aracı olarak kullanılır.

Vudu inancında gönülsüz kurban edilen boğanın böğürmesi durumunda… Maman Loi,(=kadın rahibin) töreni durdurması gibi ben de okumayı ve yorum yapmayı kesmeli miydim? Ama yapamam. Üflenince Strombus Gigas(=büyük deniz kabuklusu) bir ilah tarafından ele geçirilenler ilahlaşır, ilahların kutsal okuma yeri sayılan satır aralarındaki adalara gider, yıllardır gezegenin bazı ruhlarıyla enfekte olmuş tümceleri didikleye didikleye silip süpürerek yaşadıkları sayfalardan kurtarır, okuyucularına armağan eder, ben de öyle yaptım.

***

Çevirmen Murat Tanakol’a göre; Büyük bir dil ustası ve cambazı olarak nitelendirilen Alejo Carpentier’in büyülü gerçeklik fikrini biçime büründüren, Fransız devrimi ile eş zamanlı Haiti devrimini konu alan bu romanı üzerine en çok kitap, tez, vb. yazılmış eserlerden birisidir. Dünya çapında bir klasik müzik eleştirmeni, aynı zamanda mimar,  Marksizm’e gönül vermiş bir yazar olduğunu hiç unutturmayan Carpentier’in tümceleri İspanyolcanın dil kurallarını ve sınırlarını tanımaz. Carpentier’in oldukça uzun tümceleri denizde çarpışan ve sarmal biçimde yükselen dalgalar gibidir. Çarpışan dalgalar tez ve antitez, çarpışmanın ardından yükselen dalga sentez olarak düşünülebilir. Simetride aykırılığı, dengesizliği esas alan barok mimari gibi, yazarın barok edebiyatı da doğanın dengesiz ritmine bağlı kalır ki… bu roman, kurgusu boyunca ortaya çıkan dizinsel zaman boşlukları ve perspektifteki ani değişiklikleriyle buna tipik bir örnektir ve okuyucuya verdiği kaotik izlenim nedeniyle eleştirmesine yol açmıştır. Nitekim bana göre de Carpentier’in yazılarındaki müzikal biçemi okuyucuya yansıtmak için uygun tümceleri kurmak, okuyucunun gözlerini kapatarak okumasını sağlamak, çevirmenlerin en zorlandıkları zamanlar olsa gerektir…  

… ve bu nedenle büyülü gerçekliğin başvuru kaynağı bu kitabı dilimize kazandıran  çevirmen Murat Tanakol’u kutlarım.

Bir sözüm de kapak tasarımcısı Gizem Ulaş’a ki, anlamlı tasarımı ancak aşağıdaki sözlerle anlatılır.

Ölümünü kendi seçen Kral Henri Christope, çürüyecek etinin Gorro del Obispo Tepesinde yaptırdığı kalenin malzemesine karışacağını, mimarisine kazınacağını payandalı binanın cüssesiyle bütünleşeceğini asla bilemezken, kale tümüyle Haiti’nin ilk kralının mozolesine dönüşmüştü. Rengi ne olursa olsun tiranlardan nefret eden kadın, başında Marihuano, Sabah Sefası, Çin Gülü, Gece Yasemini, bulunduğu yerden ruhları uzaklaştıran Ayçiçeği taçları bulunan sepeti, sırtında taşıdığı bebeği ile kaleye alaycı gözlerle bakıyordu.”

***

Latin Amerika edebiyatının ve büyülü gerçeklik akımının simgesi olan kitap, Toussaint Louverture önderliğindeki Haiti Devrimi'nden öncesinden başlayarak, devrimi ve devrimin öyküsünü kitabın kahramanı köle Ti Noël üzerinden anlatır. Bu Haiti’nin 1750-1830 yılları arasındaki tarihidir.  Ne yazık ki, günümüzde 1957’den 1986’ya kadar süren Duvalier rejiminin yarattığı ekonomik ve siyasal krizler altındaki yoksulluk… açlığın doğurduğu sosyal şiddet… şiddetin doğurduğu çeteleşme ile anılan Güney Amerika kıtasının kuzeyindeki küçük bir ada ülkesi olan Haiti’nin; Afrika'dan zorla getirilen ve köleleştirilen siyahilerin, başkaldırıp özgürlüklerine ulaştığı ilk yer, ABD’den sonra bağımsızlığına kavuşan ikinci ülkedir. Güney Amerika’daki ezilenlerin başkaldırı tarihinde özel bir yeri vardır.

Belgelere göre Haiti tarihi der ki;

1700'lü yılların ortasında Avrupa’da artan şeker ihtiyacı, ağırlıklı olarak Fransa’nın kolonisi Karayipler’deki Haiti ve Jamaika’da tarım çiftliklerindeki üretim, yoğun insan emeği gerektiren, Afrika'dan getirilen kölelerle sağlanmaktadır. 1758 yılında kolonilerdeki sınıfsal ayrımın yasalarla tanımlı bir hiyerarşik yapıya dönüştürülmesi çalışması başlar. Birinci grup beyaz toprak sahipleri, ikinci grup çoğu melez olan özgür siyahlardır. Bunların bazıları eğitim görmüş, meslek sahibi, orduda veya çiftlik yönetiminde yer almış kişilerdir. Üçüncü grup ise diğer grupların sayısından kat kat fazla olan Afrika doğumlu kölelerdir. Bu sosyo-ekonomik farklılık nedeniyle beyazlarla köleler arasında sık sık şiddetli çatışmalar çıkar,  kaçak köle çeteleri ormanlarda yaşardı.

Bazı köleler ise evlerde aşçı, kişisel hizmetçi veya zanaatkâr olmuşlardı. Haiti'nin kuzey sahilindeki Plaine du Nord özellikle şeker hasadı için çok verimli bir bölgeydi. Burada güçlü beyaz işletmeciler bulunmakta ve adanın ekonomik olarak Fransa'dan özerk olmasını savunmaktaydılar. Çoğunun amacı çabuk zengin olup tropik iklimin öldürücü hastalığı sarıhummaya yakalanmadan Fransa'ya dönmekti. Alt tabakadaki beyazlar ise meslek olarak zanaatçılık, dükkân sahipliği, köle ticareti ve işçilik gibi işlerde çalışmaktaydılar Ayrıca farklı siyasi görüşler temelinde bağımsızlık isteyenler, Fransa'ya bağlı olanlarİspanya’ya bağlı olanlar ve İngiltere yandaşları bir aradaydı.

1789 Fransız Devrimi İnsan Hakları Beyannamesi ile tüm insanları eşit ve özgür ilan edildiğinde, Haiti’deki sosyal ve etnik sınıflar çok sık taraf ve müttefik değiştirmektedir.  Fransa’ya yüksek ticaret vergileri vermek istemeyen zengin Avrupalı beyaz çiftlik sahiplerinin Fransız monarşisi ve İngilizlerle müttefik olduğunu bilen köleler, köle sahiplerinin hâkimiyetinde ilan edilebilecek bağımsızlığın kendilerinin zaten olmayan haklarını daha da geriletileceğini anlarlar. Özgür siyahlar ve özellikle Julien Raimond 1780 yılından beri Fransa nezdinde sürekli olarak tüm ada halkına eşit statü verilmesi için uğraşmaktadır. Ekim 1790’da zengin ve özgür bir siyah olan Vincent Oge de Paris’ten adaya döndüğünde yürürlükteki devrim yasalarından hareketle melezlere ve özgür siyahlara oy verme hakkının verilmesini ister. Koloni valisi tarafından reddedilince Cap Français bölgesinde kısa süreli bir ayaklanma başlatır. 1791 yılında ele geçirilir ve işkenceyle öldürülür. Sürmekte olan kavga beyazlarla melezler arasındadır, köleler şimdilik sadece gelişmeleri izlemektedir.

Ancak 22 Ağustos 1791 günü Jean François ve Georges Biassou'nun önderliğinde başlayan köle ayaklanmasıyla, köleler kuzey sahilinde denetimi ele geçirecektir. Köleler zorla çalıştırıldıkları çiftlikleri yakmış, yalıtılmış korunaklarında yaşayan köle sahiplerini ve diğer beyazları öldürmüşlerdir. Fransızlar, başlarda bu isyanı da kesinlikle bastıracaklarından emindirler ama 4 Nisan 1792'de Fransa'da alınan bir kararla koloniler dâhil tüm insanların deri renklerinden bağımsız olarak eşit ve özgür olduğunun bildirilmesiyle ayaklanma durur.

Ayaklanmadaki Siyah komutanlardan en devrimci karakter kendi kendisini yetiştirmiş bir ev hizmetkârı olan Toussaint L'Ouverture'dür. Fransızlar kendisine tüm kölelerin özgürleştirileceğine dair teminat verilince Mayıs 1794'te Fransa saflarına geçer. Ancak iktidarı ele almış olan Toussaint, iktidarı Fransızlara vermez ve özerk olarak ülkeyi yönetmeye başlar. 1798'de adaya çıkartma yapan İngiliz kuvvetlerini yenilgiye uğratır. Komşu ada Santo Domingo'yu işgal ederek buradaki köleleri de özgürleştirir. 1801 yılında Louverture, Haiti için Anayasa yapar ve kendisini de ömür boyu yönetici ilan eder. Buna karşılık olarak Napolyon Bonapart  Charles Leclerc komutasında bir orduyu adaya gönderir. Birliğin adaya çıkmasıyla Toussaint'in müttefiklerinden Jean-Jacques Dessalines, Leclerc saflarına geçer ve yenilen ve 1802'de teslim olan Toussaint L'Ouverture Fransa'da hapishanede ölür.

Fransızların köleliği tekra kurmak istediği anlaşılınca Dessalines ve diğer komutanlar tekrar saf değiştirerek Ekim 1802'de Fransızlara saldırmaya başlarlar. Kasım 1802'de Fransız komutan Leclerc sarıhummadan ölür, ordusu hastalıklardan kırılmaya ve Fransa saflarından kaçmaya başlar. İngiliz ablukası ile Napolyon'dan da yardım gelmeyeceği belli olunca... 1803 yılında isyancı ordu Fransızları tamamen yener 1 Ocak 1804'te Dessalines adanın bağımsızlığını ilan ederek yerel Arawak diliyle adaya Haiti adını verir.  

***

Yukarıdaki tarihsel anlatım, bu romanda Carpentier’ın diliyle beyaz toprak sahipleri ile siyah köleleri arasındaki karşıtlığı artırmak, kölelerin bakış açılarını aktarmak amacıyla büyülü bir anlatımla… beyazların anlatımı ise gerçek olaylarla satırlara düşmüştür. Yazar tarafını ise kölelerden yana seçmiştir.

Öykü ve karakterler

Kitap da sömürgecilere karşı başkaldırının filizlenmesine neden olaylarla başlar. Vudu, köleleri başkaldırıya teşvik eden ve ilham veren tek şeydir.  Kitabın ana karakteri Ti Noël, bir kolu şeker kamışı değirmeninde ezilmiş başkaldırının ilk lideri, gerçek kişi, Mackandal (= Çolak)’ı kölelerin ortak inançları Vudu üzerinden Bu Dünya Krallığı'nın merkezine oturtur. Sonra, başa geçen melezlere karşı siyahların ayaklanması başlar. En sonunda da, kendi içlerinden birisinin krallığına karşı ayaklanırlar. Ezenlerle, ezilenlerin döngüsünün tarihinden ibaret dünya tarihinde Haiti’nin tarihi kitabın da konusudur.

Ti Noël ile efendisi Lenormand de Mezy, öykünün taraflarını oluşturan, kendi sosyo-ekonomik kimliklerinde iki ana karakterdir. Ti Noël tanık, Lenormard de Mezy yalnızca tarihin bir figürdür. Nitekim roman,  Ti Noël’in aynı sofrada rengi atmış dana kelleleriyle beyaz efendilerin kellelerinin yan yana servis edildiğini düşünerek gevrek gevrek eğlenmesiyle başlayarak bu yorumumuza renk katar. Ti Noël, Vudu’ya, büyüye olan inancı temsil eden, diğer yandan da özgüveni yüksek, özgürlük tutkunu bir adamdır.

Ardından Haiti devriminin önderlerinin ilki, Mackandal’la kitabın büyülü gerçekliğinin satırlarını tuşlamaya başlar, Ti Noël’İn anlattığı öykülerle birlikte Afrika inançlarıyla Hristiyanlığın iç içe geçtiği Vudu’yla tanışırız. Bakış açısı, Afrika tanrılarına olan inanç da dâhil olmak üzere, halkın bakış açısını yansıtır.

Vudu’nun olağanüstü ve tanrıların gücüyle donatılmış Mackandal, büyük bir köle isyanı başlatır. Bu Spartaküs’ten sonra belki de tarihin gördüğü en büyük köle isyanlarından biridir. Parmaklarının arasında ezip biriktirdiği zehirli mantarlarla zehrin efendisi olmuş… Suyun Öte Yakasındaki Egemenler tarafından üstün yetkilerle donatılmış beyazları yok etmek ve özgür siyahlardan mürekkep büyük bir imparatorluk kurmak için imha amaçlı sefer ilan etmiş… Ti Noël ile birlikte yakaladıkları Lenormand de Mézy’nin av köpeklerinden birini, sonra da her otu yeme alışkanlığındaki en iyi iki süt ineğini zehirlemişler, başkaldırıyı başlatmışlardı. Kuzey Ovasında ahırları ve çayırları istila ederek yayılan ve kullandıkları yedikleri her şeyde pusuya yatmış zehirle mülk sahipleri çoktan telef olup gitmişlerdi. Çolak ve sahneye çıkan diğer kahramanlar, -kölelikle sömürülen, iğdiş edilen Afrikalılar- beyaz adamdan intikam alırken ölümsüzleşen masalsı karakterlere, öldüklerinde bile kaçıp uzaklaşan büyülü birer kuşa dönüşmüşlerdi. Çolak bir metamorfozdan diğerine çeşit çeşit hayvana dönüşerek her an her yerdeydi. Dönüşümünü tamamlayıp büyük deniz kabuklarını üflemesiyle başkaldırıyı başlatmasını umanlar bunu dört yıl bekledi. Dört yıl sonra Kuzey Ovası kölelerinin toplantısında Fransa’nın zencilere özgürlük verilmesi gerektiğini ilan ettiğini, ama Cape Town’ın kralcı orospu çocuğu mülk sahiplerinin buna itaat etmediğini öğrenildiği günlerde…

***

Lenormand de Mézy İkinci eşinin ölümünden sonra Cape Town tiyatrosuna gide gele, koloniye onca sövüp saymasına, ikliminden şikâyet etmesine, yerleşimcilerin yontulmamış kimseler olduğu söylemlerine rağmen Paris tiyatrolarının drama yeteneğinin kıt olması nedeniyle kapı dışarı etti ikinci sınıf bir aktris, Matmazel Floridor ile beraber haciendaya geri dönmüş… çamaşırcı kadını bir müddet odasına aldıktan sonra Limonade kilisesi rahibi çamaşırcıyı zengin, topal ve sofu bir dul adamla evlendirerek Hıristiyanlık çatısı altında çiftleşmeyi kutsarken… Ti Noël ve yandaşları Dufrené haciendasındaki tüm ateşli silahları duvarlardan indirmişlerdi.

Aynı anda Vali Blanchelande de Kurucu Meclis’te azat edilmişlerin çocukları olan zencilere siyasi haklar verilmesi için yapılan çalışmalar ve “ İlkeler yok olacağına sömürgeler yok olsun.” diyen liberallere kızgın ve düşüncelerini dile getirmekten bitkin gece yeni yetme kızlardan birine tecavüze yönelirken…  uzaklarda, Vudu inanışında denizlerin efendisi Agwe’nin simgesi deniz kabuklusu, lampilerden üflenen boru sesleri sonunda ovalara ve vadilere yayılmaya başlamıştı.

Maccandel’ın ardılı ve yoldaşı Bouckman da Bayazların tanrısı bize suç işlemeyi emretti. Tanrılarımız öç istiyor” diyerek savaş ilan etmişti.  Ayaklanmanın genelkurmayını oluşturan Jean François, Biassou ve Jeannot ile Kuzey Ovası köleleri Cape Town’a girdiklerinde Mackandal bağlandığı işkence direğinde alevler ona doğru yükselirken bedeninde eksik kolunun hıncını alırcasına çoktan uçup gitmiş… çok ayaklı veya kın kanatlı ya da uzun antenli böceklerin gizemli dünyasına girmiş, ayaklanma bastırılmış Bouckman, Macandal'ın diri diri yakıldığı yerde öldürülmüştür. Bastırılan ayaklanma sonrası, Ti Noël ve on iki köle kışla avlusunda sırt sırta bağlı, barut tasarrufu olsun diye kesici silahlarla yapılacak infazları beklerken, Lenormand de Mézy tam zamanında yetişmiş, Havana köle pazarında en az altı bin İspanyol pesosu edecek bu köleler için… kölelerle birlikte tüm zenci ve özgür birinci derece melezlerin kökünün toptan temizlenmesinden yana Vali Blanchelande’den infazın ertelenmesini istemişti.

Ama Beyazlar, bir Pirus Zaferikazanmış, buna karşın Suyun Öte Yakası’nın Ulu Egemenleri, -köleler- tarafından tokatlanmış, Bu Dünyanın Krallığı fikren ilan edilmiştir. Mackandal’ın o zamandan beri bir kelebeğe dönüştüğü düşünülür ve bugün Haiti'ye özgü bir kelebek türüne Mackandal adı verilir. Mackandal, kölelerin idolüdür çünkü özgürlüğü ve katı Afro-Amerikan güçlerini sembolize eder.

***

Bir devrimin tarihi olarak da okunabilecek kitapta, her devrimin çocukları yediği gibi köleler efendilerine, ezilen ezene dönüşür. Sürecin bu aşamasında, bu sefer de ezenin kimliği, zamanında dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin memnun kalmasını sağlayan mükemmel baharatları ve bol malzemeli yemekleriyle ünlü, siyah Kral Henri Cristophe’nin varlığında cisimleşir. Henri Cristophe, siyah nüfusu Fransız yönetimi altında yaşananlardan daha kötü bir köleliğe tabi tutar.  Ti Noël’i en çok hayrete düşüren Cap-Haitiën’de Fransız valilerin bile bilmediği SİYAH bir dünyanın varlığıdır. Kraliyet şapelinin büyük mihrabı üzerine dikilmiş, ilahi provası yapan siyah müzisyenlere tatlı tatlı gülümseyen Bakire Meryem bile siyahtır.

Bu dönemde bir gün, sırtına dehşetli bir değnek inip, onun kadar siyah, onun kadar kıvırcık; onun gibi bir dudağı yerde bir dudağı gökte biri tarafından hücreye tıkıldığında… Ti Noël:- “ Kralın kendisini tanıdığını, onun da yanlış hatırlamıyorsa Lenormand de Mézy’nin haciendasıına sık sık uğrayan dantelci siyah Maria Luisa Coidavid’le evli olduğunu bildiğini anlatmaya çalışır ama nafile… Kralın, Gorro del Obispo Tepesinde yaptırdığı Sans-Souci kalesinin yapımında çalıştırılan Ti Noel, yapımın sonuna yaklaşılırken artık pek işe yaramadıkları için gitmelerine izin verilenler arasındadır. Rejimin Fransız yönetimi altındaki kölelikten daha kötü olduğunu, çünkü siyahların artık diğer siyahları köleleştirdiğini gören Ti Noël her şeye rağmen geleceğe, değişime, mücadeleye inanmaya devam eder.

Rejim acımasız işkenceler yapar ve halkı korku içinde bırakır. Sözde reformcu Henri Christope kırbaçla Katolik Beyler kastı yaratarak Vudu’yu bilmezden gelmek istemiş,  kralın tüm sırlarını bilen gözdesi Peder Juan de Dios üzerine duvar örülmüş dua odasında canlı ölüme mahkûm edilmişti.

Sonunda siyahlar onun yönetimine karşı ayaklanınca, kendini yalnız ve terk edilmiş bulur. Davasına ihanet edenler arasında Aziz Petrus, kapusenleriyle Aziz Francis, Nursialı Siyah Aziz Benedikt, mavi mantolu esmer çehreli Bakire, her bağlılık yemininde kitaplarını öptüğü Evangelistler de vardır, intihar eder, cesedi Sans-Souci kalesine götürülür ve burası onun mozolesi olur.

***

Eski Lenormand de Mezy plantasyonundaki arazi ölçümcüleri, plantasyonda yaşayanların huzurunu bozarken, bu sefer de melezler iktidara gelir; yüzlerce siyah mahkûmu kırbaçla çalışmaya zorlarlar. Kölelik döngüsü devam ederken… Ti Noël, geri dönmüş, günlerini Mezi'deki Lenormand'ın evinin yıkıntıları arasında, hayatının amacının ne olduğunu merak ederek geçirir ve bir hayvana dönüşme sanatını keşfeder. Bir kuşa, bir aygıra, bir eşek arısına, ardından bir karıncaya dönüşür. Sonunda kaz olur, ancak kaz öbeği tarafından reddedilir. Kaz olmanın tüm kazların eşit olduğu anlamına gelmediğini anlar,  insan formuna geri döner. Ti Noël, Mackandal gibi olamadığı için kendini aşağılık hisseder. Onun büyüklüğü ve Bu Dünyanın Krallığı üzerine kendi iç muhasebesini yapar. Günler sonra, her şeyi yok eden cehennem gibi bir fırtına kopar ve bundan sonra Ti Noël hakkında hiçbir şey bilinmez. Bu fırtınanın olasılıkla arkadaşı Mackandal tarafından alınmış bir kararla olabileceği söylenir.

***


Bu Dünyanın Krallığı'nın Haiti devrimine yakılmış bir ağıt, daha çok bir destan olduğunu söyleyebiliriz. Caprentier, ezen ve kişiliksizleştiren her türlü düzene karşıdır. Bazen ezilenler alt ettikleri efendilere dönüşebilirler ama bu mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmeyecektir. Carpentier’in, gerçeği Vudu inancında tutarak yazdığı, tezlere konu bu olağanüstü, hatta olağandışı roman, üstünden atladığımız bir coğrafyanın, bir tarihin ve kültürün içinde adeta kelebeğe çeviriyor bizleri. Kalın sağlıkla ve kitapla… Bu Dünyanın Krallığında…

 

16 Kasım 2025 mehmetealtin, 651/ CCXXIV
SİA Kitap, 1. Baskı, Ocak 2025

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/




20 Temmuz 2025 Pazar

 


Peygamberin Şarkısı, Paul Lynch 

Çeviri: Mert Doğruer

-----------------------------------------------------------------------

1)    Polis memurunun karısı arkadaşını bekliyor. Tarih 2 Haziran 1979 cumartesi. Her hafta olduğu gibi Armagh’da alışverişe çıkacaklar. Kadının beş çocuğu evde… Kocası David üniformasıyla karısının önünde duruyor. Arkadaşının arabasına eğilmiş sohbet ediyorlar.

Koyu renk bir araba geçiyor. Kadın şiddetli bir gümleme işitiyor, geçen arabanın bir yere çarptığını sanıyor ama David iki büklüm arkadaşının arabasının kapısına tutunuyor. Beyaz gömleğine kanlar saçılmış, yere düşüyor. Otuz altı yaşındaki Protestan David Alan Dunne ölüyor. Otuz bir yaşındaki, evli, üç çocuklu Protestan arkadaşı David Stinson da…

Eylemi İrlanda Kraliyet Ordusu üstleniyor.


 
2)    Michael Kearney Katolik ve IRA mensubu. Yirmi yaşında Belfast’ta oturuyor, 11 Temmuz 1979 çarşamba günü IRA üyeleri tarafından alınıyor. İşkence edilip, kafasından vuruluyor.

3)    Gabriel Wiggins, elli altı yaşında Katolik ve on dört çocuk babası Batı Belfast’ta evlerinin mutfağında bulaşıkları yıkıyor.

Tarih 12 Eylül 1979 Çarşamba, gece yarısını hemen geçe ön kapı çalınıyor. Wiggins koridor ışığını açıyor ama hemen kapatıyor. Kapıyı açmıyor. Ulster Gönüllü Gücü mensubu camdan ateş açıyor ve işsiz bahçıvan Wiggins’i öldürüyor.

 

Koloni. Audrey Magee, DeliDolu Yayınları, 3. Baskı, Şubat 2024

Fotoğraf: Mobil Devriyedeki Coldstream Muhafızları, Argyle Caddesi, Belfast

***

Öğrendiğime göre Paul Lynch'in beşinci romanı Prophet Song, Kasım 2023'te Booker Ödülü'nü kazanmadan önce bile, etrafında hatırı sayılır bir tartışma varmış. Bir dostum bu kitabı bana armağan edene kadar, pek güvenilir bulmadığım bu ödül altındaki hiçbir kitabı almadığım gibi bu kitabı da almayabilir, distopik olduğu söylenen ancak coğrafyamızdaki güncel gerçekleri gören ve öngören bu kitabı kaçırmış olabilirdim.

Bazı eleştirmenler, romanı "İrlanda'nın totalitarizmin pençesinde olduğu distopik bir vizyon" olarak adlandırsa veya Dublin'in distopik kurgusal bir versiyonunda geçen bir roman olarak tanımlasa da yazımın başındaki Koloni romanından alınan alıntılar İrlanda’nın ve dünyanın gerçeğidir. Dünyanın genelinde giderek çoğalan, aslında tarihten de yüzlerce alıntı yapabileceğimiz bu örnekler distopik değil, gerçektir. Distopya kelimesi belki bu romanı pazarlamak için seçilmiş olabilir ama bu İrlanda’nın yakın tarihinde karşı karşıya kaldığı iç savaş gerçeğini değiştirmez. Bana göre yazar, günümüz dünyasında yaşanan gerçekleri, kurgusu ve fonu İrlanda’da geçen bir öyküyle, “şarkıyla” bizlere anlatmakta, totaliter rejimlere karşı duyduğu öfkeyi duyarlılıkla bizlere yansıtmaktadır.

Romanı göçmenlerin acıları ve ruhlarında açılan yaralarla sınırlamak da çok yanlıştır. Ancak yazarın bir eksiği var ki, bir toplumun yavaş yavaş ve acı çektirilerek nasıl parçalandığını örneklerine uygun biçimde içgörü ve öngörülerle kapsamlı bir biçimde anlatırken, bunun altındaki toplumsal gerilimin neden kaynaklandığını ve/veya güdümleyenlerin politikalarını ve manifestosunu açıklamıyor. Kötüler kim? Neden bunu yapıyorlar? Rejimin ve destekleyicilerinin amaçları nedir, bilmiyoruz. Ancak dünyadaki gerçekler üzerinden varsayabiliyoruz.

Nitekim buradan iz sürerek, kitabın kurgusunda satırlarında var olmayan ama satır aralarında anılan yaşadığımız coğrafyanın çevresindeki ulus-devlet yapılarının sistemli olarak zayıflatıldığını… Neoliberalizmin ekonomiyi uluslararası sermayenin sınırsız kullanımına açarak, emperyalist şirketlerin kamusal alanı ele geçirmesini… Kimi merkez ülkelerden fonlanan STK’ler yolıuyla küresel kültür endüstrisinin etkilerini… Siyasi müdahalelerin basıncı altında çevre ülkelerin ekonomik siyasi dengelerinin nasıl bozulduğunu, toplumsal dokularının çözüldüğünü, etnik ve dinsel temelde bölünmeye doğru itildiğini an be an izliyoruz.

***

Romanı, Peygamber “ Oku “ dedi ve günümüze, gündemimize yansıyan yukarıdaki iz düşümlerin örneklerini okudukça kâbuslar gördüm. Ana karakter, Eilish Stack'ın kimliğine bürünüp duygusal anlar yaşadım, bazen çaresiz kaldım, bazen yumruklarımı sıktım, ona kızdım, ama “umut varsa umuttan, yoksa nasıl yaşar insan?” diyerek onun yanında oldum.    

Anlatıda, konuşmalar, anlamını yitirmeden, uzun cümlelere yerleştirilmiş, çizgi veya tırnak işaretleri ayrılmamış, paragraf kullanılmamış. Bu okuyucuyu başlangıçta ürkütse bile merak ve kaygı ile sayfalar, kamera gibi Elish’in peşinden sürüklenmekte, rejimin baskısı ve sopası altındaki satırlar ve satır aralarında, Peygamber kural ve kanun tanımadan şarkısını söylemektedir.

Zaten kitabın anlatısını belirleyen Peygamberin yazım kurallarını tanımayan, kanun ve kurallardan uzak bu anlatısı değil midir? Kitabın anlatıcısı Peygamber, ne diyor aşağıdaki şarkısında?  “Dünya kurulduğundan beri ne olduysa, yine o olacak, önce ne yapıldıysa, yine o yapılacaktır. Güneşin altında yeni bir şey yok. Değişen bir şey de yok.”

 

« Süleyman'ın Özdeyişleri 31 | Vaiz 1 »

Her Şey Bomboş

 

1 Bunlar Yeruşalim'de krallık yapan Davut oğlu Vaiz'in sözleridir:

2 “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diyor Vaiz.

3 Ne kazancı var insanın

Güneşin altında harcadığı onca emekten?

4 Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer,

Ama dünya sonsuza dek kalır.


5 Güneş doğar, güneş batar,

Hep doğduğu yere koşar.

6 Rüzgâr güneye gider, kuzeye döner,

Döne döne eserek

Hep aynı yolu izler.

7 Bütün ırmaklar denize akar,

Yine de deniz dolmaz.

Irmaklar hep çıktıkları yere döner.

8 Her şey yorucu,

Sözcüklerle anlatılamayacak kadar.

Göz görmekle doymuyor,

Kulak işitmekle dolmuyor.


9 “Önce ne olduysa, yine olacak.

Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.

Güneşin altında yeni bir şey yok.”


10 Var mı kimsenin, “Bak bu yeni!” diyebileceği bir şey?

Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı.


11 Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor,

Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.

Bilgelik Boştur


12 Ben Vaiz, Yeruşalim'de İsrail kralıyken
13 kendimi göklerin altında yapılan her şeyi bilgece araştırıp incelemeye adadım. Tanrı'nın uğraşsınlar diye insanlara verdiği çetin bir zahmettir bu.

14 Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm; hepsi boştur, rüzgârı kovalamaya kalkışmaktır!
15 Eğri olan doğrultulamaz, eksik olan sayılamaz.

--------
Kaynak: Kutsal Kitap
https://kutsalkitap.info.tr/?q=Vai.1

 

 

“Sevginin de şefkatin de, cezanın da, şiddetin de, fazlası onları yoldan çıkartır. En yakınlarını bile kolayca unuturlar. Öz çocuklarını bırakıp gider, sevdiklerinin gözyaşlarına bile bakmazlar. ‘İnsanlara dikkat et Zeus!’ “ dedi, Prometheus.

 

“Ben, yalnız Herakles’in değil bütün mahlûkatın babasıyım… Devasa sunaklarda, kendi etlerinizi sunacaksınız bana, … ama boşuna, asla bağışlanmayacaksınız. Hain, riyakâr ve yalancısınız. Bir tanrıdan veya tanrıçadan yüz bulamadığınızda derhal ötekine dönersiniz. Uğruna tapınaklar diktiklerinizi, kurbanlar verdiklerinizi unutur, yardımını umduğunuz öteki tanrı ve/veya tanrıçayı seçersiniz.

 

Baba olmayı beceremeyenler, tanrı olmayı da beceremezler. Dünyanın düzenini savunmak için kendi evladımın bile acı çekmesine rıza gösteriyorsam eğer; saflık gerekir bize… en masum, en vahşi ve en güçlü halimize dönmeliyiz.

 

Gereksiz merhamet ve şefkatten kurtulmalıyız. Ne acıyacak kadar kibirli, ne hataları affedecek kadar şahsiyetsiz, ne de acizlere yardım edecek kadar çaresiz olmaya hakkımız var.

 

Tembellerin, hayatı yavaşlatmalarına izin veremeyiz. Gerektiği kadar acımasız, kararlı ve inatçı olmalı ve çelikten pençelerimizle parçalayıp düşmanlarımızın göğüs kafesini, çekip çıkartmalıyız sefil yüreklerini… diyerek, yanıtladı Zeus.”

 

Yaşamı veren de alan da babadır/tanrıdır. Devlete ve babasından başka babaya sığınanlar, baba olacak çocukları ve çocuk olmuş babaları her canlı gibi yaşamı ve ölümü tatmayacak mıdır? Var eden de yok eden de “Baba=Tanrı” değil midir? “Sizi yok edecek olan, sizi yaratandır.” S.338

 

Bu romanda Pergamon’u özel kılan bir diğer unsur ise babalar ve çocuklar zincirlemesinde, yüksek karakterli, sağlıklı, zeki ve cesur Arî ırk adına, partilerinin kartalı altında, Federal Alman Cumhuriyeti’nin simgesi ile aynı kartalın kanatları altında yer alan… Gerçek, vahşi ve kanlı bir sunakta, Nürnberg'deki Nazi Partisi Miting Alanı'nda inşa edilmiş Zeppelin Tribünü toplanan Naziler’in ardılları… gönüllü unutkanlık altındaki Almanlar, Neo-Naziler ve devlet kurumlarıdır.

--------

Kayıp Tanrılar Ülkesi, Ahmet Ümit, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2021

 

 

Kitabın şarkısının, ana kahramanı, biyoteknoloji alanında üst düzey yönetici Biyolog Dr. Elish Stack: Peygamberlerin ağzından kimlik bulan Tanrı’nın kılıcının inişi ile yanıp yıkılan, öğle vakti çarpan güneşle karanlığa savrulan dünyada… Tanrının uzaklara defedilecek kötülüğe kustuğu öfkesi, bazılarının başına gelse de bazılarının ayrı tutulduğunu gördüğünde, peygamberlerin ağızdan ağıza yayılan şarkıların çağlar boyunca aynı olduğunu, hatta Hz. İbrahim ile başlayan tek tanrılı dinler öncesinden beri söylenen şarkılar olduğunu anlar.

Nitekim romanın öndeyişinin içeriğine, geçmişine ve arkasındaki sırra bakarsanız Vaiz’in 9. ve 10. paragraflarının Zeus’un koyu yazılmış sözleriyle biçimlenen “dinlerce” yıl ötesinden gelen şarkılarla aynı olduğunu siz de anlarsınız.

-0-

Şarkı, yerel rejimin demokrasiden uzaklaşıp, parti, güvenlik ve adalet üçgenine dayanan faşizmin “ayakyoluna” girmesiyle başlar. Eilish şarkının başından sonuna kadar, İrlanda Öğretmenler Sendikası Genel Sekreter Yardımcısı kocası Larry,  Mark, Molly, Bailey ve Ben adlarındaki dört çocukları yaşadıkları orta sınıf yuvanın birliğini ve onların yaşamını korumaya çalışır. Kocası sendikal eylemde gözaltına alınıp kayıplara karışmasıyla onu geri getirmek uğruna verdiği mücadelenin türevinde ülkenin tamamını yıkıcı bir iç savaşın etkisi altına girer.

Karanlığa gömülen ülkede artık özenilecek bir tarafın kalmadığını, karanlığın bir parçasının da eve girdiğini hisseder. Ağaçların altında ölü yapraklarla kaplı çimlerin, ölmekte olan kahverenginin üstünde yüzleri sapsarı yaprakların altında mezarsız yattıklarını, gökyüzünde yeniden doğumun sunağı baharın zirvesinde, çevik kırlangıçlar, kapkara ebabiller, kuşların dönüşünde geçmiş yılları görür. Meyveleri tadına bakmadan ısırdığı, çekirdeklerini düşüncesizce fırlattığı, meyvelerin kıymetini bilmediği masum zamanları düşünür.

Şarkının fonu geniş, güftesi anlamlı ama karakterlerini derinden tanıma olanağımız yok. Örneğin Larry’nin ailesiyle ilgili bilgilerimiz sınırlı. Ne yapalım ki, Peygamber’in kalemini tutan yazarın, kaleminin kaçacak yeri yok. Çünkü Peygamber, şarkısını böyle söylemeye karar vermiş.

-0-

Elish’in karşısında kara bir delik açılmaktadır. Bundan kaçış sınırı geçilmiş ve rejim devrilse bile bu delik büyümeye devam edecek ve ülkeyi onlarca yıl yiyip bitirecektir. Güc, eveti hayır, hayırı evet yapacak, elma ağacından armut düşürerek gerçekleri değiştirmek algı yaratmak peşindedir. Ama yalanlar, öğrenildikten sonra söyleyenin dilini öldüren bir çeşit zehirli sarmaşık gibi ağızından sarkmaktadır. Ama her şeye rağmen Elish,  yanında bir şey getirmiş, vücudundan yayılarak, şiddeti sürekli azalan bir korku, kendisinden bir şeyler alsa da yerini dirençli bir sessizlikle doldurmaktadır. Kâbusunu çıkınına gizlice sarmış, er ya da geç başkalarının ayağının altına bırakmaya hazırlanmaktadır. Unutmayalım ki, tarih çekip gitmemiş, direnen insanların sessiz kaydıdır. Onların ayaklarınız toprağa kök saldığında, onları oradan koparmanız kolay değildir.

-0-

Yazımın başında da değindiğim gibi tam bir ay önce bu romanı her türlü tasayı ve kıvancı yarım asırdır beraberce yaşadığım Sevgili Kardeşim Orbay Hazar, bu şarkıyı yorumlamam için bana armağan edip kısa zamanda okuduğumda lirik bir manifesto ile karşı karşıya kaldım. Şarkıyı her zaman yaptığım gibi sadece edebî ve teknik açıdan yorumladım. Yazarın kaynaklarını ve duygularını etkileyen unsurları sizlere yansıtmaya çalıştım. Ancak şarkının gözlerimden yaşlar gelerek okuduğum beni en etkileyen kırılma noktası var ki onu buraya mıh gibi çakmadan bu yazıyı bitiremeyeceğim.

“…Elish’in içinde bükülmüş halde durulan şey kırılınca vücudundan korkunç bir haykırış kopuyor. Yüzü ellerine alıyor, bakarken sadece yaşayan çocuğunu görüyor… Önündeki yüz çürüklerle kaplı, dişler eksik, kırık, naaş torbasının fermuarını indiriyor… Oğlunun el ve ayaklarının kırık, dizinin matkapla delindiğini gövdesinde sigara söndürüldüğünü görüyor. Ellerini öpüyor, beden yıkanmış, derinin altında biriken ve yıkanması imkânsız kanlar dışında kanı kalmamış. Morg sorumlusu oğlunun takip numarasının 24, ölüm nedeninin kalp yetmezliği olduğunu söylüyor.”

Günümüz coğrafyamızdaki güncel gerçekleri gören ve öngören
Peygamberin Şarkısı’nı kesinlikle okumalısınız. Anlaşılır çevirisi nedeniyle Firuzan Gürbüz Gerhold’a teşekkür ederim. Kalın sağlıkla ve kitapla…

20 Temmuz 2025 mehmetealtin, 651/ CCXXIII

DeliDolu Yayınları, 2. Baskı 2024

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

 

 

 


8 Haziran 2025 Pazar

 


İmparator Mezarlığı, Joseph Roth 

Çeviri: Firuzan Gürbüz Gerhold

“ Metternich rejimi, kendisini çevreleyen saray, ordu ve bağlı bürokrasisi ile halkta anarşi yılgınlığı yaratarak Ulusal Muhafız ve Halk Komitelerini dağıttı. İzleyen bir kararname ile Anayasa ve Seçim yasası askıya alındı. Etrafına iyi eğitilmiş, yeniden örgütlenmiş Avusturya ordusu ile Radetzky gibi karşı devrimciler, başları üzerinde dam yanarken, teorik safsataları tartışan ilerici güçleri ezip geçtiler. Almanya’da Devrim Karşı Devrim, F. Engels, Birlik Yayınları, Şubat 1975 “§

 

Johann Strauss I' in Radetzky Marşı, Radetzky'nin Custoza Muharebesi'ndeki zaferlerini anmak için sipariş edilmiştir. Avusturyalı subayların önünde ilk çalındığında, subaylar alkışlamaya ve ayaklarını yere vurmaya başladılar.

***

İmparator Mezarlığı, Viyana’da Fransisken tarikatı bağımsız kolu Kapuçinlerin, Kapuçin Kilisesindeki Kapuçin Mezarlığıdır. Kitaba konu olan Avusturya Kralı I. Franz Joseph burada defnedilmiştir.

Bu kitap, yazarın Radetzky Marşı, adlı diğer romanının ardılıdır. Her iki romanın da yazarın içinde doğup büyüdüğü Habsburg monarşisinde değişen sosyo-ekonomik koşullar altında kaybolan insanlara, unutulan alışkanlıklara, savsaklanan törelere, yorgun yüzlere, kaçışlara birer ağıt gibi yazıldığını söylemeliyim.

Roman 24 Haziran 1859’da III. Napolyon komutasındaki müttefik Fransız ordusunun ile II. Victor Emmanuel komutasındaki Fransız-Sardunya ittifakının, İmparator I. Franz Joseph komutasındaki Avusturya ordusuna karşı zaferiyle sonuçlanan Solferino Muharebesi’nin Avusturya tarafındaki etkileriyle yazılan bir kaybediş romanıdır. Kaybedilen, ruhun kendisi, gündelik hayat ve gelecek duygusu ile gün be gün ayağının altından kayan vatandır. Hepimizin hayatı türlü duygusal destekler üzerine kurulu. Aile, arkadaş, sevgili, ilgi, tutku, vazife, iş, maaş, almayı umduğumuz ve vermekle yükümlü olduğumuz bir sürü şey... Bunlar,  birer birer altımızdan çekilirse ne hale düşeriz? Hayata nasıl devam ederiz? Bütün bunları sorgulayan roman günümüz Türkiye’sine baktığımda açıkçası beni oldukça ürpertti.

***

Romanının kurgusuna neden olan olaylar, yani Avusturya’nın yukarıda anılan günlere gelişi Almanya’da 1848 Devrimi ve Karşı Devrimle başlar. 1800’li yılların başında Avusturya’da Prens Metternich Hükümeti, egemenliği altındaki Lehler, Macarlar, İtalyanların, Fransız İhtilali ile etkinlikleri artan milliyetçilik, hürriyetçilik ve özellikle de cumhuriyetçilik akımlarına tamamen karşıydı ve mevcut durumun korunmasından yanaydı. Rejim, feodallerin ve kapitalistlerin desteğine güveniyordu. Karşı çıkarlarsa feodallerin üzerine serfleri salıyor, kapitalistleri de kamu fonlarıyla zincirliyordu.§ Çeşitli uluslardan oluşan ordu ve bürokrasinin rejime boyun eğimi mutlaktı. Köylü ve işçilere üzerlerine salınan vergilerle minimum yaşam koşulları sağlanıyor, verilenler yeterli bulunuyordu. Rejime bağlı Macar Krallığı dışında hiçbir yerde gazete yayınlanmıyordu. Avusturya karanlık bir ülkeydi.

Ne var ki; makine ve buhar gücünün Avusturya’ya girişi dengeleri değiştirdi. Demiryolları sanayi gelişimine ve bilgi birikimine de yol verdi. Muhalifler, özellikle Macarlar, Hırvat ve Slovenler, aydınlar hükümete karşı örgütlenmeye başladılar. Bu arada Polonya sınırı boyunca ve Çekya’da kentlerdeki Alman Yahudilerinin sanayi üretimini ellerine aldıklarını, Polonyalılara verilen siyasi birlik olma sözlerinin tutulmadığını da not olarak ekleyelim.§ Ve 13 Mart 1848’de küçük burjuvalar ve işçiler, kafaları ve yürekleriyle tek bir bayrak altında Metternich iktidarını yıktılar.§

Bu arada Bohemya ve Hırvatistan’da birbirinin dilinden anlamayan Slavlar, Panslavist bir akımın peşindeydiler. Buna karşılık birbirleriyle ancak Almanca konuşarak anlaşan bir kısım Slavlar da her koşulda Alman birliğini desteklerken “ Radetzky,[1] ‘ Şimdi benim kampım dışında bayrağı dalgalanan bir Avusturya kalmadı; biz, yani ben ve ordum Avusturya’yız; İtalyanları patakladıktan sonra, İmparator için İmparatorluğu yeniden zapt edeceğiz!’” diyordu.

Bu arada Metternich rejimi, kendisini çevreleyen Saray, ordu ve bağlı bürokrasisi ile halkta anarşi yılgınlığı yaratarak Ulusal Muhafız ve halk komitelerini dağıttılar. İzleyen bir kararname ile Anayasa ile Seçim yasası askıya alındı. Etrafına iyi eğitilmiş, yeniden örgütlenmiş Avusturya ordusu ile Radetzky gibi karşı devrimciler, başları üzerinde dam yanarken, teorik safsataları tartışan ilerici güçleri ezip geçtiler.§

***

Romanın kurgusunda, romanın kahramanı ben anlatıcı Franz Ferdinand Trotta’nın soyu Slovenya’daki Sipolje’den gelmektedir. Dedesinin kardeşi, Joseph von Trotta, bizzat İmparator tarafından kumanda edilen ve Dünya Tarihi'ndeki son savaş olarak kabul edilen İtalyan Bağımsızlık Savaşı da diyebileceğimiz Solferino Muharebesinde Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in hayatını kurtaran basit bir piyade teğmenidir. [2] Kendisine savaş sonrasında soyluluk unvanı verilir ve Solferino kahramanı olarak anılır. İmparatorun gönül borcu 1914 Krasno-Busk Muhaberesinde şehit düşen avcı teğmeni torununa kadar uzanır.

Baba Trotta’nın hayali Habsburgların hâkimiyeti altında Avusturya, Macaristan ve Slavlardan oluşan bir Slav monarşisidir.  Genç yaşta Amerika'ya gider boya fabrikalarında kimyager olarak çalışarak çok para kazanır ve Amerika’daki boya fabrikası onu zengin eder. Vatan özlemi ile geri döner. Viyana’ya yerleşir, bir Sloven partisi kurar, Zagrep’te iki gazeteyi satın alır.  Avusturya-Macaristan'da üçlü monarşiyi, yani Avusturya ve Macaristan'a eşit statüde bir Slav devleti yaratılması fikrini oğluna miras bırakır.

***

Birinci Paylaşım Savaşının başlamasından hemen önce, tahtın varisi hayattadır. Kitabın ana kahramanı Franz Ferdinand Trotta, sırf annesini yatıştırmak için formalite gereği kaydolduğu hukuk öğretimi sırasında amaçsız bir hayat yaşamakta ve eğlenmektedir. Üniversiteye hiç gitmez. Tek tutkusu, Macar askerî soylularından Macar Baronu Kovacs'ın kız kardeşi Elisabeth Kovacs'a olan aşkıdır. O zamanlar “Dekadan”  denilen yarı sahte yarı abartılı bir bezginlik, nedensiz can sıkıntısı moda olduğundan uzun zaman bu aşka karşı koymaya çalışsa da beceremez. Annesine Elisabeth’den de bahsedemez.

Bu süreçte Avrupa’da sınırları haritalarda belirlenmiş ancak halkların hâlâ kabullenemediği en geçirgen ve belirsiz sınırlarla örülmüş bu coğrafyada… Macarlar en temel ulusal haklarını ellerinden alırken Slovenler,  isyankâr görünüp tuhaf bir şekilde kralın doğum gününü kutlamaktadır.

Öyle ki, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun ulusal marşı “Got erhalte”’yi söyleyen Slovenler, Galiçyalı Polonyalılar ile Rutenyalılar, Borislav’daki cüppeli Yahudiler, Saraybosnalı Müslümanlar, Bačka’daki at tüccarları, Mostarlı kestane kebapçılarıyken…  

Brunn ve Eger’deki Alman Üniversiteleri, diş hekimleri, eczacılar, berber çırakları; Linz, Graz Ve Knittelfeld’deki fotoğraf sanatçıları, Alp vadilerindeki guatrlıların hepsi " Die Wacht am Rhein (Ren Nehri'ndeki Nöbet ) Alman vatanseverlik marşını söylerler. Şarkının kökenleri tarihi Fransız-Alman düşmanlığına dayanır ve özellikle Fransa-Prusya Savaşı, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da popülerdir.

Nitekim bunun yansıması olarak Avusturya’daki rejim, Nibelung Sadakati olarak anılan; - Nibelungentreue, yani bir davaya veya kişiye karşı mutlak, sorgusuz sualsiz, aşırı ve potansiyel olarak felaketle sonuçlanabilecek sadakat kavramı- kapsamında batacaktır.

Nibelungentreue daha sonra, Doğu Almanya'da Nazizmden arındırma sırasında, 1980'lerde Batı Almanya'da, özellikle Schutzstaffel'in Meine Ehre heißt Treue(=Onurum Sadakattir) sloganıyla bağlantılı olarak Nazi ideolojisine karşı, aşağılayıcı bir şekilde, kullanılır. Marksist tanımlamada faşizm ve militarizmle ilişkilendirilen fanatik bir " Cermen " askeri sadakatini açıklar.

***

Engels’’n Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim kitabındaki alıntılarımızı kitabın kurgusuna yansıtan yukarıdaki altı paragraf, romanın önemli karakterlerinden  Kont Chojnicki’nin öngörüleridir. Franz’ın arkadaşları arasında en yaşlı ve en bilge kişidir. Hiçbir mesleği yoktur. Hangi dinden, renkten, ulustan olursa olsun garsonlara, arabacılara, hizmetçilere ve postacılara dostça davranır ki bunların arasında Franz’ın kuzeni Joseph Branco’nun arkadaşı faytoncu Yahudi Menes Reisiger de vardır. Buna karşılık orduda, idarede veya diplomaside kariyer yapma tekliflerini, "devleti yöneten ve 'kuş beyinli aptallar' diye adlandırmayı sevdiği" kişilere duyduğu aşağılamadan dolayı her zaman geri çevirir. Onurlu duruşu ve karakterinden doğan otoritesi nedeniyle Avusturyalı yetkililerin direnişini kırabilen bir kişidir.

Bu süreçte Franz’ın neşeli ve oldukça uyanık Sloven kuzeni Joseph Branco'nun ufak bir miras paylaşımı nedeniyle Franz’ı ziyareti,  izleyen yıllarda Franz’ın hayatında önemli değişikliklere neden olacak olayların başlangıcıdır. Nitekim kendisinin Joseph ile Menes’in yaşadığı şehre yaptığı ziyaret sırasında Birinci Paylaşım Savaşı başladığında… korkuyla, sıkıntıyla ve acının o boğucu önsezisine karşın duyduğu gurur verici bir kıvançla Franz, Joseph ile Menes’e olan güçlü duygularla aynı askeri birlikte kaderini bağlar.  Ölüm, o günlerde onlara bir sıçrayışta ulaşmaya çabaladığı, ama başaramadığı karşı kıyı gibi görünmektedir.  

Franz Trotta, Doğu cephesine gitmeden önce Elisabeth ile evlenir. Annesiyle vedası, ister uzak ya da yakın, ister ölüme gitmiş olsun tekrar görmeyi ummasa da daima bekliyormuş gibi davranan anaların tavrıdır. Ancak, Trotta annesinin onu değil, kocasının oğlunu sevdiğini hiç aklından çıkarmamıştır ve bunu şu tümce ile açıklar.   “Ben, annemin sevgilisinden kalan mirasla, sevgilisinin kasıklarından çıkan kaderle ana rahmine düşmüşüm.”

Trotta’nın izleyen hayatında, artık her şey bambaşka, her şey tuhaf, tanınmayacak kadar değişmiştir. Bir sabah alayının üçte ikisinin esir alındığı Krasne-Brusk savaşında Ruslara esir düşer altı ay sonra Tataristan’ın kuzeyinde Vyatka’dadır. Trotta’nın dürüstlüğü yanında uyumlu bir esir olarak davranan üçlü, gürültülü, cömert, geniş yürekli Kazak Teğmen Andrei Maksimoviç Krassin’in onları kaçak gösterip sözde infaz ederek kayıtlardan yok etmesi ve üçünü de kızağa bindirip… Kimseye "kim olduğunu veya nereden geldiğini" asla sormayan… Bir köpek ve iki av tüfeğiyle tek başına yaşayan… Kürk taciri, sessiz ve dindar, Polonyalı dostu Jan Baranoviç’e göndermesiyle kurgu yeni bir anlam, Trotta da yeni bir yaşam felsefesi ile deneyimi kazanır. Trotta için Barankoviç bir baba, evi memleketi, ekmeği memleketinin ekmeğidir. Huzuru koruyabildikleri süre burada kalırlar. Ancak Joseph ile Manes’in huzuru bozmasıyla kovulurlar ve kampa dönmeleriyle verdikleri bir tutam çay ve tütünle yaşamlarına yeni bir yön verirler.

Dört yıl sonra geri döndüklerinde Trotta ve savaş öncesi yoldaşları artık bu yenidünyada yollarını bulamamaktadırlar. Geçmiş ile bağlantıları kopmuş, güne yabancı, geleceği de öngörememektedirler. Trotta ve eski dostları için, geçimini sağlama zorunluluğu anlaşılır gibi değildir. Trotta’nın babasından miras üçlü monarşi hayali bitmiş hatta vatanın sürdürülebilirliğine olan inancını yitirmiştir.

Elisabeth, evden ayrılmış,  unvanını aldığını belirttiği Viyana ve Budapeşte akademilerinde geçmişi ve diploması bulunamamış, sözde sanat profesörü, erkek görünümlü, Jolanth Szatmary tarafından adeta esir alınmış, emeği ve cinselliği sömürülmektedir. Trotta, Elisabeth’in kâğıttan kocasıdır. Jolanth ile Elisabeth’ın kurdukları tasarım şirketinin üçüncü ortağı: Alnında Almanya’nın birleşmesinin kaçınılmaz olduğunu simgeleyen Borissia dövmesiyle Reich kökenli Alman, Kurt von Sttentenheim, hem şirketi, hem de kendisine âşık olan Trotta’nın annesi üzerinden Trotta Ailesini dolandırmaktadır. Neyse ki, Trotta’nın tarifiyle “Avukatımız, İbrahim peygamberin torunu, bir hayır duanın ve lanetin mirasçısı…Avusturyalı olarak düşüncesiz, Yahudi olarak hüzünlü,…duygulu ama tam da bir duygunun tehlikeli olmaya başlayacağı sınıra kadar duygulu, yamuk oynak kıskaçlı gözlüğüne rağmen her şeyi net gören kardeş gibi sevdiğim Kiniower, Tattersaal’de binicilik merkezi ortağı olduğunu söyleyen Kurt von Sttentenheim’ın yalancı olduğunu belgelendirmiş ve ondan uzak durulmasını söylemiştir. Savaş tahvillerine yatırılan ailenin parası kaybolmuş, ev ipoteklidir ve Trotta bir hizmetçi, bir telefon, sekiz yatak ve zillerle, evi pansiyon olarak kiralamaya başlar.

Bu arada Mart 1933'te Avusturya parlamentosunda oylama izleğindeki usulsüzlükler nedeniyle çıkan anayasal çıkmazdan yararlanan Engelbert Dolfuss ploreteryayı ezip Avusturya Cumhuriyetini yıkarak Katolik ve faşist bir rejim kurma hazırlığındadır. Duyumları ile  Trotta da oğlu Franz Joseph Eugen’i güvence altına almak için Paris’e dostu Laveraville’in yanına gönderir.


Beklenen olur, 3 Mart 1938’de Avusturya’da hükümet düşer, Yeni Alman Halk Hükümeti kurulur. Monarşiyi oluşturan her şey artık, İmparator Mezarlığı'na toplanmış eski düzenin sembolleri ile birlikte eski yaşam biçimi sonsuza dek mezarlığa gömülmüş durumdadır. İmparator Franz Joseph İmparator Mezarlığı’nda sadık asker kaçağı baba Trotta  Hietzinger Mezarlığında yatmaktadır. Anlaşılır Çevirisi nedeniyle Firuzan Gürbüz Gerhold’a teşekkür ederim. Kalın sağlıkla ve kitapla…

08 Haziran 2025  mehmetealtin, 441/ CCXXII
Alfa Yayınları, 2019

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/



§ Almanya’da Devrim Karşı Devrim, F. Engels, Birlik Yayınları, Şubat 1975

 

§ Almanya’da Devrim Karşı Devrim, F. Engels, Birlik Yayınları, Şubat 1975 s.49

§ age, s. 59

§ age, s. 78

[1] Johann Josef Wenzel Anton Franz Karl, Graf Radetzky von Radetz (2 Kasım 1766 - 5 Ocak 1858) Çek bir asilzade ve Avusturyalı mareşaldi. Napolyon Savaşları'nın son dönemlerinde Habsburg monarşisinde genelkurmay başkanı olarak görev yaptı ve Trachenberg Planı ve Leipzig Seferi'nin başlıca mimarlarından biri olarak müttefiklerin zaferinde etkili oldu. Disiplin ve adaletle ünlendi; askerleri arasında Vater ('Baba') Radetzky olarak tanınıyordu. En çok, Birinci İtalyan Bağımsızlık Savaşı sırasında Custoza (24-25 Temmuz 1848) ve Novara (23 Mart 1849) Muharebeleri'ndeki zaferleriyle tanınır.

 

Johann Strauss I'in Radetzky Marşı, Radetzky'nin Custoza Muharebesi'ndeki zaferlerini anmak için sipariş edilmiştir. İlk kez Avusturyalı subayların önünde çalındığında, koroyu duyduklarında kendiliğinden alkışladılar ve ayaklarını yere vurmaya başladılar. Leopold Weninger (1879–1940) tarafından hazırlanan bir orkestra versiyonunda melodinin ilk tekrarında sessiz ritmik alkışlama, ardından ikinci tekrarında gürleyen alkışlama ile gelen bu gelenek marş klasik müzik mekânlarında çalındığında sıklıkla gözlemlenir.

§ age, 97-119

[2] Bkz. Radetzky Marşı, Joseph Roth, Can Yayınları, 1.Baskı,