6 Kasım 2023 Pazartesi



Mahcubiyet ve Haysiyet

Dag Solstad 

Çeviri: Banu Gürsaler Syvertsen

“ Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz. “


1982’de yayınlanan, “Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasî Uyanışa Dair Anlatısı” ve 1996 ‘da yayınlanan “Profesör Andersen’in Gecesi” adlı kitaplarıyla tanıştığımız… Kuzey Avrupa edebiyatının önemli öykü ve roman yazarı, Dag Solstad, Norveç’in bir diğer ünlü romancısı Per Petterson tarafından şöyle tanımlanır: “Sorgusuz sualsiz Dag Solstad Norveç’in en cesur, en zeki romancısıdır.”. Norveçli eleştirmenlere göre; bir edebi kışkırtıcı ve ulusal ikon olan deneysel yazar Dag Solstad’ın uluslararası yükselişi… kendi ülkesindeki pozisyonuyla tuhaf bir z


1982’de yayınlanan, Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasî Uyanışa Dair Anlatısı,  komünist bir ülkede, komünist süreçte yapılanlara değil de kapitalist bir ülkenin kaçırılan fırsatına hayıflanma gibidir. Komünist parti fikri ihtiyatla düşünülmesi gereken bir şeydir. Diğer bir deyişle, olayların gerçekçi ve radikal bir şekilde farklı olabileceğine inanma olasılığının kaybıyla başa çıkmanın yollarını aramasını karakterize eden bir süreç olarak da tanımlanabilir. II. Dünya Savaşı sonrasında, 60’lı yıllarda eğitim görmüş olan Norveçliler ’in umudu, sosyal demokrat bir sistemdir. Oluşturdukları, gettolarda yaşamakta, hayata ilişkin temel sorunlarla ilgilenmektedirler. Ancak gelecek konusunda bir seçenekleri yoktur. Nitekim romanın kahramanı Pedersen’in güvenli ve ayrıcalıklı bir iş bulma, bir yere kök salma hayali de ancak 1968’de Larvik’te lise öğretmenliğine atanmasıyla gerçeğe dönüşecektir. Öyle dünyayı şaşırtmak gibi özel hedeflerle gelmemiş, bir liseye öğretmen olarak atandığı için mutlu ve kendi evini açmak için sabırsızdır. Derslere başladığında en çok savunduğu konu, farklı dallara ait derslerin birbirleriyle örtüşmesidir. Örneğin; Norveç Tarihi bilinmeden, hatta Luther’in görüşleri bilinmeden Norveç Edebiyatı anlaşılabilir miydi? Varoluşun soyut kategorilerinin hâlâ eğitimin en önemli tezi olması yerine, varoluşu çeşitli bağlamlar içinde ele almak ana tema olsaydı okul çok daha heyecan verici bir yer olmaz mıydı?

 

Ne var ki, bir gün öğrencilerinden birisi “ Bize tarih dersi verme biçiminiz üzerine bir tartışma açmamız gerekiyor. Tarih kimin içindir? İktidarı elinde bulunduranlar için midir, yoksa emekçi kitleler için midir?  Bu dersin son derecede otoriter bir yapısı var ve karşılıklı söyleşiyi olanaksız kılıyor…” diyerek; “Tarih dersinin hedef kitlenin ilgisini çekmemesi halinde hatanın hedef kitlede değil derste olduğunu, söylemesiyle…” Pedersen sosyalizmle ilk defa yüzleşir.

***

Dag Solstad’ın 1996 ‘da yayınlanan “Profesör Andersen’in Gecesi”’ kitabında ise Henrik İbsen uzmanı bir edebiyat profesörü olan anlatıcı karakter, Profesör Pal Andersen;  Noel gecesi karşı karşıya kaldığı bir cinayetle, varoluşun temelleri olan etik ve doğruluk boyutunda kendini sorgulamak zorunda hissetmektedir. Bu süreçte yaşamını, öğrendiklerini, öğrettiklerini, inançlarını, sistemi sorgulamaya ve gerektiğinde bahaneler uydurmaya, giderek de başkaldırmaya başlaması ana temadır. Güçlü ve etkin bağlarla bağlı olduğu arkadaşları arasında tıp öğrencisi, Bernt Halvorsen ile tam kafa dengidir. “NATO’ya ve nükleer silahlanmaya evet, avangart sanata hayır!” diyenlere karşıdır. Aşırı sola kaymamış, Marksist-Leninistlere, efsanevi Maoist İKP(m-l)’ lere bulaşmamıştır.


Kazanımları istem dışıdır. Kişisel sapmaları hoş görülmelidir. Düzenin parçası olmasa da törpülenmiş dili, cici gereçleri ile göstermelik tüketim eğilimleri, uyumlu yaşamının ana etmenleridir. Bedenin sınırları zorlanmalı, hazlar en üst düzeye çıkarılmalıdır. Bu bağlamda Andersen’in düzenin ortak paydasında yer bulamayan düşünceleri ile yaşantısı çatışma halindedir. Yaşamını, öğrendiklerini, öğrettiklerini, inançlarını ve sistemi sorgulamaya, gerektiğinde bahaneler uydurmaya başlar, hatta giderek başkaldırır hâle gelir.

 

Profesör Andersen, bir edebiyat profesörü olarak da edebiyatın geleceğinden korkmaya başlar, edebiyatın çok uzun ömürlü olmayacağını düşünür. Henrik İbsen uzmanı olarak; günümüzde sahneye koyulan İbsen eserlerinin, artık İbsen’in eserlerine benzemediğini, İbsen’in şöhretinin sahneye satılık mal gibi konulduğunu söyleyerek tartışmayı derinleştirir.


Kültürel ve toplumsal alanda giderek yalnızlaşır. Bu, onun, bir insan olarak kendisine yabancılaşmasıdır. Bu, bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Böylece kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline geldiğini fark eder ve bu sarmala kapılır gider.

***


Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet adlı romanının tanıtımını yapmadan önce diğer romanlarından söz etmemizin nedenlerini ele alırsak; Birincisi, kitapları Solstad’ın hayatından derin izler taşır.  Örneğin Lise Öğretmeni Pedersen, Dag Solstad’ın Marksizm ve Leninizm’e sempatisinin derin izlerini taşır. İkincisi, bu üç roman, birbirinin devamı gibidir. Lise Öğretmeni Pedersen, 68 kuşağının gündemini kapsar, öncüdür. Profesör Andersen ise, bu kuşağın toplumsal gündemi terk ederek kendisine yabancılaşması sürecidir, artçıdır. Her iki kitabın kurguları birbirine yakındır. Karakterler ve çevrelerindeki karakterler, meslekleri ve mekânları neredeyse tıpa tıp benzerlikler taşır. Bu bağlamda, bana göre 1994 yılında yayınlanan Mahcubiyet ve Haysiyet kitabı, yukarıdaki iki kitabın arasında kültürel alanda Norveç’teki 68 kuşağının içinden doğan, yazarlar ve aydınlar aracılığıyla örgütlenen sosyalist öncülerin, “terk döneminin” sarsıntısını yaşamakta ve izlerini taşımaktadırlar. Anlatalım…

***

Metnin geçmişinden… Kitabın Mahcubiyet’inden başlarsak; romanın kahramanı, Elias Rukla, ellisini geçmiş bir lise öğretmenidir. Konuşabileceği, düşüncelerini paylaşabileceği kimsesi yoktur. Dışarıdan bakıldığında renksiz bir hayat sürer.  Niçin zengin bir avukat olmadım diye yakınacak hâli de yoktur. Seçimini edebiyat öğretmenliğinin kendisine içsel bir tatmin sağlayacağını düşünerek yapmıştır. Bu doyumun iç dünyasında yayacağı aydınlık, soluk renksiz dış görünümünü önemsiz kılacaktır. Bu duyguları Norveç toplumuna ve toplumun temeline duyduğu güvenden kaynaklanmaktadır.


Buna karşılık her sabah birlikte kahvaltı ettiği ve derin bir aidiyet hissettiği karısına karşı hissettiği derin duygudan ise geriye bölük pörçük bir şeyler kalmıştır. Kendi halinde bir lise edebiyat öğretmeni olan Elias Rukla, hayatın hiçbir alanında ön plana çıkmamıştır. Herhangi bir şekilde üstünlük göstermek gibi bir düşünceye hiçbir zaman sahip olmadığından bundan rahatsızlık da duymamaktadır. Gazetelerin çok özel haberleri bile onda yankı bulmaz. Haberlere karşı kayıtsız ve yabancıdır;  onları aptalca bulur. Hatta onları “iğrenç derecede aptalca” bulur. Karşısındaki bireylerde ve toplumun genelinde kültür izlerine rastlanmamasını çok tuhaf bulur.


1920 kuşağı yazarlarının savaş sonu yaşadıklarını kendi ruhunda da hisseder. Bunlar arasında Thomas Mann’e özel bir hayranlığı vardır ve hayatının Thomas Mann tarafından roman olarak kaleme alınmasını arzular. Hatta Thomas Mann’la düşsel diyaloglara bile girer.

***


Elias Rukla, kendisi gibi olmak ile topluma, sisteme, uymak arasında savrulmaktadır. Reddetme gücü olmadığından kaygılı,  çekingen ve siliktir. Varlığını sunabilmenin anlamı, başkalarına odaklı bir yaşam anlamı ile özdeştir. Varlığının genel kabulü, bir başkasının varlığında ve onayında gizlidir. Nitekim üniversitede zorunlu yan dal olarak seçtiği felsefe bölümünde Johan Coprneliussen ile yolları kesişince Elias, hayatını dolu, dolu yaşadığını hisseder. Çünkü arkadaşlıkları, Elias’ın Johan’ın varlığında kendisini var etme biçimidir.


Johan, ilgi gösterdiği alanlar arasında buz hokeyinden Kant’a, reklam posterlerinden Frankfurt Felsefe Okulu’na, klasik müzikten rock’n roll’a, operetlerden, Norveçli çağdaş bestecilere kolayca geçiş yapabilen birisidir. Hayata böylesine doyamayan bir adam nasıl olur da kendisini felsefe okumaya verir, Elias bunu daima sorgular. Johan’ın doktora tezi Kant üzerinedir.  Ama peşinde koştuğu Kant değil, Kant’a dair çalışmalar yapmış düşünce adamlarıdır. Nitekim Marx ve Kant arasındaki bağlantıya ilişkin teziyle doktora derecesini alan Johan’ın tezinde bir belirsizlik sezen Elias, “Tezin ana teması Kant’a dair yazılanlar yani Marx’ın Kant’a yaklaşımı mı, yoksa özgürleştirici bir ideoloji olarak Marksizm’in kendisi miydi?” bunu hiçbir şekilde anlayamaz. Zaten arkadaşlıkları için bu önemli de değildir.

***

Roman, yukarıda profilini çizdiğimiz Elias Rukla’nın, uykulu bir pazartesi sabahı Norveç Dili ve Edebiyatı dersi vereceği Fagerborg Lisesi’ndeki dersliğe girmesiyle başlar. Öğrenciler Henrik İbsen’in Yaban Ördeği isimli dramını açmış onu beklemektedir. Dördüncü perdenin ortasını okurlarken, Elias, birden bir heyecana kapılır. 


Oyunda o ana kadar alaycı yorumlarıyla var olan Dr. Relling’in diğer karakter Bayan Sorby’ye karşı beslediği ebedi ve ümitsiz aşkın tutsağı olarak, oyuna girdiği o kısacık anda sahnede kaderi dondurulur. Yirmi beş yıl boyunca bu satırları okumuş,  oyundaki Dr. Relling adlı karakterin konumu ona hep sorunlu gelmiş ve şimdi farkına varmıştır ki, bu karakter İbsen’in sözcüsü gibi değil de adeta oyunun düşmandır. Tek işlevi vardır, dramı tahrip etmek. Ve repliklerinden bir tanesi Norveç Edebiyatının en ölümsüz cümlelerinden birisi olarak kayda geçer. “ Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz. “


Yirmi beş yıldır masrafları kamu tarafından karşılanan bu sınıftaki, çok iyi eğitim almış öğrencililerin sıkılıp sıkılmadıklarını dikkate almaksızın göstermek zorunda olduğu ‘performans’ ortak kültür mirasına ait edebi eserlerin bir bölümünün müfredata uygun olarak işlenmesidir. Buna karşılık müfredata karşı çıkan ve onu öğretmen olarak görmek istemeyen öğrencilerin kendilerini haklı görmeleri nedeniyle depresyona girmekte; kendini tedavülden kalkmış, demode, külüstür, son kullanım tarihi geçmiş bir öğretmen gibi hissetmektedir. Öğrenciler haklıydı. Hâlbuki İbsen’in kullandığı geriye dönük oyun kurgusu öğretmen tarafından bir çıkış noktası olarak ele alınsa… Onlara İbsen’in nasıl bir polisiye kadar heyecan verici olabileceğini gösterebilseydi, öğrencilere bir şeyler verebilir, karakterlerle özdeşleşmelerini sağlayabilirdi. Nitekim öğrencilerin iç çekme seslerinden verdiği eğitime tepki gösterdiklerinin farkındaydı. Verdiği eğitim yetersizdi çünkü inşa edildiği temeller, öğrenciler açısından geçersizdi, şu anki uygulamaların tamamen gereksiz sayılacağı günlerin gelmesi an meselesiydi ve bundan korkuyordu.  Kendini yorgun ve hayal kırıklığına uğramış hissediyordu. Yenilgi ve geri çekilme hissinin üzerinde yarattığı ruhsal tahribat yüksekti.


Yağmurlu bir havada, kafası bu sorularla dolu olarak Fagerborg Lisesinin bahçesine teneffüse çıktığında, ıslanmamak için şemsiyesini açmaya çalışmakta şemsiye ise direnmektedir. Şemsiyeyi küfür ve öfkeyle taşa vurmaya başlar. Üzerinde tepinip, topuğu ile ezer. Sağa sola vurmaya devam eder, kırılmış teller ellerine batmaya, kesmeye başlar. Çevresini saran öğrenciler, irileşen gözleriyle ses çıkarmadan onu izlemektedir. Haysiyet’i incinmiş, hayatı bambaşka bir yöne evrilmiştir. İdealleri, toplum ve yaşadığı çağ tarafından törpülenerek yok edilmiş, mutluluğunu da mesleğini de yitirmiştir. Hiç bitmeyecek bir kişisel mağlubiyet süreci başlamıştı ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacağı gibi eşi Eva Linde’ye ne söyleyecektir?


Çok güzel bir kadın olarak anılan Eva Linde,  en iyi dostu Johan Corneliussen’in eski karısıdır. Elias, Johan ile dostluğu devam ettiği süre içinde Eva’ya duyduğu imkânsız aşkı gizlemiştir. Eva ile evliliklerinin yedinci yılında, havaalanından Elias’a telefon eden Johan, “ Yeteneğinin işe yaramasını ancak kapitalizmin hizmetine girerek sağlayabileceğini… Marksizm’in ders verici, eğitici ahlakçı tarafının yeteneğini uygulamaya koymasını engellediğini… New York’ta hayallerinin işini bulduğunu” söyleyerek… New York’a gitmek ve orada bir hayat kurmak üzere Eva ile kızı Camilla’yı Elias’a emanet etmiştir.


Bunun üzerine Elias ile Eva ve kızı Camilla yeni bir eve beraber taşınmışlar, Eva hiçbir zaman Elias’a “seni seviyorum” dememiş, ama iki yıl sonra evlenme teklifine evet demişti. Artık Elias’ın aklından geçen hemen her şey Eva’ya ilişkindir ve attığı adımı bunlar belirler ama Eva’nın sürekli mutsuzluk yaşadığını kendisinden neden sakladığını anlamaz. Aynı evde ayrı yaşarlar, birbirlerinin yörüngelerine girmezler. Elias, Eva’nın eski zarafetini bulmakta da güçlük çeker. Zaten Eva da güzelliğini hiç anlayamamış, onu rastlantısal fiziksel olarak kabul etmiş, bu yüzden erkeklerin gözlerinin onda odaklanmasından hep rahatsız olmuştur. Romanın gizemli karakterlerinden kaderine razı olmuş, edilgen bir kişi olan Eva’yı, Eva’nın gözünden değerlendirip, yorumlamak mümkün değildir. Bence bu, romanın eksik yanlarından birisidir ve Eva’nın içsesinin eksikliği hissedilmektedir. Camilla’ya gelince Elias, Camilla’yı devamlı kollar. Çünkü çoğu kez Eva’nın Camilla’nın annesi ve eğitimcisi olma rolünü, annesi ve sahibi olmakla karıştırdığını düşünür.


Elias, evinde, kültürel ve toplumsal alanda tamamen yalnızdır. Kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancıdır. Artık sistemin işleyen çarkı bile olmadığından çarkı, içkiyle çalıştırmaya gayret etmektedir.

***

Özetle, kitap tez yazılabilecek metniyle, Elias Rukla’nın Mahcubiyet ile Haysiyet arasında sınandığı ve sıkıştığı Dag Soltad’ın öz eleştirisiyle kendi kişisel hesabını dürdüğü, okurunu da hesaplaşmaya iten bir roman… Siz okuyun keyfinizi asla bozmadan… Kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla.




Mehmet Enver Altın 22.05.2023 141 / CCXIX

eflatunharmaniyeli.blogspot.com.tr

-----------------------------------------------------------

Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Nisan 2022 

30 Temmuz 2023 Pazar

 

Aşktan ve Gölgeden, Isabel Allende

Çeviri: Eren Yücesan Cendey

“Şili’ye ve yazgısına inanıyorum.

Başka insanlar, ihanetin galebe çaldığı bu karanlık ve acı anı yenecekler. Siz de bunu bilerek ilerlemeye devam edin er ya da geç, o büyük caddeler tekrar açılacak ve özgür insanlar yeni bir toplum oluşturmak için o caddelerden yürüyecekler.

Bunlar benim son sözlerim, fedakârlığımın boşuna olmadığından eminim. Sonunda, en azından, suçu, alçaklığı ve ihaneti cezalandıracak bir ahlâk dersi olacak.

Yaşasın Şili! Çok yaşa halkım! Yaşasın işçiler!”

Salvador Allande, Santiago de Chile, 11 Eylül 1973,

Allende’nin ölümünden hemen önce radyodan yaptığı veda konuşmasından…

***

Bilindiği gibi 4 Eylül 1970'te Şili’de Unidad Popular adayı olarak Başkanlığa seçilen,  uyguladığı sosyal politikalar nedeniyle CIA ajanı General Augusto Pinochet tarafından yürütülen askerî darbe sırasında Başkanlık Sarayı’nda dövüşerek canını veren… Seçimle iktidara gelmiş Marksist Devlet Başkanı Salvador Allende’nin kişiliğinde demokrasiye yapılan bu darbe, Şili’de yaşayan birçok kesimde sarılmaz ve onulmaz yaralar açar; insanlar kaybolur, öldürülür ya da göç etmek zorunda kalır.

 

Salvador Allende’nin yeğeni Isabel Allende de yurdundan kaçarak yıllarca ülkesini hasretle ananlar arasında yerini alır. Romanlarında vatan özlemi, yaşadıklarından izler ve ezgiler mutlaka yer alır ve ezilenlerin, direnenlerin yaşadıklarını aktarmayı, umudu diri tutmayı görev bilir. Bir tümcenin peşini asla bırakmaz. “Bir gün elbette döneceğiz!”

 

1. Bir Başka İlkbahar, 2. Gölgeler, 3. Tatlı Yurdum adlı, anlam yüklü başlıklarıyla üç bölümden oluşan bu romanda, ana kahramanlar, gazeteci Irene ile fotoğrafçı Francisco’nun birbirlerine olan saf tutkuları, “Aşktan”… Dört ailenin yaşam sarmalında, Şili’deki diktatörlük rejiminin kanlı tarihi “Gölgeden” anlatılır. Isabel Allende, baskı rejimleri altındaki birçok ülkede aynıları yaşanan siyasi cinayetleri, ayrımcılığı, işkence, yolsuzluk ve sansürleri kahramanlarının kişiliğinde… aşkın acımasız ama bir o kadar da umutlu güncel deviniminin gölgesinde, aşk ile sevginin, dostluk ile dayanışmanın iç içe geçmişliğinde tüm iyi insanların dünyayı sırtladığını söyler.  

***

 

Romanındaki ana karakterler, Irene Beltrán ile Francisco Leal’dir. Ortak noktaları: duyguları, sevgileri, dünya görüşleridir. Yazar, sürükleyici ve gerçekçi anlatımıyla dört aileyi birbirine yamarken;

a) Beltrán ailesinde baba Eusebio Beltrán’ın yanında, ironik adıyla “Tanrı’nın İsteği” huzurevi sahibi anne Beatriz Alcántara de Beltrán, romanı ekseninden kaydırmaya çalışan bir karakter olarak öne çıkmaktadır. Kocası, dondurulmuş bir banka hesabı ve bir sefireye yaraşır harcamalar yığınıyla baş başa bırakıp gittiğinden beri -kendi deyişi ile onurlu bir düzeyde kalabilmek için- huzurevi işletmektedir. İrade gücünün, diyetlerle geçen uzun yılların, jimnastiğin, yoganın ve kozmetik buluşların sonucu olan bedeni, hayattaki tek başarısıdır. Bencil, kayıtsız, kendi tarz ve düzeninin şık dünyasına kapılmış kadın için ailesinden çok para önemlidir. Yoksa aynı mahallenin öteki kadınları gibi mahallerinin sakin ve düzenli dünyasında yazları deniz kıyısına, kışları kayak pistlerine nasıl gidebilirdi? Hak, hukuk, adalet, özgürlük ve ekmek için yollara dökülenler bir yana, ülkedeki huzuru hafif müzik, yarışmalar, çekilişler, aşk ve çizgi film programları ile yansıtan cuntacı medyanın güdümündeki insanları temsil etmektedir.

 

Sosyo-kültürel anlamda farklılıklar taşıyan, varlıklı bir ailenin çocuğu Eusebio Beltrán ile orta halli bir ailenin sıradan ama güzel kızları Beatriz arasındaki derin nefreti, onlar kendileri fark etmeden Irene hissetmiştir. Irene babasını gerçekten seven tek insandır ve babasını birkaç yıl boyunca daha evde tutan da onun varlığıdır. Ancak zamanla Irene hayranlık duyduğu bu insanın sırasında, nefretinin dışavurumunda despot ve acımasız biri olabileceğini de görür. Onun, annesinden, annesinin engellemelerinden ve kendisinin biteviye ve sonlanmayan projelerinden kaynaklanan borçlarından kurtulmak için evi terk ederek kaçtığını düşünmektedir.    

 

Kuzeni Irene’yi, büyükbabasının bahçesinde oynadıkları günden beri seven, erişkinliğin ilk uyanışlarını birlikte yaşayan, Francisco’nun taktığı namla “Ölümün Nişanlısı” Yüzbaşı Gustavo Morante ise; sözünün eri bir âşık, antrenmanlarından yorgun yüreği ile ebedi nişanlısına bağlı yaşamını sürdüren biri olarak ailenin sarmalındaki ikincil ama bir o kadar da önemli bir kişidir. Onuru ve vicdanı ile meslek yaşamında öğrendikleri zihninde çatışmaktadır.

 

b) Leal ailesinin sofrasında, Irene kralın arabasına atmak üzere bomba yapan anarşistlerin arasına düştüğünü hisseder. İspanya İç Savaşı sonrası Güney Amerika’ya kaçan Profesör Leal, General Franco ölene kadar çorap giymemeye yeminli bir devrimcidir. Disiplinli bir siyasi militanlık, Profesör Leal’e şiddetin ve terörizmin stratejik bir yanlışlık olduğunu öğretmiştir. Günün birinde bir oğlunun mezara, bir oğlunun sılaya, torunlarının bilinmeyen uzak bir köye düşeceğini ve yanında kalan tek oğlu José’nin siyasi polis tarafından tehdit edileceğini hiç düşünmemiştir.

 

Mantık ve Edebiyat öğretmeni Profesör Leal, ateşli bir komünist ve tanrıtanımazdır ama dinî inançlarına bağlı eşi Hilda ile uzlaşarak kilisede evlenmiştir. Çocuklar vaftiz edilecek ama laik okullarda okuyacak, baba erkek, anne ise kız çocuklarının adlarını koyacaktı. İlk çocukları olduğunda Leal savaştadır, Lenin’in ilk adı Vladimir yerine Hilda’nın büyükbabası Javier adı konur. İkinci çocukta Hilda, José adının konmasını istemiş José İlyiç’te karar kılmışlar ama hangi adla çağırılacağı yazı turasını Hilda kazanmış, José’de karar kılınmıştır. Son çocuk Francisco’da ise Leal, Ruslara olan sevgisini zaten yitirmiştir. Katolik olan Hilda bu inancını sürdürür ama kişisel olarak Marx’a bir düşmanlık da beslemezdi. Hilda, iç savaş sonrası Fransa’daki toplama kampından iyi yürekli bir Fransız postacı tarafından kurtarılıp Leal’e kavuştuktan sonra yitirdiği belleğini ve yaşama sevincini yeniden kazanır.  Belleği ayıklama sürecine girer, geçmişin acı anılarını tamamen siler, bir daha onları hiç anmaz.

 

Ailenin büyük çocuğu, Francisco’nun yaşamı boyunca en yakın dostu, koruyucusu, koşulsuz arkadaşı, en büyük ağabeyi sendikal çalışmaları nedeniyle rejimin kara listesindeki siyasi ambargolu işsiz, Javier Leal’in parmaklarının arasında evirip çevirdiği iplerle attığı düğümlerin gizemi çocuk parkında çözülmüştür.

 

Diktatörlüğe kafa tutacak cesaretini, yürekliliğini ve kararlılığını hissettirmeyen ama insanlara yardım elini uzatmak için kilisenin bütün olanaklarını seferber eden, taktik geri adımlar atsa da hedefe ulaşmak için gerekli azmi yitirmeyen… Alçakgönüllü, halktan yana kardinalin yakınlığını kazanabilen az kişiden biri olan José Leal ise kilisenin ve kilisenin diktatörlüğe karşı yer altı teşkilatının bir mensubu olarak ailesinin adil genlerini ve direniş ruhunu taşımaktadır.

 

c) Digna’nın yüreği, yıllar önce gezici bir sirkin bilet gişesinde yeşil sarı üniformasıyla oturan, müşterileri derin kara gözleriyle içeriye davet eden adamı, çocuklarının babası Hipólito Ranquileo,’yu her gördüğünde çarpardı.

 

Ranquileo ailesinin annesi, Digna Ranquileo, birkaç haftadır Tanrı’dan Evangelina adına yardım istiyordu. Evangelina doğalı on beş yıl olmuş, doğduğunda kafasındaki sarışın tüyleri görünce, hiç kuşkusuz, kendi çocuğu olmadığını anlamıştı. Doğumdan sonra Digna ile Señora Flores, çocuklarını değiş tokuş ederek yanlışlığı gidermek istemiş ama hastane müdürü saç rengiyle böyle bir şey yapmalarına karşı çıkmış, hapisle tehdit etmişti. Onlar da yıllarca uğraşmış, yok Sosyal Yardımlaşma’ nın grevi, yok Nüfus Kayıt Bürosu’nun yangını, personel değişiklikleri, arşivlerin yok oluşu ile umutları tükenmiş, kendilerinden olmayan bebekleri benimseyerek kabullenmişlerdi.

 

Pradelio del Carmen Ranquileo,  Evangelina’nın öz kardeşi olmadığını aklından hiç çıkarmamıştı. Ranquileo Ailesi’nde herkes ona öz çocuklarıymış gibi davranıyordu ama o, küçüklüğünden beri ona başka gözle bakmıştı. Masumiyetle karışık bir günahkârlık… Ellerini kız kardeşiyle kirletmemek için evden ayrılıp askere gitmiş bir daha da dönmemişti. Askerde onun göreve düşkünlüğüyle, yaşamını bayrağına adamasıyla alay ederlerdi.

 

d) Flores ailesine yanlışlık sonucu katılan Evangelina Ranquileo (Flores)[1], biyolojik annesi Digna’ya benzeyen bedenine karşın duyguları Digna’nın anneliğini reddediyordu.  Kendi yaşamının aynı zamanda Evangelina Flores (Ranquileo) Sánchez’in[2] yaşamı olduğunu on beş yaşından itibaren biliyordu.

 

Bu dört ailenin ortak kümesinde bulunan Irene Beltrán ve Francisco Leal’in öykülerinde satırlara anlam veren diğer alt karakterler: kız kardeşini arayan bir adamın peşindeki Teğmen Juan de Dios Ramirez … her şeyi, her şeyini yazdığı kirli not defterinin içindekilerinin bir gün canına mal olacağını bilemeyen Çavuş Faustino Rivera… Irene Beltran’a müthiş yakınlık duyan, güncel pişmanlığı, rol gereği düzgün uzatamadığı eli, akıtamadığı yaşları, öpemediği dudaklarıyla eski aktris Joséfina Bianchi... ve Francisco’nun aralarında köklü bir dostluğun kurulabileceğini ama asla bir aşk olmayacağını hissettirdiği, sadece dergi işleri değil yeraltı çalışmaları konusunda da sırdaşı, bayağılık karşısında acı çeken, güzelliğin davranış biçimi olduğunu kavramış, yaratıcı gücünün dizginlerini serbest bırakmış, sanat yapıtları, gerçek stil sahibi mobilyalar, lüks eşyalar konusunda uzman, cinsel tercihi nedeniyle köyden kaçmış, kuaför Mario…

***

Kitabı okurken Salvador Allende’nin satırların arasında belirdiğini, Gölgeler’in içinde kıyımlar baş verip, ser verip, sır vermediğinde öykünün Şili’de geçtiğini, noktalama işaretlerinden bile anlarsınız… Roman, Gölgeler içinde parlayan bir Aşk’tan, bir cinayetin aynanın sırının sırrına, ülkeye ve karakterlere yansıyan görüntüsüdür. Aynada gerçeğin üzerine yığılan kayalar, gerçeğin mayalanmasıyla galeyana gelmiş, önlerinde engel olan ne varsa sürüklemeye başlamıştır.

 

Yazar, Aşk’ın kurgusunu Irene ve Francisco üzerinden, Gölge’nin kurgusunu, Evangelina Flores (Ranquileo) Sánchez  üzerinden çatmaktadır. Flores doğumlu sarışın Evangelina on beş yaşında olmuş, durduk yere geçirdiği nöbetler üzerine halk bunun büyülü bir şey olduğuna karar vererek ondan medet ummaya başlamıştır.  Digna Ranquileo,  Tanrı’dan onun adına yardım istiyor, günah çıkartma odalarında zenginlerle işbirliği yapan rahip, bu tür şanssızlıkların sapkın tarikatlara girenlerin başına geldiğini söylemektedir. Bu durumu öğrenen ve haberleştirmeye gelen gazeteci Irene ve fotoğrafçısı Francisco, Ranquileo’ların evine gelmeleriyle öykü olgunlaşmaya, askerlerin de onları izlemeleriyle gelişmeye ve kamuya mal olmaya başlar.

 

Teğmen Juan de Dios Ramirez ve Çavuş Faustino Rivera, Evangelina’yı alıp cipe sürüklemişlerdi. Ranquileolar, sabah onu sormaya gittiklerinde geceyi hücrede geçirdiğini ve sabah serbest bırakıldığını söylemişler, Evangelina Flores (Ranquileo) Sánchez’i ile üvey kardeşi Pradelio’yu Los Riscos’ taki sorgulamadan sonra bir daha gören olmamıştı. Polis ise devletin en büyük gücüydü ve her türlü dış denetimden bağımsızdı. Başpiskoposluğun, Kilise’nin tartışılmaz gücüne dayanarak Kardinal tarafından yönetilen, Marksist papazlarla, rejim düşmanlarına yardım eden tehlikeli laiklerle dolu servisi, hükümet karşıtlarına politik görüşlerini sormadan yardım ediyorlardı ama Kardinal’in gölgesi José Leal bile onların izlerini bulamamıştı.  On beş yaşındaki Evangelina Ranquileo (Flores) de bütün olanları öğrenmiş, kendi yaşamının Evangelina Flores (Ranquileo) Sánchez’in yaşamı olduğunun farkına varmıştı. Çünkü o ölmüşse, kendi de ölmüş olacaktı. Bu düşünce onu adalet arayacak ve tüm dünyaya meydan okuyacak bilince kavuşturmuştu.

 

Irene’nin nişanlısı Yzb. Gustavo Morante, Irene’nin aklından geçenleri bir bilse olanlara dayanamazdı. Çünkü Yzb. Gustavo Morante’nin yine gelecekteki karısına bu tuhaflıklar hiç yakışmazdı. Sanki Irene bu nişanı ömrünün sonuna dek uzatmak, arada sırada kedi yavrusu gibi onunla oynaşmak ve böylece koşullu özgürlüğü yaşamak istiyordu. Aralarındaki bağ öylesine değerliydi ki, buna kimsenin dokunmasını istemiyor; öte yandan Francisco ile hep birlikte olmaya çalışıyordu. Her ikisi de birbirlerinden ayrılmamak için bahaneler uyduruyorlardı.

 

Francisco, o güne kadar onu çevredeki gerçeklerden ve Leal ailesinin gündeminden uzak tutmuştu. Irene, ülkeyi saran kaygı denizinde masum ve habersiz yüzüyordu. Yine de onu omuzlarından tutup silkelemek, gerçekleri açıklamak isterdi. Ama saçları rüzgârdan dağılmış bu kızın o keskin gerçekler için yaratılmadığını biliyordu. Yanağından öptü. Onu sonsuza kadar sevmenin kaderi olduğunu biliyordu. Birbirlerinin erdemlerini ve kusurlarını tanıyarak gelişen bu ilişkiyi her ikisi de ötekinin ölümüne dek sürdürmeye kararlıydı ve bir öpücük ömürlerinin sonuna kadar onları birbirlerine mühürlemişti. 

 

Francisco bu arada hem moda fotoğrafları çekiyor… Hem José’nin gecekondu mahallesinde babasının tecavüzüne uğramış bir kız çocuğunu tedavi ediyor… Hem de bazı sığınmacıları sınırdan çıkartan, dayanışmaya bağlı örgüt üyelerini sınırdan içeriye alma işini düzenleyen bir örgütle ilişki içerisindeydi.

 

“ Çok sonraları Irene ile Francisco, yaşamlarındaki akışın nerede yön değiştirdiğini kendilerine sorduklarında, Los Riscos’un terk edilmiş o madenine girdikleri o uğursuz pazartesi gününü hatırladılar. Orada dağın tepesinde yapayalnızken görünmez bir sınırı geçtiklerinin, yeni ve korkunç bir boyuta girdiklerinin bilincine varmışlardı. Her türlü tutkunun peşine düşüp, ayak bastıkları bu yerde canlı ve hayaletlerle bir aradaydılar.

***

Başlangıçta kahramanların öyküdeki yerlerini ve adlarını yerleştirmeye çalışırken okuyucuyu savuran romanda, Kapitalizm’in örgütlü güçleri, din, devlet, asker, polis ve siyaset, yerlerini alırken… Kapitalizm’in halklar üzerindeki en ağır baskıcı rejimi Faşizm’in ikinci ve itici temel kolonlarından dini temsilen kilisenin Güney Amerika’daki “sapkın” inançlılarında varlıklarının amacının ve anlamının farkında olan Birleşmiş Halkın yanındaki temsilcileri öykünün çözümünde onurlu yerlerini alırken… Cuntacı rejime başkaldırısı ile Yzb. Gustavo Morante’yi Francisco Leal’in gözünde şerefli bir yoldaş kılar, kahramanların anıları Francisco ile Irene’nin yürekleri ile Birleşmiş Halkın yüreğinde şerefli yerini alırken… “Vatan aşkı için!” adaleti cuntanın istediği biçimde düzenleyenler, raporları yok edenler,  Kilise’nin onurlu avukatlarına bürokratik karmaşalar içinde yollarını yitirtip kendilerine uygun yasalar uyduranlar, tanıklara saldıranlar ve öldürenler, suçu kurbanların yoldaşlarının üzerine iğreti giydirenler, tarihin karanlık çöplüğüne gömülmeye yazıldılar.

 

Bu arada televizyonlar her zamanki gibi hafif müzik, yarışmalar, çekilişler, aşk ve çizgi film programlarına devam ediyordu. Gazetelerdeki haberler huzur vericiydi, harika bir ülkede yaşıyorlardı… Çirkin haberler sadece yurtdışından çözüm bulamayan sorunlarla boğuşan, mutluluk tanımayan ülkelerden sızıyordu. Dehşetli zenginlikten, ekonomik mucizeden ve bu rejim sayesinde ülkeye akan yabancı sermayeden söz ediliyordu… Mutluluk zorunluydu… Ulusal topraklar üzerinde iki ayrı ülke vardı, bir tanesi yıldızlı seçkin tabakaya aitti, öteki ise sessiz ve bir kenara itilmiş bir sınıftı.

***


Kitabı bitirip, kapadığınızda; emperyalizmin Şili’deki faşist silahlı gücü, cunta ve türevlerini oluşturanlar bugün nerelerde, hâlâ içimizde dışımızda, iletişim ve ulaşımla küçülmüş dünyamızda kimler, kimlerle beraber fotoğraf veriyorlar? Düşününüz.

Isabel Allende,
siyasi düşüncesi ve kalemi ile gerçekleri arayan kurgularında, Gölgeler içinde yaşayan insanın zıtlarının birliğinde vicdansızlığı, kötülüğü gösterdiği kadar, Aşk’la, umudu,  onuru ve iyiliği de aşılıyor bize… anlayarak yaşamak için, kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla…

Çeviri için not: Kitabın başında kahramanları yerine oturtmak için not almanızı öneririm. Çevirideki devrik tümceler ve anlam kaymalarından dolayı başlangıç bölümünün oldukça yıldırıcı olduğunu, öykü sizi kavradıktan sonra çeviri hatalarının görmezden gelindiğini söyleyebilirim. Ayrıca 270. Sayfanın son paragrafındaki Francisco Ranquelio’nun, Pradelio Ranquelio olması gerektiğini düşünüyorum.



27.07.2023 mehmetealtin, 366/CCXX

https://eflatunharmaniyeli.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Can Sanat Yayınları, 5. Baskı, Aralık 2022

 

 



[1] Evangelina Ranquileo (Flores) : Biyolojik ailesi Ranquelio, koruyucu ailesi Flores

[2] Evangelina Flores (Ranquileo) Sánchez : Biyolojik ailesi Flores, koruyucu ailesi Ranquileo


24 Nisan 2023 Pazartesi

 

Deli İbram Divanı, Ahmet Büke

2022 Vedat Türkali Roman Ödülü

“Burgazadaşım, Sayın Niyazi Dalyancı’nın anısına, saygıyla!”

***

Ne zaman ki;

kardeşimi,

sabah kuvvacı,

akşam gâvur namazı kılanlar

tarafından karnı yarılmış,

 bir ağaçta ayaklarından baş aşağıya asılı buldum,

işte ben, o zaman deli oldum.

*** 

Öykü yazarı olarak başarılı bir geçmişi olan Ahmet Büke’nin ilk romanı, Deli İbram Divanı, masal, masal içinde, derdi yoksullar, itirazı edepsiz varsıllar kapsamında bir roman… 2008'de Alnı Mavide kitabı ile Oğuz Atay Öykü Ödülü'nü, 2011'de Kumrunun Gördüğü adlı kitabı ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı alan, Ahmet Büke, romandaki lirik dili ile şiirsel yanını da açığa vuruyor. 

***

Bilindiği gibi, “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri”nde ilkel birikim süreci anlatılırken, toprak: hem iş araçlarını ve malzemesini, hem de yerleşim yerini belirleyen ana unsur olarak görülür. Bireyler veya küçük topluluklar, yan yana, kendilerine ayrılmış topraklarda bağımsız çalışırlar. Gerektiğinde topluluk adına imeceye katılırlar. Servet edinmeyi değil, kendi kendilerine yeterliliği amaçlarlar. Sermayenin oluşumunun tek şartı ise para birikimidir. Sermaye, tek başına üretken değildir, dolaşımdan doğar. Sermaye, kullanım değerlerini değişim değerleri haline getirerek iç pazar yaratır; birikimini katlar. Emekçilere de, anılan bu üretim koşulları içerisinde topraklarından ve mülklerinden ayrılmak, sermayeye kul olmak düşer.

 

“İşin püf noktası ‘razı olan insan’ın yaratılabilmesidir. ‘Razı olan insan’a bir tür ‘borçlanma hakkı’ verilir. Toplumsal haklarından vazgeçtikçe borçlanarak satın alma gücüne sahip olacaktır. Kapitalizme özgü bir tür ‘sosyal takas’! Yaşamı bununla şekillenmiştir. ‘Razı olan insan’ı yaratan, onu piyasaları kapsamında tutan model son 30 yılda dünyaya yayıldı, yerleşti. Biz de son 20 yılda bu ‘reel kapitalizm’i yaşıyoruz. Başka görüntülerle (dinin kullanılması gibi) perdelenmesi özündeki ‘cevher’i değiştirmiyor. ‘Razı olan insan’ın yaratılışını, onun borçlanarak kendisi için yepyeni şeylerle tanışmasını, onlarla özdeşleşmesini’a konutu, sağlık hizmetini, çocuğunun eğitimini ‘satın alma’ olanağını veriyorsunuz. Neyle, borçla. Otoyu ve iphone’u da… ve iphone’u aldıktan sonra ‘Ne güzel! Her şey var. Eskiden bunlar yoktu' diyecektir.” [1]

***

Ahmet Büke de, bu romanın kurgusunu yukarıda anılan ilkel birikim süreci ve bir adanın ekonomi politiği üzerinden kurgulayarak romanın anafikrini,  “Şükür Allah’a başta aklı, götte donu yuvarlanıp giden” bir deli başkaldırısının, iyot kokan masalsı ve bilge diliyle anlatıyor.

Roman, işlendiği yer bakımından bir İzmir romanı ama romanı, İzmir Romanı diye nitelemek bence doğru değil çünkü İzmir neredeyse arka planda bir karakter. O zaman Faruk Duman’ın, o olağanüstü anlatısı ile tanımladığı Kars, Ardahan doğasını yansıtan “Sus Barbatus!” üçlemesine de Kars Romanı mı diyeceğiz? Yine emek ve ekmekteki deniz kokusu, yelkeni bastığınızda yalpası ayarlı, denizin üzerinde cirit gibi akan, her şiddette dalgayı kıvamında karşılayan, her türlü donanımı tanımlı, yalpası ayarlı kancabaş teknesi kapsamında bu romanın bir deniz romanı olarak anılmasına da katılamıyorum. Katılamıyorum, çünkü yazında bu türden sınıflamaların, bizi içinden çıkılamaz bir dizeyle karşı karşıya bırakacağına inanıyorum. Ayrıca, bu bir yazın tekniği de değil. Ancak şunu diyebiliriz ki; bu roman denizciler için, çapa zincirinin her bir baklasından damlayan düş derinliğinde… İzmirli okuyucular ise İzmir’in sokaklarında bazen keyifle, bazen de hüzünle dolaşacaklar meltem serinliğinde…  ve belli ki yazar, özellikle yelken başta olmak üzere deniz araçlarının seyri ve dili konusunda oldukça yetkin ve bilgili…

Roman, İzmir Körfezi’ndeki Köstence Adasının gamlı Gök Mavisi sularında, yıldız sümbülü Boz topraklarında, bazen keyifle, bazen öfkeyle öyküden öyküye, masal, masal içinde coşturarak yazarın, doğru, dengeli ve yetenekli kurgusu ve anlatım gücü ile sizi dalyan başındaki şıracı gibi yerinize mıhlayacak. Gök Kızıla dönecek, Boz Kızıla dönecek, umutlu Köstence’nin umudu hep var olacak.

***

Kitap, Deli İbram, Demirci Asım ve Balıkçı ile simgelenen, dalyancılıkla sağlanan aile ekonomisine dayalı Köstence’nin ilkel birikim sürecine karşı Zina Mehmet ile torunu Eczacı Süleyman’da simgelenen, yunusların avlanarak işlenmesini konu alan kapitalist ekonomi sürecine geçişle ilerliyor. Adadaki idarî, askerî, dinî yapılanma ile siyasî yapılanmanın birbirleri ile bütünleşerek kurdukları sömürü düzeninde yaşananlar üzerinden, ana karakter Osman ile dayısı Yusuf Reis’in kötülüğe karşı, hesap sormaya odaklı sürgün yaşamlarını ele alıyor.

 

Ana karakterlerden, Osman’ın içe dönük anlatımına, direniş stratejisti Deli İbram, eşlik ederek, kendi biçem ve söyleminde okuyucuyu silkeleyip, kendine getiriyor.

Kurguda; Zina Mehmet ile torunu Eczacı Süleyman doğaya, insana karşı ihanetle, kan, gözyaşı, ateş ve yıkım ile çökerek kurdukları, sermaye ve iktidar bağlaşmasında siyasetin finansörleri olarak sunulurken…  karşılarına Balıkçı, Deli İbram, Demirci Asım ve Yusuf Reis, emperyalizme karşı vuruşarak edindikleri yoldaşlıkta yoksulluğa ve sömürüye karşı direnen umudun kesilmeyen, kesilemeyecek varsılları olarak cepheye sürülüyor. Kurguda Yusuf Reis’in koruma ve kollaması altındaki Leyla dışında, adı ile anılan kadın bir karakterin olmaması yanında, belirleyici bir karakter olan Osman’ın annesi, derkenar olarak notlarımın arasına giriyor.

Romanın öyküsü üç bölümde, Boz, Gök ve Kızıl’da, İzmir Körfezi’nde bulunan Köstence Adası (Uzunada) ve İzmir’de işlenir. Açık toprak rengi, açılmamış, sürülmemiş toprak tanımında ilkel birikim sürecine göndermede bulunulan, Boz bölümüyle Köstence’de başlayan roman, İzmir’in Gök mavisi boyalı, denizinden,  notaları kaçıran melteminden, Leyla’nın korunaklı koyu gözlerine yansıyan yeşil odalı sokaklarında devam edip,  tekrar Köstence’ye döner. Kul Kızıl’a, Kızıl deliye, namı Deli İbram’a döner. Kızıl’a dönen zıpkın, gücünü Gök’ten alır, Boz’a verir.

Manisa’nın Yunt dağından, Köstence’ye -emniyet ve asayişi münferiden ve toplu olarak tehdit ve ihlâl- gerekçesiyle sürülen Yörük çeteci Saruhan Hatun’u karşılayan Rum Bacı, ona “- Anladım ki dönüş yoktur sizin için. Biz size dağdaki üzümü, beldeki zeytini, dalyandaki balığı öğretelim. Siz de bize lâzım geldiğinde can almayı öğretin.” der. Böylece Rum Bacı’nın otuz üç kadın, otuz üç erkek kızanı ile Saruhan Hatun’un otuz üç erkek/kadın çift kızanının, yani bu doksan dokuzun başına Saruhan Hatun geçmiş, Kör Adam da dinlemiş ve Köstence’de kimsenin bilmediği Karyolamın Türküsünü Deli İbram’a öğretmiş, sonra da sır olup kaybolmuştur. İşte bu nesiller boyu Köstence delilerinin kökü ve öyküsü; bu Kadırgalı Koyu artığı huysuz, kavgacı, inatçı ve boynunda çanla dolaşan Köstence delilerine dayanır.

***

“Kadın, halatı düzgünce roda etti, halatın çimalarına piyan yaptı. Balıkçı, Osman’a ‘Bak buna flaşa derler. Beş kendir lifinden sarılır.’ Ardından üç flaşayı bir araya getirip bu kez saat yönünün tersine sararak ördü. ‘Al sana burgatalık halat.’ Osman, Turgutça Kayası’na döndü. Büyük bir ateş yaktı. Karnını doyurdu. Göz kırpan yıldızları seyre koyuldu.”

Dalyancıdır Köstenceli… Dalyanların yeri değişmez. Bin yıldır aynı yere kurulu aile mülküdür. Eğer bir dalyancının soyundan kimse kalmamışsa işletmesi imeceye çıkar, geliri dalyancı kahvesindeki sandığa akar. Sandıktaki para, öksüz ve yetimler yuva kurarlarken, dalyancılar gömülürken kullanılır. Dalyanlar, semiz ile arık arasında şenlenir. Körfezin doğusuna semiz denir, yüklü balık buradan gelir. Kıyılara, yumurtasını bırakır ve arıktan yani batıdan çıkar gider. Kırbanın kıçına delik açıp zeytinyağı damlamaya başladığında dalga kırılması gider, suyun üzeri cam gibi açılır, akvaryuma döner, dalyana giren balık adım adım izlenir. O yüzden dalyancı ailesi hem zeytinci, hem denizcidir. Mahareti Rum bacılardan gelir.

Dalyancı reisi Balıkçı ile Çanakkale’de omuz omuza savaşmış çarşı esnafının bilgesi Demirci Asım, Balıkçı’ya “ - Can borcum var sana. Ödeyemem biliyorum. Ama geçende de bu günahı işledim ben senin için. Sonra tövbe ettim. Şimdi geldin yine aynı şeyi istiyorsun.” Balıkçı“ -Mecbur kalmasam bunu ister miyim? “ … dediğinde Asım, ağır bir zincir parçasını körüklenen ateşe attı, tavladı, ruhunu verdi. Sabah kumrular dem çekerken Osman’ın yerdeki pöstekilerine, zıpkını sardı.   

***

Balıkçı, karısına “Sen hani diyordun ya, oğlanı İzmir’e, Yusuf Reis’e götürelim diye. O işi yapalım. Biz çürük bir dalyana bakıyoruz. Kurtulsun bari bu cehennemden.” der.

Demirden saçlarına tünemiş güvercinleri kovalayan Basmane Garı, kirpiklerinin arasından yeni gelen Köstencelilere şöyle bir baktı. Yusuf Reis’in kapısını çaldıklarında, askerdeki geniş omuzlu, sert yüzlü, donuk bakışlı Osman’dan o yıllarda eser yoktu. İnce ayakları üzerinde yürüyen, tahtadan oyma bir kukla gibiydi. Yahudhane yapısındaki evinde, kızı bildiği Leyla ile oturan, Osman’ın anasının büyük dayısı Yusuf Reis, kayıkçı loncasında çalışmış, yelken zamanlarında loçadan kıç üstüne kadar çıkmış emekli bir kaptandır. Leyla, Yusuf Reis’in bir yangında ölen yardımcısı Gâvur Resul’ün kızıdır. Karısı, kızının öksüz büyümemesi için Leyla’yı Yusuf’a emanet eder. Annesi de Osman’ı büyük dayısı Yusuf Reis’e emanet eder. Yusuf Reis’in geçmişinde Çine’de Yörük Ali Efe çetesinde neferlik vardır. O çeteye Köstence’den katılanlar sadece Yusuf, Deli İbram ve İbram’ın kardeşidir.

***

Zamanında Köstence Feneri, uygun görülen Turgutça Kayalığı’na değil tartışmalı olarak Eczacı Süleyman’ın anne dedesi, belediye meclis azası Zina Mehmet’in arazisine daha yüksek kamulaştırma bedeli ödenerek yapılmıştı. Arazinin küçük kısmı kamu yararına kullanılırken kalanı hazineye kakalanmış, bedelin %10’u da belediye reisinin payına düşmüştü. Ada ekonomisine yön veren Zina Mehmet ile Yusuf Reis’in geçmişi, Zina Mehmet’in Yusuf Reis’in Adalı isimli çektirmesini de hileli kumar masasında elinden almasıyla kesişmişti.

Eczacı Süleyman, küçük adanın büyük adamı sayılırdı. Üstelik Deli İbram’ın “Sen bizim deyyusu ekberimizsin.” sözünü hoş görecek kadar da yüce gönüllüydü!  Dedesinin  “Evladım sakın siyasete girme, sen siyaset ol!” öğüdüne uyarak aile evlerinin olduğu arsaya kamuya özel hesaplı kiralık evler yapmış… Ermeni ustalar tarafından yontulan huşu içindeki Pazar Camisi için yaptığı yardım ile hemen yanına imar ettirdiği müftülük lojmanını dine diyanete helâl etmiştir.  

Tam o vakitlerde, Ada’da, gece kirli çıkının koynunda bambaşka meclisler de sürmekte, Süleyman’ın girişimleri ile bir fabrika kurarak yunusları işlemek ve her bir parçasını değerlendirmek üzere projeler yapılmaktadır. Bu yunusların katliamına yol açacağı gibi işgücüne ihtiyaç duyacak fabrika nedeniyle dalyancı ailelerinin parçalanarak yok olmasına neden olabilecek bir süreçtir. Bu nedenle Köstenceliler ikna edilmeli, Balıkçı’nın ve Demirci Asım’ın aynı saflarda yer alması sağlanmalıdır. Devreye müftü efendiyi, kaymakamı, jandarma komutanını almalı halka, neyin helâl, neyin haram olduğu,  avcılık ve ticaretin rızık için yapıldığı anlatılmalıdır. Zira aziz milletimiz kendisine aş, iş ve nafaka olarak dönen her hamlenin tereddütsüz müttefiki olmalıdır. Aksi takdirde ileride ava katılmayan, fabrikanın işleyişini aksatan dalyancılar balık nakli için gerekli buz bulamayabilir, Süleyman ailesine ait yerlerden malzeme ve yiyecek temininde zorlanabilirmiş.

***

O günlerde Köstence’de esen rüzgârlar hiç de tekin değildir. Mavi göklerin buz sancıları tutmuş, sırtları kabaran yağmur bulutları iyice alçalmış, kurtsabahında denizlere bakan yüzleri tabak gibi düzleşmiş, hareketleri hızlanmıştır. Uzak tepelerde yatan yaban keçileri, tıpkı birkaç asır önce Rodoslu korsanları gözleyen Adalılar gibi tedirginlik içinde denize bakmaktadır.

Gece, sesler susar, gölgelerden gelen bir balta ağır ağır iner. Çarşıda bir dükkân ile kırda bir ev ateş alır. Kadın, her gün açlıktan öleceğimize bir defada yanarak ölelim deyip kapıyı içeriden sürgüler…

… Deli İbram, “Ulan, ırzı kırık takımı! Ulan, siz, Yunan zamanı Gökçen Efe kızanları sizi çeteye yazmasınlar diye kaçanlardan değil miydiniz? Koca Köstence’den yazılanlar sadece Yusuf, ben ve kardeşimdi. Ne zaman ki, kardeşimi, sabah kuvvacı, akşam gâvur namazı kılanlar tarafından karnı yarılmış, bir ağaçta, ayaklarından baş aşağıya asılı buldum, işte ben, o zaman deli oldum.” deyip,  sert bir bilek hareketiyle zıpkını adama saplar.

***

Romanı bitirip, kapadığınızda; Tek Partili dönemden, çok partili döneme geçiş aşamasında dizleri üstünde doğrulmaya başlayan eşrafın elindeki sermaye o gün nasıl siyasetin kendisi olmuşsa, bugün ayaklanıp örgütlenmiş sermaye, sağ elinden sol ele, sol elinden sağ ele siyasetin kendisidir. Eczacı Süleyman’a iyi bakınız, kapitalist zaman diliminde nereden, nereye gelmiş? Dikkatle izleyiniz! Sermayenin örgütlü gücü, din, devlet, siyaset, teorisyeni Zina Mehmet, bugün nerelerde, kimlerle fotoğraf veriyor? Düşününüz.

Tekrar başa dönüp, Deli İbram ne diyor bir bakınız. Emekçinin zaman diliminde, emek, siyasetin kendisi nasıl olacak bir okuyunuz.

Kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla…

Not: Konusu, İzmir Körfezi, Köstence Adasında (Uzunada’da) geçen bu romana yön veren karakterlerden birisinin de “Yunus” olmasına rağmen, kapak resminde neden bir balina olduğunu anlayamadık.



24.04.2023 mehmetealtin, 22/CCXVIII

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Can Yayınları, 6. Baskı, Şubat 2022

 


[1] Depremden Sonra, Bilsay Kuruç, 10 Nisan 2023, Cumhuriyet


3 Nisan 2023 Pazartesi

 

Güneşteki Adamlar

Gassân Kanafani

Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin

“ Ölenler ne çok öldüler, kalanlar

acı içinde eksik kaldık artık

hor görülen insanlarız bu yurtta…”

 Tuğrul Keskin, Zito i Epanastasis, s.60, Everest Yayınları, Aralık 2014

 

 ***

İlk defa tanıştığım Gassan Kanafani’nin[1] bu en bilinen ve filmi de yapılan çok kısa romanını okumadan önce yazarın hayatına bir göz atmanızı öneririm. Yazarlığından çok siyasî hayatıyla öne çıkan, siyasî kimliği nedeniyle suikasta uğrayıp ölen Filistin Edebiyatının önemli kalemlerinden Kanafani’nin yapıtları, kimliğinden dolayı devamlı mercek altına alınmış ve bu yapıtı dâhil, bazıları, kimi Arap ve Kuzey Afrika ülkelerinde yasaklanmıştır.

Yazarın hayatından da kesitler sunan bu romanın anafikri, bir yandan vatandaşlarını bir tankerin havasız dünyasında boğulmaya terk eden Arap yöneticileri suçlarken, bir yandan da tankerin içinde boğulma endişesi duymak yerine, duruma isyan etmeyip başka ülkelerde umar arayan Filistinlileri kınamaktadır.

Öyküsü, dünyadaki bütün gurbetçilerin öykülerinin özünden farklı değildir. Bir gurbetçinin kendisini ve ailesini yaşatmak için tasarladığı hayatı ve düşlerini geride bırakarak onları anayurdunun belleğinde saklamaktan öte değildir. Karakterlerin, geçmişi ve geleceği tankerin tekerlek izlerinin derinliğindedir. Uğruna can verilen, uğruna erkekliğinden,  bacağından olunan vatanın da belleği bozuk, bedeni  engellidir. II. Dünya Savaşı sonrasında,  1948'de İsrail Devleti'nin kurulması ve Altı Gün Savaşı'nın hezimetle sonuçlanması ile toprağına bağlı Filistinlilerin yaşamı, gurbete ve sürgüne bağlı hale gelmiştir. Romanda politik bilinci olmayan üç kişinin dramı, romanın geçtiği coğrafyada zorbalıkla belirlenen devlet politikalarının çarpıklığını gözler önüne sermeye çalışsa da… en önemli somut eleştiriler, günlük hayatta güçlünün, zayıfı kullanma ve sömürme yöntemleri üzerinedir. Bir başka deyişle Filistin halkının yaşamından kesitlerdir.   

Romanda çöl, daha iyi bir hayat için geçilmesi zorunlu somut; yoksulluktan kurtulmanın, refaha ulaşmanın da soyut mekânıdır.

Öykü, omuzlarında yaşlı bir adamın taşıyabileceği zillet ve ümidi yüklenen Ebu Kays… daha önce de gurbete çıkmayı denemiş, ancak becerememiş, kuzeni Neda ile aynı günde doğup, babası, amcasıyla beraber Fatiha okudu diye Neda ile evlendirilmek istenen Esad… gurbetteki abisinin para göndermeyi kesmesi üzerine ailesini geçindirmek zorunda kalan Mervân… ve hayattaki tek arzusu kazandıklarıyla, dinlenerek yaşama güdüsünü, zaman zaman ortaya çıkan vicdani dürtülerine üstün kılan, tanker şoförü, Ebu’l-Hayzuran üzerine kuruludur.

İkincil en baskın karakter, tüm acımasız darbelere karşı yılmayan, düzene karşı duruşuyla, tavrıyla cesur ama bir o kadar da basit ve duru ve hatalarıyla Filistinli  kadının simgesi olan Ebu Kays’ın eşi Ummu Saad’dır.

Özetle; Güneşteki Adamlar, özgün adıyla, Ricâlun fi'ş-Şems, sembolik bir eserdir. Yazarın tasvir ettiği her olay derin bir anlam taşımaktadır.  Bu coğrafyada yaşanan kimlik sorunları, güvensizlik duygusu ve aidiyetsizlik gibi temel sorunlarda Filistinlilerin davranış kodlarını ele almaktadır.

 ***

Bu kısa roman için yazdıklarıma son vermeden önce, bu coğrafyada yaşayan her dilden ve her dinden ezilenler adına, hayatını verenlerin anıları önünde saygıyla eğiliyorum.  

Kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla…

03.04.2023 mehmetealtin, 250/CCXVII

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Metis Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2023,



[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Gassan_Kanafani