29 Ocak 2017 Pazar


Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi, Umberto Eco, 661 / CXXXIII
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

“Bir kabile reisi ya da ruhanî,
ne zaman bir cevher yumurtlasa,
diğerleri yüzyıllar boyunca
mesajı çözmeye uğraşırlar.
U.Eco”


Milano’nun 100 km. güneybatısında Piemonte bölgesinin başkenti Alessandria’da 1932’de doğan yazar, kitabında çocukluğunu, ergenliğe geçişini ve kendi içindeki evrimini kitaplarında sıklıkla kullandığı sis metaforunda anlatıyor. Sis, kitabın başından sonuna kadar zihinsel sis ve atmosferik sis olarak otantik bir yineleme oluştururken;
“ Sisi çiğniyordum. Hayaletler yanımdan geçiyor, kayboluyorlardı.” S.9 “… sis benim içimdeydi.” S.92 “ Neden bana sisin kötü olduğu öğretiliyordu? Oysa anlaşılmaz bir özlem duyacaktım ona her zaman.” S.183 “… yoğun siste, üç kadın görmüştüm, Lila, Paola, Sibila…” s.289
Kitabın yazarının Umberto Eco olduğu göz önüne alındığında Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi’nin oldukça ilgi çekici bir tür çizgi roman olduğunu bile söyleyebilirim. Hikâye ilerledikçe geçmişte zaten ortaya çıkmış gerçeklerle,  satır aralarındaki labirentlerde bir kere daha yüz yüze gelm gerçeği sizleri şaşkınlığa sürükleyebilir. Ama bu Eco’nun her zaman kullandığı dilin, dolandığı yer ve yörelerde zihni çalıştıran çok yönlü bir deneyim ve hoş bir macera gibidir.
Romanın kahramanı Yambo bir kaza sonrası uyandığında, otobiyografik belleğini kaybetmiş, semantik belleği ise yerindedir. Bunun yerine oturtulması gereği geçmişinin izlerini adeta bir hafıza çipi içinde sürmek için daha önce yaşadığı mekânlarda gördüğü, kokladığı, dokunduğu, duyduğu ve tattığı obje ve kişilerle beraber tekrar yaşamaya başlar. Çocukluğunun geçtiği evin tavan arasına yaptığı ziyaretlerde bulduğu kitlesel faşist ve post-faşist dönemin otantik şarkıları, dergileri, kitapları, eski takvimler, pullar,  teneke kutular ve içlerindeki hayaller giderek belleğindeki yerlerine oturmaya başlar.
Aslında bu, Yambo’nun yaşadığı faşist dönem ile savaş sonrası dönem sürecinde bütün ülke değerlerinin ve değişkenlerinin yanında kendi kişisel gelişim ve değişiminin görsel ve kültürel bir eleştirisidir. Kitabın ikinci dünya savaşı kuşağının yaşantısını yansıttığını da söyleyebiliriz.
“ Dördüncü boyuttan birinin gelip içimize… dokunması gibi bir şey… gizemli bir alev gibi… “ s.70 “… tam anlamıyla kalp çarpıntısıydı, bugüne duyulan özlemle karışık irkilmeydi.” S.104 “ …o görüntü, aşk nesnesi olmuştu.” S.107 “ “…ilk gördüğüm kapak, içimde gizemli alevler uyandırdı.” S.143
Faşizmin ortasında büyüyen Yambo…
“ Kitap, altı yaşındaki çocuklara,  ‘İtalyanca’ gl sesini öğretmek için… gagliardetto, battaglia, mitraglia, ‘ sancak, savaş,  yaylım ateş’ sözcüklerini seçmişti.” S.180 “… biziz umudu yeni neslin… Duçe için…” s.182 “ Beşinci sınıf kitabında ırk farklılıkları üzerine değerlendirmeler vardı ve bir bölüm Musevîlere ayrılmıştı.” S.185“ Ey çocuklar, sizler İtalya’nın yaratmakta olduğu yeni ve kahraman uygarlığın ömür boyu bekçileri olmalısınız. (Mussolini)” s.201 “ “Balillayım[1] ben, İtalya isterse, dünyaya refah getirecek ve Tanrı’nın İtalya’ya nasip ettiği yeni uygarlık için canımı vereceğim.” S.202 “… Amerikalı karakterler ortadan yok olmuştu… Miki Fare öldürülmüş, yerini Toffolino almıştı…”s.229
anti-faşist dedesiyle gerçeği aramaya başlar. Bu bakımdan kitabın 16. Bölümü çok etkileyicidir.
“… ben, Tanrı’ya saygı duymasam da İsa’ya duyarım.” S.328 “ İsa’nın Tanr’nın oğlu olduğundan emin değilim, çünkü bu kadar kötü bir babadan böyle iyi huylu birinin çıkacağını pek düşünemiyorum.” S.342 “Kötülük, dediler, isyankâr melekler tarafından dünyaya sokuldu. Nasıl olur? Her şeyi bilen ve gören Tanrı isyankâr meleklerin isyan edeceklerini bilmiyor muydu?” s.339
“ Siste tırmanmayı öğrenelim.” S.346 “Gragnola ölmüştü. Kazakları kurtarmış, beni emniyete almış, sonra da ölmüştü… Bir yüreksizin yürekli ölümü… Herkesi aldatmıştı, faşistleri, Almanları ve bir hareketle de Tanrı’yı. Bense hayattaydım. Bunu bağışlayamıyordum. Sis benim anılarımda da dağılmaya başlıyor.” S.365

30.01.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 
Doğan Kitap, I. Baskı, Ekim 2005 (Uzun bir süredir okumak istediğim ve bulamadığım bu kitabı, Cihangir’de bir sahafta ancak buldum.)



[1] 1926-1937 arası İtalyan Faşist Gençlik Hareketi, 1937’den sonra faşist partinin gençlik koluna evrildi.

22 Ocak 2017 Pazar


Uçucu Kül, Monika Maron, 442 / CXXXII
----------------------------------------------------------------------------------

Kitap konusu 1970’li yılların sonunda geçiyor. Kahramanı, Josefa Nadler, diğerleri gibi devlet desteği ile yayımlanan, bu nedenle devletin kontrolündeki bir dergi “Illustrierte Woche” ‘de çalışıyor ve bir gün bu derginin muhabiri olarak B. Şehrine yollanıyor. Görevi şehir hakkında bir röportaj yapmaktır.

İlgiler, nasıl olsa gördüklerini yazamayacağını düşünerek, en kötü yerleri, en ağır iş koşullarında çalışılan fabrikaları, kirliliğin kaynağı, kömürle çalışan eski santrali gösterip, yerine yapılan ama çalışmayacak doğalgazlı, çevreyi kirletmeyen yeni santralden söz ediyorlar. J. Nadler. gördüklerinden sonra “Bir şey değiştiremeyeceksem burada ne işin var benim?” diye kendine soruyor.

Gördüklerini ve düşündüğünü, arkadaşı Christian’a anlatıyor. O da ona iki versiyon yazmasını öneriyor. “İki versiyon yazsana. Birinde gerçeği, diğerinde basılabilecek gibi olanı…” dediğinde Josefa’nın  kafasına gerçekleri yazması fikri giderek  yerleşiyor.
 “… ‘Termik santralin’, top namluları gibi göğe nişan alan bacalar şehri gece gündüz kirlilik bombardımanına tutuyorlar; hayır, gümbürtüyle değil, yavaş yağan, yağmur oluklarını tıkayan, çatıları kaplayan, rüzgârın estirdiği kar gibi usul usul… toz halinde havada savruluyor bu kar… Gözlerini ovuşturanlar sadece yabancılar. B. Halkı gözlerini kısarak dolaşıyor, sanırsın ki gülümsüyorlar.” S.20 “ Burada bizim mavi gökyüzümüz yok ya, onlar da bize gök mavisi bir santral yapıyorlar” s.23 “ … Elektrolizde çalışanların eklemlerinde yumrular oluşuyor… Buna flüoruz, ‘fluorisis’ diyorlar.” S.153
“Avrupa’nın en kirli şehri B… hem de sosyalist bir ülkede…” s.37 “ … güvenlik sözcüğünün ağıza bile alınamayacağı bir santral var orada…” s.67
“İki versiyon yazsana. Birinde gerçeği, diğerinde basılabilecek gibi olanı.” S.29 “ … ve gerçeği böyle ölçüye vurmaya başlarsanız… ikisinin ortasında dile getirilemeyen vardır.” S.38 “ … hayatını bir inanç belirlemişti… oysa şimdi, biyografisinin düşünsel konsepti ile somut tecellisi artık örtüşmüyordu.” S.111 “… ve eylemlerinin ölçüsüne, inancını içi boş, buruşuk bir deri olmaya mahkum eden birisi karar veriyordu.” S.112                                                                                                                             
-0-
Uçucu Kül,  Doğu Alman Demokratik Cumhuriyetini ortadan kaldıran toplumsal çelişkilerin seçkin bir tasviri… Özellikle devlet baskısı ve sansür gerçeği ile kapitalist bir sömürü var gibi erozyona uğratılan sosyalist düzenin halini,  bir diğer deyiş ile sosyalist bir ülkede kapitalist düzen lehine olan tutarsızlığı açıkça göstermekte. Ancak roman, bu sistemi eleştirme adımını atarken bence yanlış yönde gelişiyor ve roman kahramanının yaşamının bütününe gereğinden fazla yayılıyor… ve rejimin halkını mahrum bıraktığı varsayılan bireysel özgürlüklere odaklanarak rejimin baskısı altındaki bir işçi sınıfının toplu eylemiyle değil de bireysel doğrudan kendi eylemiyle sonunda günü kurtarıyor.

Sosyalizmin hayata geçme sürecinde proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin nasıl devam ettiğini düşünmeyen… iktidardaki komünist parti içinde kapitalist yola başvuran partizanları göz ardı eden… solda sağa savrulan, üstelik de geçmişinde parti içinde kalmak için çabaları olan bir roman kahramanın bu bakışı ve davranışları kitabı okurken beni oldukça rahatsız ediyor.

22.01.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 
Alef Yayınevi, Haziran 2016


3 Ocak 2017 Salı



Kapının Ardında, Giorgio Bassani, 222 / CXXXI
----------------------------------------------------------------------------------
Kitabın yazarı, Giorgio Bassani İtalyan bir romancı, kısa öykü yazarı, şair ve eleştirmen olduğu gibi aynı zamanda 1943’de faşizme karşı gizli siyasal hareketten tutuklandıktan sonra hapisten kıl payı kurtulduğu söylenen bir aktivisttir.
Bu kısa roman, anlatıcımız olan kahramanın kendi gözlem ve hayata bakışı ile  yaşamının belli bir dönemine odaklanırken,  
“… hayatımın en karanlık dönemi deyince, hep o 1929 yılının Ekim ayından 1930’un Haziran’ına kadar süren lise birinci sınıftaki günlerim geliyor aklıma.” S.7
bence de doğru bir kurgu ile altında yatan trajedi duygusu ve ciddi sosyal eleştiri olmadan, bir dizi hatırlatma, yalnızca çocukluk ve ergenlik özleminin geniş literatürünün bir parçası olarak kalabiliyor.
Nitekim eleştirmenlere göre de İtalyan vatandaşı Yahudi olmasına rağmen Bassani'yi başarıya taşıyan ve bugün hâlâ anılmasını sağlayan şeyin de bu tarafsız duruşu, fonda akan olaylara karşı olabildiğine uzak durması ve yaşananaları tüm gerçekliğiyle gözler önüne serebilmesinde yattığı söylenmekte ki… hakikaten benim de bu kitapta gördüğüm ve yazdıklarını farklı kılan şey… ne akışa ne de olaylara hiç müdahele etmemesi…
Olay, anılan dönemde, yeni Faşist ırk yasaları uygulamaları altında ve Yahudilerin yavaş yavaş sosyal etkinliklerden men edildiği zamanların atmosferinde gelişirken, romanın kahramanı, iki arkadaşının arasında kalmasıyla başlayıp gelişiyor. Bu arkadaşlarından biri her konuda başarılı olan Carlo Cattolica, diğeri ise sinsi ve “zavallı bir dalkavuk” olarak nitelenen Luciano Pulga olup, lise çağındaki bu gençler, kendi sorunlarının ve onları da birbirinden izole etmeye çalışan dış dünyadaki sorunlarının farkına dolaylı olarak varmakta ve bu durumdan dolayı zorlanırlarken… her şeye rağmen enerji ve coşku ile konuşmakta ve tartışmaktadırlar. Birbirlerini hareketlendiren şey onların cesareti ve iyimserliğidir.
 “… Meldosa öğretmenin… bizim B sınıfından gelenleri, lisede her türlü haksızlık ve dışlanmaya karşı koruyacağına dair inancım, daha ilk günden acımasızca yıkılmıştı.” S.8
“ … ama Dante’nin… ‘Bana acı çektiren sürgünü onur sayarım’ sözü, benim için bir slogan olabilirdi.” S.12
ancak çocukluk sona ermiştir, masumiyet yalnızca mazide kalan masum bir masumiyettir.
03.01.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 
Yapı Kredi Yayınları, Ağustos 2016, 1. Baskı


26 Aralık 2016 Pazartesi


Bonzai, Alejandro Zambra, 19 / CXXXI
----------------------------------------------------------------------------------
Acı, yontulur ve şekillenir.
Gonzalo Mıllan ([1])
Sizlere daha önce iki kitabını tanıttığım Zambra’nın bu romanı gerçek bir novella… Sadece 90 sayfa olmasına rağmen büyüleyici. “Sonunda kız ölür, oğlan yalnız kalır. Gerisi edebiyat.” S.13.
Romanın kahramanlarından Julio ve Emilia’nın ayrılmalarından yıllar sonra, Julio, bir gün son eserinin el yazısıyla hazırlanmış sayfalarını düzenleyip yazacak birini arayan ünlü bir romancı ile tanışır.  Julio, o gün yakında yazacağı kitabı da hayal etmek için işi kabul eder. Kendi başarısız aşk öyküsünü, yazarın yazdığı, trans-plantasyon yaptığı, hayatını roman haline getirdiği düşüncesi içinde “transkripsiyona” devam ederken aynı zamanda, bonsai sanatını araştırmaya ve kendi bonsai ağacını geliştirmeye başlar.
Romanda anılan ve simgeleşen Bonsai ile minik bir ağaç olan bonsai arasında bir karşılaştırma geçerliyse de, kitap benzerliklere daha derin bir şekilde bakmamızı önerir;
  • Bonsai saksı dışına çıktıkça bir bonsai olmayı bırakır. Minyatür olması bir bonsai'nin belirleyici özelliği değildir.
  • Sınırlama, bonsai ve doğanın geri kalanı arasındaki katı sınırdır.
  • Romanın da öyle… 
  • Karakterlerden birisi, diğeri üzerinde, düşünmeyi bıraktığında o hikâyeden sonsuza dek yok olur. Ancak hikâyeyle ilgili olan şeyler titizlikle korunur…
“ Çabucak, aynı şeyi okumayı, benzer düşünmeyi ve farkların üstünü örtmeyi öğrendiler. Kısa süre içinde kibirli bir samimiyet yakaladılar. En azından o zaman dilimi içinde Julio ve Emilia bir yumru biçimini almayı becerdi. Nihayetinde mutluydular.” S.22
“Eğer hayatını değiştirmeyecekse biriyle birlikte olmanın ne anlamı var?” s.25
“’Tantalia’ kendilerini birleştiren aşkı simgelemesi için bir bitkicik almaya karar veren bir çiftin hikâyesi. Bitkicik ölürse onları birleştiren aşkın da öleceğinin sonradan farkına varıyorlar.” S.28 ve,
“Onları birleştiren sonsuz aşkı temsil etmesi için bir bonzai almaya karar veriyorlar. Sonra her şey mahvoluyor ama oğlan kızı asla unutmuyor… kızın öldüğünü öğreniyor… anısına bir şey yapmak istiyor. Bunun ne olduğunu henüz bilmiyorum.” S.57… “ Bilmek, her zaman, her şeyi engelleyebilme imkânı sağlamaz…” s.33
Sevgi, Bonsai gibi kıymetlidir, çünkü ölebilir.
mehmetealtin, 23.12.2016
-------------------------------------- 
Natos Kitap Yayınevi, Haziran 2015, 1. Basım



[1] ) Gonzalo Millán Arrate, Şilili, Şair, D.1947-Ö.2006 

14 Aralık 2016 Çarşamba


Liste, Timur Soykan, 844 – 76 / CXXX
----------------------------------------------------------------------------------
Kimsenin de umurunda olmadığı gerçekleri örten Gücün, içten içe ezdiği ve herkesin bir alt rütbedekinin karakterini taciz ettiği, insanların zaafları sayesinde dönen devletin kirli çarkının tam da ortasında 2012 yılında işlenen bir cinayet… devletin namusunu beceren bir katil… Hükümet-Cemaat ortaklığı henüz bozulmamış ama kamuoyu önünde olmasa da kavga başlamış.

15 Temmuz’dan tam bir ay önce raflara düşen bu kitap, bugünlere nasıl gelindiğini son derecede gerçekçi bir kurgu ile anlatıyor. Olaylar ve isimleri dışında kişiler güncel… taraflı anlatımının tarafsızlığı, mükemmel… kitabı elden düşürmeyi bırakın artık güncel her siyasal polisiye olaya bakışınıza da (KÖ), kitaptan önce ve/veya (KS)  kitaptan sonra diye başlayabilirsiniz… ve bazı alıntılar;

·         “Cemaat’in… Milli iradeye karşı bir tehdide dönüşme riskini uzun süredir düşünüyordum.” S.51
·         “Hakan, ihanetinin bedeliyle yüzleşmekteydi. Vicdan kalbini avucunun içine almış sıkarken ekranda vaazlarını izleyerek büyüdüğü Hocaefendi’nin yüzü, teşkilatın imamı Ruh’un baba şefkati, Işık Evleri’ndeki ağabeylerinin ilgisi, birlikte kılınan namazlar, beraber dökülen gözyaşları ve kendisine duyulan güven ondan hesap soruyordu.” S.80
·         “İçişleri bakanlığı Müsteşarı, ‘ Suriye’deki rejim yanlılarına mal edeceğiz bu olayı. Yoksa bütün bölge kontrolden çıkar.’ demişti.” S.238
Ve zurnanın .it dediği yer
·         “… olayda, onlar olmasa da… bunun böyle olmasını sağlayacaksın.” S.332

Liste’yi mi soruyorsunuz? Gerçeklerin ortaya çıkma gibi bir huyu olduğuna göre O Liste de bir gün elbet ortaya çıkacak…

-------------------------------------- 

Can Yayınları, Mayıs 2016, 1. Basım

6 Aralık 2016 Salı


Öğle Yemeği, Evelio Rosero,  160/ CXXIXI
----------------------------------------------------------------------------------
Sizlere daha önce tanıttığım Kolombiyalı Evolio Rosero’nun Ordular adlı kitabının yorumunu, ezilenlerin yanında saf tutan bir din adamının aşağıdaki sözleri ile bitirmiştim.
“’Sadece barış çağrısı yaptığımız için önüne gelen bizi canının istediği gibi suçlayabilir.’ … dedi peder…  nitekim öncülü Peder Ortiz Özgürlük Teolojisini yaymakla suçlanıp, testisleri yakılmış, kulakları kesilmiş ve sonra da kurşuna dizilmişti.”
Evolio Rosso’nun bu kitabı ise Kolombiya’nın başkenti Bogota’da bir kilisede kirli para aklama dâhil ahlak dışı ilişkiler yumağına dolanan kilise çalışanlarının özel yaşamlarını ve kilisenin karanlık yanlarını ortaya seriyor.  
“Tanrı’nın öteki yüzü,
Hayvanın kurşuni boynunda,
Ruhun burnunda.
César Vallejo “[1]
 “…Zangoç Machado, karanlık bir adamdı… İçindeki karanlık insanın kanını donduruyordu.” S.21 “… kilisedeki herkes Peder Almida ile zangocu öldürmek istiyor.” S.91
Tamamen bir kilisede geçen romanın anlatıcısı kilise çalışanı Kambur Tancredo Victor Hogo’nun Notre Dame de Paris adlı romanının Quasimodo adlı kahramanına nazire yapar gibidir.
“…Kambur Tancredo, bir hayvana dönüşmekten ölesiye korktu… kendi kendini yalayıp yutan,, yiyip bitiren bir hayvana… hele Perşembe günü öğlenleri, bir kez daha ki en kötüsü buydu. Sabina’nın kutsanmış gri eteğini kaldırdığını… hayal etti.” S.13, 19, 23 “ …Sabina, ‘bugün mavi eşarp taktığımı fark etmişsindir herhalde… neden gece yanıma gelmedin?... bunu talep ediyorum, anlıyor musun?” s.34 “ Tancredo, fikri de bedeni gibi Şehevî, diye düşündü.” S.38 “ … tıpkı, yıllar önce, kadının ardından duşa girip onu hiç beklemediği bir anda bastığı gibi.”s.59 “ Bir gün sabina Tancredo’yu Almida ile zangocun paraları sakladıkları odaya götürdü… kaçalım buradan, bu kutulardan biri bile bizi geçindirir… lanet olası vaftiz babam olacak olan o zangoç, daha küçük bir kızken taciz ediyordu beni… Almida da Merhamet Yemeklerinin işçi kızlarına aynısını yapıyor…” s.93, 94 “ Sabina, Don Justiniano kilisede görüldüğünden bu yana oransız bir hızla çoğalmaya başlayan para kutularının üzerinde ağlarken…” s.94  ‘kutsal peder kıçımı elledi,’ dedi”” s.109
ve Don Justiniano Kolombiya oligarşisinin kirli işlerinin en tipik sıfatlara sahip temsilcisi, bence romanın satır aralarına gizlenmiş ana kahramanı olsa yeridir.
Don Justiniano ana bağışçıydı… Etrafı korumalarla çevrili bu adamda karanlık ve vahşi bir şeyler vardı… ve her ziyareti… kilisenin ikinci katında peder Juan Pablo Almadia ile Machado’nun özenle gizlediği bavullarca para demekti. “ s.43
“ Peder Almadia’nın hizmetinde çalışan üç Lilia… tek bir kişiymiş gibilerdi. Kendilerini artık kokularından tanıyan ve koca bir sırayı sadece onlara vermeyi yeğleyen müminlerin ortasında bir adaydılar… ama bu bir imtiyaz mıydı yoksa yalnızlığa mı mahkûm edilmişlerdi bilinmez…” S.52 “ Kocalarımızı köyde aynı gün öldürdüler. Cinayetleri kimin işlediği bilinmiyordu… Geriye sadece biz kadınlar kaldık, çünkü çocukları da götürdüler. Neyse ki Tanrı’nın sonsuz merhameti sayesinde Peder Almida’ya rastladık.” S.72
-------------------------------------- 
Can Yayınları, Mayıs 2016, 1. Basım



[1] Bkz. Vıkıpedı, César Abraham Vallejo Mendoza (d. 16 Mart 1892, Santiago de Chuco, Peru - ö. 15 Nisan 1938, Paris, Fransa), Latin Amerika edebiyatında toplumsal değişime sözcülük etmiş Perulu şair ve yazar. 

29 Kasım 2016 Salı



Lizbon Kuşatmasının Tarihi, José Saramago,  339/ CXXVIII
----------------------------------------------------------------------------------
“ Dom Alfonso Henriques ordugâhını oraya kurmuştu, askerleri bizdendi, ulusumuzun ilk babalarıydı, zira kendi ataları, dünyaya erken geldikleri için Portekizli olamamışlardı.” S.130
Ulus olma yolunda henüz adım atmaya başlayan… bugün dünyada en çok konuşulan yedinci dil sıralamasındaki, Portekizcenin bile yeni şekillendiği onuncu asrın başında… Portekizlilerin II. Haçlı seferleri kapsamında Fransız; İngiliz, Almanlardan oluşan Haçlı orduları ile Endülüs egemenliğindeki Lizbon’un fethini anlatan José Saramago’nun bu kitabını okumadan önce, kendinizi zorlu bir sürece hazırlıklı kılın. Çünkü Saramago’nun bu kitabı, zaman zaman okunan sayfalarına geri dönerek savunmayı pekiştirmeyi, safları sıkılaştırmayı, yeni hendekler kazmayı gerektirecek kadar engellerle dolu… ve Saramago’nun diline ve deyişine alışık değilseniz, bu kitabı okumadan önce onun “Kabil” veya “İsa’ya göre İncil” gibi daha kolay okunan kitaplarını okumanızı öneririm.

Kitabın içeriğine gelince…  Kitabın başkahramanı Raimundo Silva, bir yayınevinde düzeltmen olarak çalışmaktadır ve bir gün kontrol etmesi için gönderilen Lizbon Kuşatmasının Tarihi isimli kitapta önemli bir değişiklik yapar. Kitapta yer alan bir fiile olumsuzluk takısı ekleyerek kuşatma sırasında Haçlıların Portekizlilere yardım etmediğini, onların kendi çıkarlarının peşinde olduğunu belirtir.
“Düzeltmen… tükenmez kalemini kaptığı gibi sayfaya bir ek iliştiriyor, tarihçinin yazmadığı bir ek bu, tarihi açıdan doğru olmadığı için yazmak aklına bile gelmezdi, bir olumsuzluk eki bu…” s.48
Bu değişiklik daha sonra fark edilir ama daha önce yaptığı önemli işlerin de etkisiyle hatasına göz yumulur ve yayınevinde aleyhine esen rüzgârları atlattığı gibi yeni amiri Dr. Maria Sara, bu olumsuzluk takısından hareketle yeniden kurgulanmış bir kuşatma tarihi yazmasını önerir.
“ Lizbon Kuşatmasının sahte tarihi…” s.56

Bu öneri paralelinde Raimundo Silva, Lizbon Kuşatmasını yeniden kurgularken Dr. Maria Sara ile arasında bir aşkın filizlendiğini gördüğümüzde Matruşka’dan bir roman daha çıkar.

Romana yön veren türlü türlü gözlemin gizeminin bazıları ise aşağıdaki satırlarda saklı…
“Tarihçiyle konuşması sırasında tanık olduğumuz mesleki yetkinliğe rağmen, Lizbon Kuşatması yazarının… metnin son okumasını düzeltmenin ellerine teslim edip tekrar kontrolden geçirmeyeceğini söyleyerek açık ettiği güvenin yol açabileceği sonuçlara dair ilk şüpheyi belirtmenin vakti geldi artık. Örneğin; Arapların gözünde köpeğin, tıpkı domuz gibi, kirli bir hayvan olduğu bilinmesine rağmen el-Uşbuna, -günümüz Portekizcesinde Lizşboa’nın-  titiz mi titiz Mağribîlerinin o devirde köpek sürüleriyle iç içe yaşayabileceğini düşünmek kara cahillik göstergesidir.” S.23 “… eğri başladıysa, eğri gider…” s.338
“ Aristoteles’in karasineğin dört bacağı olduğuna dair saptaması bir hata örneğidir… oysa çocuklar zevkle sineğin bacağını koparırlarken bilinir ki, altı bacağı vardır… bize öğretilen dersler yüzünden hakikat can çekişir.” s.26
“Lizbon Kuşatmasının Tarihinin son sayfasına gelince… tarihçinin yazdığına takılıyor… Surların tepesinde Müslümanların hilalli sancağı inmiş… Dom Alfonso Henriques’in, Portekiz’in beş kalkanlı sancağı dalgalanıyor… hay sıçayım, bu çirkin sözü milli simgeye yöneltmeye çekinmiyor düzeltmen… birinci hata, beş kalkanlı arma Dom Alfanso’nun oğlu Sancho’nun saltanatında bayraktaki yerlerini almıştı ki, ilk başta nasıl yerleştirildikleri de bilinmez… ikinci hatta bayrağa hilal koymak Osmanlı İmparatorluğu’nun aklına gelmişti. Yani üç asır sonra… Dom Alfanso Henriques’in beraberinde Lizbon’u kuşatan Haçlılara yaptığı konuşma, Haçlıların içinde bulunan (İngiltere’nin Osborn bölgesinden, Latince uzmanı rahip Raul olması muhtemel… Benim Notum)  kaynağı Osberno’nun aktardığı versiyona göre Latinceden çevrilmiş ki, söylev yeteneği olmayan, Latince bilgisi zayıf Alfonso’nun bu sözleri ancak altı-yedi asır sonra belagatleri kuvvetli rahiplerin verebileceği bir söyleve uygundu.”   s.39-40-42 “… falanca bir şey der, Filanca onu duyar, Felanca’ya aktarır, ve tarih bu üç yetkin (!) ismin aktardığı şekilde yazılır…” s.43
“Sözcükleri kullanırken çok dikkatli olmak, onları henüz dolaşıma girmemiş oldukları dönemlerde sarf etmemek gerek, yoksa hemencecik anakronizmle suçlanırız, ki bu suç, yazarlar dünyasında horgörülen davranışlar arasında intihalin hemen arkasından gelir.” s. 274
Not: Romanda yazardan mı, çevirmenden mi kaynaklandığını bilemeyeceğim iki önemli hata var. Birincisi 179. Sayfadaki “ … bir sigaracıkları bile yok… cümlesindedir ki, sigara Avrupa tarihine bin sekiz yüzlü yılların sonlarında düşmüştür. Daha vahim olan ikincisi ise 222. sayfadaki “ … günde üç kez duyulan…” ezan sesidir.
--------------------------------------  .

Kırmızı Kedi Yayınevi, Ağustos 2016