3 Kasım 2021 Çarşamba

 


Empedokles’in Dostları, Amin Maalouf, 34 / CC

 

“Doğa Üzerine adlı yapıtında Sicilyalı düşünür Empedokles[1]'in özgünlüğünü gösteren iki önemli düşüncesi vardır: Bunlardan ilki, temel öğenin üçten fazla olduğunu kabul etmesidir. Kendisinden önceki düşünürlerin öne sürdüğü temel öğeler su, hava ve ateşti. Empedokles, bunlara bir de toprak öğesini eklemiştir. Ona göre, bu dört öğe baştan beri vardır. Bunlar ne değişir ne de yok olur, yani başlangıçları ve sonları yoktur. Evrende, miktarları hep aynı kalır. Her şey bu dört öğenin belirli miktar ve oranda birleşmelerinden oluşur.

 

Birinci özgün düşüncesi: ‘Nasıl ki ressamlar çeşitli boyaları alır ve onları uygun oranlarda karıştırıp, resimlerini yaparlarsa, aynı şekilde doğa da dört öğeyi alarak, her birinden farklı miktarları farklı oranlarda karıştırıp var olan şeyleri meydana getirir.’

İkinci özgün düşüncesi: ‘Bu temel öğelerin birleşip ayrılması için bir hareket ettirici güç olmasının gereğidir. Empedokles, bu gücü sevgi ve nefret olarak açıklamıştır. Sevgi, öğeleri birleştirir, nefret ise bunları birbirinden ayırır.’

Bunun yanında Empedokles, var olan bir şeyin yok olmasının veya yokluktan bir şeyin meydana gelmesinin imkânsız olduğunu söyler.

‘Ölümlü olan bir şeyin ne var olması, ne de her şeyi alıp götüren ölümle son bulması söz konusudur. Var olan sadece öğelerin bir araya gelmesi ve birbirlerine karıştıktan sonra ayrılmasıdır. Ölüm, şeylerin ritminin bir anına, insanlar tarafından verilen bir addan ibarettir.

Bu öğeler bir insan, bir vahşi hayvan, bir bitki veya bir kuş biçiminde birbirlerine karıştıklarında insanlar bunun bir doğuş olduğunu söylerler. Öğeler birbirlerinden ayrıldıklarında ise insanlar bunu ölüm kelimesiyle açıklarlar. Empedokles, Evrenin de bu şekilde oluştuğunu söyler. Başlangıçta sevginin etkisiyle bütün öğeler birbirine karışmış durumdadır. Nefretin küre şeklindeki evrene yaklaşmasıyla bir girdap, çevrinti hareketi oluşur ve bu öğeler birbirlerinden ayrılırlar.’”

 -o-

Açıkçası bu kitabın adını ve yayınlandığını gördüğümde… yazarın, okuduğum ve bende iz bırakan diğer romanlarından ve bu romanın isminde adı geçen Sicilyalı filozof Empedokles'in adından, yola çıkarak, yazarın uzun bir aradan sonra yeni bir romanını okuyacağımı zannederek hemen aldım. Sırada bekleyen kitapların arasından okuma önceliğini de ona verdim. Okuduğumda, dünyada nerede ve nasıl yaşadıkları, ne şekilde varlıklarını sürdükleri meçhul… ‘ruhlarından başka hiçbir şey almadan yaşadıkları yerlerden ayrılan Agrigentumlu Empedokles’in ardıllarının, bir gün dünyanın çok büyük bir gözdağı altına girmesiyle dünya çapındaki bir yıkımı önlemelerini anlatan bir kurgu, bir distopya ile karşılaştım. Olabilir. Yazar,  kitabının, ana fikrinin, kahramanları tarafından tutarlı bir biçimde yansıtılması, satırlarda ve satır aralarında tartışılması koşulu ile örneğin kitapta yazdığı gibi toplu eşitsizliğin kötülük yarattığını… Bunların tıpkı Afganistan’da ve yakın coğrafyamızdaki örneklerde olduğu gibi umut yaratarak gelip, güçleri ve küstahlıkları ile kaygı yaratıp gidebileceklerini… çeşitli ırk, dil, din, uluslardan insanlığın, bir çiçek dürbünü içinde gizemli ve biçimli bir güzellikle birleşebileceğini düşünebilir. Kendi kendine “Biz kimiz? Nereye gitmek istiyoruz? Nasıl bir dünya inşa etmek istiyoruz?” diye sorup, yanıtını kitapta arayabilir.

 

Oysa, Amin Maalouf’un Empedokles’in Dostları adlı kitabı yukarıda anılan Empedokles’in tezleri üzerine kurulmasını ve yansıtılması beklenirken… aslında, Amin Maalouf’un, “Uygarlıkların Batışı”[2] adlı deneme türü kitabındaki tezleri, üzerine oturtulmuş. Yazar “Uygarlıkların Batışı”’nda savunduklarını, günlük masallar biçiminde anlatarak anlaşılmasının daha kolay olacağı varsayıma ile de bu romanı yazmış olabilir. Ama bu zorlama roman, Empedokles’in Dostları, distopik olmak bir yana, ne yazık ki, kurgusuzluğun da elbette bir kurgusu olur diyerek beklediğimiz bir biçime bile bürünememiş ve sonunda da herhalde pandemi etkisiyle sağlık temelinde kilitlenip kalmış.

-0-

Sayfalarında ne Fransa’dan, ne Fransızlardan ne de Fransız Hükumetinden bir Allah’ın kuluna bile rastlanmayan(!) roman; Batı Fransa’da Atlas Okyanusu kıyısında, ada merkezine gelgitlerin uygun zamanında ulaşılmasına izin veren bir geçitle bağlı, küçük, Antakya’sının eski adıyla anılan, Antioche adasında ve iki ana kahramanının üzerinden gelişiyor.

Bunlardan birisi kendisine dayatılan hayatın yerine başka bir hayat sürmek isteyen, babasının bu adada yaşama tutkusunu kendini miras edinen, diplomalı mesleği hukukçuluğu bırakıp, hayatını karikatürist olarak kazanan Alec Zander.

Diğeri, başyapıtı Gelecek Artık Bu Adreste Oturmuyor romanı ile tüm ideallerini, gelecekteki mutluluk beklentilerini bile yitirmiş… bir kuşağın sözcüsü olarak ünlenen, ancak yazdığı ilk romanının yakaladığı başarıdan sonra, her şeyi ardında bırakıp, babasının sahile bir gümüş iple bağlı pembe bir çakıl taşı diye andığı adada, bir ev satın alan, Ève Saint-Gilles.

Romanı,  Alec’in ağzından bir günlük üzerinden anlatmayı yeğleyen Amin Maalouf’un kaleminden, Alec’in yazılarından, öğreniyoruz ki, bir kaçakçı kartelinin elinde duraksamadan kullanacağı üç nükleer bomba olduğu söylenirken, Washington’un merkezine otuz km. yakınında İndian Head’de güçlü bir patlama olur. Geçen yıl, yazarın anayurdu Beyrut’ta olan patlamayı hatırlatan, ancak kayıtlara kaza sonucu patlama olarak geçen bu patlama ile Dünya, patlamaya hazır bir el bombası gibidir. Patlama, tıpkı Hollywood’da her gün patlatıldığı gibi, yine ve nedense uygarlığın beşiği olarak adlandırılan, dünyanın lideri, -ben demedim, Maalouf diyor- ABD’de olmuştur. ABD harekete geçmiş, arka bahçesi Avrupa alınacak önlemleri alkışlar, geriye kalan, örneğin, ABD’nin arka bahçesi Güney Amerika’ya bütün teknik ve finansal gelişmişliği ile yerleşen, Sarı Dragon Çin gibi zavallı, uygarlık varoşlarında sürünen ülkeler ise kuşku ve öfkeyi dillendirirken dünya nükleer bir felaketin eşiğindedir.

İletişim yinelendiğinde, ABD Başkanı, Dünya’ya seslenerek, iletişimi kesen, cihazları bozan, silahlı kuvvetleri bile felce uğratan bir hasımla karşı karşıya olduklarını, müdahil gücün düşmanlık beslemediğini, ABD’nin diğer uluslararasında üstün bir yerinin olduğunu(!) kabul ettiklerini ve söylenenlere ikna olduklarını söyler. Aynı şekilde çok etkili bir teknolojiye sahip olduklarına ikna olduklarını da söyler. Komünizm tehlikesinden,  - kısaca üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini savunan bir ideolojinin, neden tehlikeli olduğunu ben anlamadım, ” ama-… sonra en ciddi tehlikenin nükleer silahların artışından kaynaklandığını ve bundan büyük kaygı duyan bu müdahil insanlara karşı direnme güçlerinin olmadığını, bize zarar vermemeyi taahhüt eden bu insanlarla müzakere masasına oturduklarını, müzakerecinin adının Demosthenes[3] olduğunu söylediğinde… -çare yok vallahi ben de ikna olacağım artık,- Alec, de adanın beri yakasında iki kişi oldukları halde beş yıldır görüşmediği Ève’i ziyaret etmeyi aklına getirir. Onunla konuşmak ister.

Ève sıradan insanların ve kendini üstün gören sistemlerin bu olanları çoktan hak ettiklerini düşünmekte ve dünyanın ıslahı için harekete geçmiş, bu alternatif insanlığı, bütün kalbiyle desteklemekte… kendisini dünyaya getiren sıradanların, kendisini yerleştirdikleri kaidenin tepesinden onları seyretmekte, kendisini olgun kişi, diğerleri savrulmuş çocuklarmış gibi onları, zaman zaman haşlamaktadır.  

Bu bağlamda Alec’in aklına uzun yıllardır görmediği eski bir dostu, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde uzman, hukukçu, ABD Başkanlık Danışmanı Moro, gelir. Ona ulaştığında Maro, gizli olması gereken, güncel durumu Alec’e detayları ile anlatarak (!)… ABD Başkanının Şili’de yetkililerle toplantı yapmaya hazırlanırken, Demosthenes diye anılan, isimli iri yarı bir zatın bir anda ortaya çıktığını, “dünyadaki enerji ve iletişim kesintilerinden kendilerinin sorumlu olduğunu, sağduyu ile hareket edilirse ‘ışığı’ insanlara geri vereceğini…”  belirttiğini Alec’e anlatır. 

Arkadaşı Moro’nun telefonu kapattıktan sonra Alec’in, aklına adadaki, iri yarı, tekneci, ilginç, kitap kurdu zekâ küpü bir adam ve aralarında nezaket sınırları içinde güçlü bir bağ olan Agamemnon[4] gelir. Hemen arkadaşı Moro’yu arar ve anlatılanlardan sonra Demo ile Agam arasındaki isim ve tip benzerliklerinin dikkatini çektiğini ona söyler. Moro da Alec’e -böylesine önemli bir durumda kalkıp adaya geleceğine,(?)- Agamemnon’u sorguya çekmesini tavsiye eder!


Artık ajan olan, Alec’in Agam’ı,
Ève ile beraber sohbet etmek üzere çağırdığı günü anlatan sayfalar ile satırlar döner, gün olup, devran döndüğünde Alec’in kuşkuları doğru çıkar. Bu konuşmada, Alec, Agememnon’un da kendilerini Empedokles’in Dostları olarak adlandıran alternatif insanlardan biri olduğunu, öğrenir. Daha da ötesi, Agam’ın ifadelerine göre alternatiflerin Ève’in “Gelecek Artık Bu Adreste Oturmuyor” kitabının, -Maalouf’un Uygarlığın Batışı adlı denemesinin- Empodokles’in dostları tarafından okunduğunu ve önsezi ve kehanet dolu bir kitap olarak değerlendirildiğini anlar.

 

Empedokles’in Dostları’nın, Ève’in insanların yollarını yitirdiğine inanıp, buna hayıflanmaktan ziyade geleceğin başkalarının elinde şekilleneceği umudunu taşıdığını sezip… 

“Hayatın yollarında hiç durmadan tarihimizin can sıkıcı cesetlerine takılıp sendeliyoruz. Ama geçmişiyle boğuşmaktan usanan insanlık eğer bir gün geleceği ile karşılaşsa onu tanıyabilecek mi? Kendini onda bulup, onun güçlü ve sıcak bedenine avuçlarını dayayabilecek mi?

satırlarını okuduklarında, belki de kendilerinden biri olabilir veya her durumda Ève’i korumak üzere Agam’ı görevlendirdiklerini sezer.

Agamemnon ve Demosthenes arasındaki bağı çözer. Agam güncel olayların açıklamasında yine Ève’in kitabını referans alarak “Eğer bu öznesiyse doğrulandı. Dilek ise gerçekleşti.” diyerek, Maalouf’un düşüncesi temelinde “Eğer insanlık uzun bir Ortaçağ karanlığında batacağına, ilerleseydi kim bilir bugün hangi noktaya gelirdik?”   diye sorar? Neyse onlar, birbirlerine sora dursunlar, -tıpkı Burgazadadaşım Halit Kakınç’ın Yerkubbe kitabındaki gibi… Asırlar önce gördüler ve birden bire gittiler. Asırlar sonra, gördüler ve birden bire geldiler. Neredeydiler? Nasıl ve nereden geldiler? Bilinmez. Kitap devamlı denizle iç içe olduğuna göre, sanırım Atlantis’ten geldiler.

“Evvel zamanda insanlık bölünmüş,

biri kendini ışık içinde yaşadığını zannedip, gölge yapmış,

diğeri ise gölgede yaşamış, ışık taşımış.”

Alec, Ève ve Agam’ın konuşmaları şöyle sürer; Alec sorar, “Yıllar boyunca varlığınızın nasıl farkına varamadık?” Agam, “İnsanlar, varlığını bilmek istemiyorsa ömürleri boyunca yanından geçer, seni görmez.”  Nasıl ki fırtınalı bir gecede dışarıya çıkmaya hazırlanan adam, mumunu rüzgâr almayan bir köşede yakarsa, ardından gittiğimiz antik ateş de korunaklı yerlere sığınmak zorunda kaldı ve sağaltan alevin payına çok küçük bir toprak parçası düştü. Ve o günden başlayarak, ‘Onun’, Empodekles’in dediği gibi, biz ardılları, gerekirse ve eğer istersek Dünyaya zincirlerinden boşanmış gibi saldıran, güçlü soluklarıyla mahsulleri yok eden rüzgârları, ters yönde esen meltemlerle durdurmaya, ant içtik.

 

Ancak, Moro yukarıda söylenenlere geçmiş tarihi, İspanyolların Güney Amerika’yı, Amerikalıların Kuzey Amerika’yı istilası ve bunun gibi, ezilen halkların sömürüsü üzerine kurulan her devlet bireyinin, tepkisi içinde, karşı çıkar. Birçok ülkede alternatifler tarafından, temizlenmekte olan bakteriyoloji, organik kimya, yapay zekâ, fizik, silah yapan laboratuarları ile hedef alınmış agronomi enstitüleri, gözlemevleri, üniversite kitaplıkları, sualtı belgesellerinde uzmanlaşmış şirketler gibi tesislerde patlak veren olayları, alternatiflerin bilerek kışkırttığını küresel temizliği uzatmak ve yaygınlaştırmak için bahane aradıklarını öne sürerek… müdahil alternatiflerin kendi dünyasına olası zarar vermek ve  teknik kapasitelerimizi ortadan kaldırmak amacıyla ortalığı toz duman edeceklerini dillendirir ve bunu da artan,  müdahalelerine bağlarken…

 

Agam da alternatiflerin içinde, alternatif muhaliflerin sözcüsü olarak, hem alternatiflere, hem de sıradan insanlara şu soruları sorar… a) Sıradanlara “Ürettiğimiz malzemeleri mi vereceğiz,  yoksa bu malzemelerin nasıl üretildiklerini mi öğreteceğiz? b) Bilimimizi öreten okullar mı kuracağız? Bu durumda önce bizim bilim dünyamız sıradanların bilim dünyasının yerini alır ve  sonra da çarka elimizi kaptırırız. Halklarımız karışır, dünyalarımız iç içe geçer. Sıradanların uygarlığı yok olup gider, bizimki de tanınmaz hale gelir.” diyerek bu çalışmalara şiddetle karşı çıkmaktadır. Agam ve temsil ettiği muhalif alternatifler, biz, sıradanların, tarihinden söz ederken açgözlülükten, yırtıcılıktan, cinayet dürtüsünden başka bir şey görmemekte, gücümüzü tahakküm ve köleleştirmekten başka bir şey için kullanmadığımızı düşünmektedir.

 

Alec’in ağzından Maalouf’un yanıtı ise: Mağrur bir mazlumun sayıklaması içinde şu biçimde kayıtlara geçer… “Dünyaya gözlerimi açtığımdan beri iki önemli hadiseye şahit oldum. Birincisi birkaç on yıl içinde tek süper güç olan ulusun ABD’nin nihai zaferi. Diğeri ise Empedokles’in Dostlarının çok ani ve herkesi hazırlıksız yakalayan zaferi…”

 

117. sayfadan sonra film bir salgın dönemini anlatır gibidir: Demosthenes denetiminde yapılan nükleer temizlikten sonra, temizlik sırasında geçici felç olan askerleri iyileştirmek amacıyla gemilerle limanlara yanaşan alternatifler, şifa dağıtmaya başlar. Bir makineye girip üç dakika sonra diğer ucundan tüm hastalıklardan kurtulmuş ve iyileşmiş olarak çıkan, birçok insan iyileşir. Hastalıklarından mutlaka kurtulacaklarına ikna olan insanlarla, yeryüzünün her köşesinde yaşam askıya alınır. Gezegenin tamamı gözlerini kalabalıklara dikmiş durumdadır. Kimse yolculuk etmemekte, işe gitmiyor her şey askıdadır. Uygarlık öyle bir aşınır ki, çökmesi için bir fiske bile yetebilir. Terminal dönemdeki ABD Başkanı bile toplu ısrarlara dayanamayarak (!) alternatiflere olası iyileşmesinin siyasal kararlarını etkilemeyeceğini açıkladıktan sonra, tedavi olmayı kabul eder. Bundan çok rahatsız olan Amerika’nın meşhur Redneck takımı da alternatiflerin, -bu kadar gelişmişliklerine rağmen herhalde toyluklarından- korunaksız gemilerini bombalar,  onlar da bu olanlara çok kızıp birdenbire ortalığı terk ederler.

 

Bu noktadan sonra, Hollywood filmlerini aratmayacak şekilde finale doğru sürüklenen sayfalarda, ABD Başkanı gücünü pekiştirirken, dünyadaki diğer sıradanlardan ırak, sadece ABD’de yaşayanlardan aldığı destekle, hiç bir önlem almayarak(!) gemide ölen Empedokles’in Dostlarına bir cenaze düzenlenir. Bundan çok mutlu olan mazlumluk ve mağrurluk sırası kendilerine geçmiş, ortadan kaybolmuş alternatifler, tekrar ortaya çıkıp müzakereci Demo’nun eşliğinde gerçek unvanı hükümdar, kraliçe, başkan, başbakan, satrap veya arkhon[5] mu bilinmeyen bir kadınla, Elektra[6] ile, törene gelirler…

 

…Film/kitap gayet vasat bir finalle son bulurken… Ölümü, insanlığın tek düşmanı olarak ortadan kaldırmaya kararlı alternatifler sayesinde Ève ve Alec, muhtemelen geçirildikleri şifa tüneli sayesinde, aniden gençleştikleri için, olabilecek nüfus patlamasının dünya kaynakları üzerindeki olası olumsuz etkisini göz ardı ederek, pat diye bir çocuk peydahlayaverirler.. J

-0-


Kitapla ilgili yukarıda okuduğunuz satırları yazmakta çok yoruldum ve zorlandım. Yazdıklarımı defalarca okudum. Bazı yerleri değiştirdim.  Hem benim yazdıklarıma karşı, hem de bu kitaba karşı binlerce eleştiri ve tez yazılır. Suda geçen bu kitap daha çok su kaldırır.

 

Kitapla ilgili yazılacakların her birini merakla bekler ve ben, Empedokles’in Dostlarına içerken, siz de okumadıysanız başlayın kitabı okumaya, okuduysanız sağ veya sol kulağımı çınlatmaya… kalın, tasasız, sağlıkla ve kitapla!

 

03.11.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Mart 2021


24 Eylül 2021 Cuma

 

Sumerli Ludingirra, Muazzez İlmiye Çığ, 1349-17 / CXCIX

 

 

“Bilgeliğin koruyucusu yüce Enki ‘ sanatların içinde en zor olanı yazıdır.’ demiş. Atalarımıza göre de ‘ yazı; sanatın babası konuşmanın ve bilginin annesi’ imiş.

-o-

 

İstanbul Arkeoloji Müzesinde çalışan Sumerologların üzerinde çalıştıkları tabletler arasında, MÖ 7. yüzyılda yaşamış Asur Kralı Asurbanipal’in sarayındaki kitaplığında bulunan binlercesinden çözebildikleri Akad çivi yazısı dışında, aynı yazı ile yazılmış ama dili başka bir tablet daha vardı. Akad tabletlerinden Mezopotamya'nın güneyinde bir Sumer[1] ülkesi olduğunu öğrenmişlerdi. Önceki bilgilerine dayanarak, buldukları bazı ipuçlarına göre bu tablet anılarını yazmış bir Sumerliye ait gibiydi. Nitekim uzun yıllar sonra ilk bulunan Tablet 20’nin sonundaki satırlarda, Sumerli Ludingirra’nın, - adının Türkçeye çevirisiyle Tanrının Adamı’nın- Yaşam Öyküsü alt yazısı okundu. Peki diğer tabletler neredeydi? Onlar da Amerika, Avrupa ve İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunarak toplam 23 tablete ulaşıldı. Daha da ilginci Ludingirra’nın annesine yazdığı bir şiirin kopyalarının 500 yıl sonra Suriye’de yaşayan Ugaritler ile Anadolu’da yaşayan Hititler’in kütüphanelerinde bulunmasıydı! Bu da gösteriyor ki, daha o çağlarda iyi eserlerin değeri bilinmiş, yüzlerce yıl saklanmış ve çevirileri yapılıp kitaplıklarda korunmuştu ve varlığını İsa’nın doğumuna kadar sürdüren Sumer dilinin büyük bir uygarlığın ürünü ve kanıtı olduğundan hiçbir zaman kuşku duyulmadı.  

 

Geçen yüzyıldan beri Sumer dilini çözmeye çalışan bilim insanlarının son kuşağında bulunan, 1930 yılından öldüğü 1990 yılına kadar Sumer dili üzerinde çalışan S.N. Kramer’in en önemli çalışma yeri İstanbul Arkeoloji Müzesindeki Çivi Yazılı Belgeler Arşiviydi.  74.000 çivi yazılı belge, onun, Hatice Kızılyay ve Muazzez İlmiye Çığ emekleriyle birer, birer gün ışığına çıktı.

 

M.İ. Çığ da bu belgelerin arasında bulunun Ludingirra’nın “Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak.”  çağların ötesinden, gelen deyişine kulak vererek, yaşam öyküsünü geçmişe dönük bilimkurgu türünde yazarak bize bin mum yakarken… öğrendiğim çivi yazısıyla okuduklarımın bir özetini çıkarayım dedim. Aldım tabletimi önüme, okudum, yazdım tabletime Sumer, (=eme-gir), diliyle!

 

-0-

“ 4000 yıl önce Sumer’in tanrılar ve elitler, diğer deyişle kültür başkenti Nippur’da doğdum. Nippur’da krallar yaşayamaz. Yasaktır. Krallar, yüce Tanrımız Enil ile eşi Ninlil’in yaşadığı Nippur’a, ancak Ekur Tapınağında kutsanıp tanrısal bildiriler, yani melerin toplandığı bir taht… uzun süre başlarında kalacak bir taç… halkı denetleyecek bir asa… şan ve şerefli bir ad… mutlu bir yaşamın panoraması; taşkın nehirlere, verimli topraklara sahip olacak döl ve hediyelerini almak üzere gelirler. Kutsanırlar ve ardından şehri terk ederler. İşte bizim Nippur’umuz yüce Tanrımız Enil’in yeri, bilim ve eğitim odağı olması nedeniyle Sumer’in kutsal kenti ve gözbebeği, herkesin buraya koşup yaşamak istediği yer budur.

 

Nippur’da doğduğum evin bahçe kapısından, evimizin bulunduğu büyük alana girdiğinizde, karşı tarafta kölelerin odalarını, şarap, bira, bal gibi küple saklanan ambarları, sağda ahırları, kümes ve bir eşeğin koşulduğu iki tekerlekli bir arabayı görürsünüz. Solda, iki katlı evimize girerken, delikli taşta ayaklarınız yıkamalısınız. İki odamız vardır ki onlar kutsaldır. Birisi ‘Ailemizin Tanrısının’ odası, diğeri ölülerimizi gömdüğümüz odadır. Yukarı katta odalar ve odaların önünde etrafı parmaklıkla çevrili sundurma bulunur. Helâ yukarıya çıkan merdivenin altında tuğla döşeli bir deliktir. Atıklar künklerle bir yerde toplanır, sonra imha edilir. Kullandığımız gereçlerden kazma, bizim için, uygarlığı simgeleyen alettir.

 

Çocukluğumda anımsadığım en güzel bayramlardan birisi kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra bize göre her yeni yaz başlangıcında, bolluk ve bereket getirsin diye yeryüzüne çıkıp karısı Tanrıça İnana ile birleşen Çoban Tanrı Dumuzi’yi temsilen… her kentte bir arp eşliğinde bir rahip ve rahibenin birleşmelerini izleyen, evlerde bolluk ve bereket getirsin diye daha çok yumurta ve yumurtalı yemeklerle beraber yapılan şenliklerdi. Mahallemizde ve her mahallede anadan kıza geçerek, kadınların yönettiği, yasal olarak yüksek düzeyde rahibelere yasak olan birahane de anımsadığım başka güzelliklerden birisidir.

 

Avare dolaştığımız, oyunları gözümüze dilimize doladığımız çocukluktan, ergenliğe geçtiğimizde, gece gündüz asıl gözümüze dilimize dolanan kuşkusuz kızlardı … benden büyük, nişanlı olan ilk aşkımı kaybettiğimde ise eve büyük bir üzüntüyle geldim, onun için yazdığım güzel şiirlerimi kırıp toz haline getirdim ve tozlarını da toprağa savurdum çiçekler açsın diye…

 

Gerçek aşkım, ailemizin ve çevremizin gözbebeği karım Navirtum ise onu çocukluğundan beri tanımama rağmen 15 yaşlarındayken şiirlerimin içine düşüp zarafeti ve güzelli asırlar boyu tabletlerde kaldı. Onu kaybettiğimde derin bir acı içinde Ölüm Tanrısı Nergal’e büyük bir kırgınlık duyarken… Karım Navirtum ile şehrimizin başkanı önünde, kız tarafı iki kadın bir erkek biz ise üç erkek tanıkla… sıra, tanıklar, tarih ve mühürleri yazılı ve basılı olarak yazılıp üzeri yumuşak kille tekrar kaplanan ve üstü zarar görse de içi sağlam kalsın diye tekrar yazılan, evlilik sözleşmesini, mutlulukları tıpkı bize benzesin diye yeni evlilerin evlilik sözleşmelerine katmak üzere toz haline getirdim.

 

Benim yaşadığım acılar kadar ulusumuzun yaşadığı acılar da vardır ki, anlatılanlara göre bunlardan açıklamaya en muhtaç olanı, ‘Tanrılarımızın insanları bir tufanla yok etmeye karar vermeleridir. Neyse ki, bu duruma çok üzülen Bilgelik Tanrısı Enki, zamanın kralı Ziusudra’ya, bu durumu fısıldayarak verdiği ölçülere bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insanı ve hayvanı almasını önermiş. Kral denilenleri yapıp geminin kapısını kapadığı anda patlayan tufan 7 gün 7 gece sürmüş. Neyse ki, yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak ortaya çıkıp bu durumu sonlandırmış da yağmur dinmiş, sular çekilmiş, yer ısınmış.’

 

En acısı ise bayındır ve uygar ülkemize her taraftan dikilen gözlerin yaptıklarımızı yıkmasıdır. Yine anlatılanlara göre; ‘ Fakir bir kadının oğlu, babası belli olmayan… annesinin onu Fırat nehri kıyısında bir şehirde gizlice doğurduktan sonra, ziftle kaplı kamış bir sepete koyup nehrin sularına bıraktığı… Akki adlı bir bahçıvanın onu bularak büyüttüğü…’ rahibelerin Tanrı’nın çocuğu olduğundan çocuk yapmamaları gereği annesinin bir rahibe olduğu sanılan… Akadlı Sargon’un  zamanında sarayda içki dağıtıcısı olarak çalışırken, Sumer Devletinin işleyiş sistemini öğrenip etrafında topladığı beraberindeki Akadlılar ile Devletimizi ele geçirip kendine Dört Bucağın Sumer ve Akad’ın Kralı unvanını vermesidir.  Sargon’un ardılları Yüce Tanrı Enil’in tapınağı Ekur’u yıkacak kadar saygısızlık etmişler.

 

Yabancılar aramızda özgürce yaşadıkları halde nedense rahat batıyor kendilerine. Ülkede karışıklıklar hep onlardan çıkıyor. Kendi insanlarımızın da birbirinden üstün olma tutkusu düşmanların eline iyi bir fırsat veriyor.

 

O zamandan beri ülkede devlet dili Akadca olmuş. Şimdi ülkemizde iki dil birden konuşuluyor. Akadca bizi yönetenlerin dili, Sumerliler ise Sumerce yazışıp konuşuyorlar. Zaten ben de ulusumuzun dili, gelenekleri, sosyo ekonomik yaşantısı, sanatımız unutulmasın diye yazdım, bütün bunları. Prenslere özgü ‘emegir’, kadınlara özgü ‘emesal’ lehçelerimiz bilinsin… biz erkeklerin bir kadın veya tanrıçanın ağzından söylenecekleri kadın lehçesinde yazdığımız bilinsin… Hadımların kadın dilinde konuşup, yazdığı bilinsin diye…”

-0-



Evinizde Türkçe düşünüp, Türkçe konuşup, dilekçelerinizi yabancı bir dilde yazmadan önce, alın biranızı güzel sözlü bir kadının elinden, başlayın Çığ’ın tablet, tablet öykülemek yerine, zamandizinsel yazsaydı daha iyi olurdu, diyebileceğim,  kitabını okumaya… Kalın, tasasız, sağlıkla ve kitapla!


 

23.09.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Kaynak Yayınları, 28. Baskı, Ocak 2021



[1] Muazzez İlmiye Çığ kitabında Sümer kelimesini değil Sumer kelimesini kullanarak bize bir uyarıda bulunuyor. Sümer değil SUMER.


20 Ağustos 2021 Cuma

 

Marx ve Oyuncak Bebek, Maryam Madjidi, 466 / CXCVIII

1.  2017 Prix Goncourt  du Premier Roman,

2 . 2020 Notre-Dame de Sion , NDS Edebiyat Ödülü

Çeviri: Barış Tut   

 

“Farklı ‘kişilikleri’ arasında iç barışı sağlayamayan bir mülteci kalıcı bir sürgündür, sürekli kökünden sökülmüş bir kişidir.”

-o-

1980 yılında Tahran’da doğan, altı yaşındayken ailesiyle Paris’e yerleşen, Paris’te, motor hareketleri gelişmemiş çocuklara, zihinsel engellilere, Çinli ve Türk öğrencilere, tutuklulara öğretmenlik yapan, yabancı çocuklara Fransızca öğreten, kendi yaşamını anlatan kitabın yazarı, Maryam Madjidi’nin yolu, dört yıl yaşadığı Pekin’le, iki yıl yaşadığı İstanbul’a da düşmüş.

 

Roman 2017’de Goncourt İlk Roman Ödülü’ne, 2020’de de benim tarafsızlığından kuşku duymadığım, Notre-Dame de Sion NDS Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.

-o-

Maryam Madjidi, “Marx ve Bebek”, adlı kitabında, İranlı çocukluğundan, Fransız yaşamına kadar, doğduğu toprakları, ana dilini, vatanından ve yakınlarından kopuşunu… yeni bir ülkeye, değişik bir dile alışma, kök salma çabalarını, günümüzde göçün evrensel ikilemini, kendi yaşam öyküsünü şiirsel bir dille, kronolojik ve doğrusal bir öykü sunmayı reddederek, bir çiçek dürbünün içinde gezer gibi anlatıyor…  öyküsünü evrensel kılmak için bir yandan kendinden uzaklaşıyor, ama başkalarının da aynı şeyi ondan önce yaşamışlığına vurgu yapıp kendisininkine benzer tüm geçmiş öyküleri sahipleniyor.

 

Madjidi, yaşamı boyunca İranlı kökleri ile yaşadığı Fransa’daki varlığı arasında gidip gelirken hiçbir yerde kendisi değildir. “Ona göre, farklı "kişilikleri" arasında iç barışı sağlayamayan bir mülteci kalıcı bir sürgündür ve kökünden sökülmüş bir kişidir.”

 

Bu arayışta Maryam Madjidi, İran'da kalan, “Bu sizin çocuğunuz değil, partinin çocuğu da değil! Bir daha söylüyorum size, o benim ilk kız torunum!” diye haykıran, büyükannesinin sesinden yardım alıyor ve senaryosunda bu iç sesin şekillendiği sahnelerde sanal olarak değiş tokuş yaptığı pasajlar, çiçek dürbünün buketleri arasında öne çıkıyor.

 

Doğmadan önce “-bacak bacak üstüne atmış, Tahran’a abanan Alborz Dağları’nın üzerinde oturan, Ölüm’ün üniformalı hali-“ Devrim Muhafızlarının, pençelerine düşmemek için ikinci kat penceresinden atlayan annesi ile hayata tutunan, Komünist bir anne ve babanın çocuğu Madjidi… İran’dan kaçmak zorunda kaldıklarında ebeveynleri iz bırakmamak için, onu ünlü bir oyuncak firmasına ait bebek de dâhil olmak üzere oyuncaklarını dağıtması için teşvik ederler. Ama, küçük bir kızın oyuncak bebeğinden ayrılması kolay değildir. O da Komünizm ile paylaşmak istemediği oyuncaklarını, ebeveynlerinin yasak kitapları gömdüğü gibi gömer. Kitap bu nedenle Marx ve Oyuncak Bebek adını alır ve kitabın genelinde sorulan soruda gömülen Marx mı, oyuncak bebek midir yanıtı aranır?

-0-

Bilinmeyen bir ülkede düşüş şiddetlidir. Kruvasanların tadı, lavaş gibi değildir. Camembert çorap gibi kokar. Küçük kız, okulun ilk gününde tamamen kaybolur. Acı onu kaçmaya, okuldan çıkmaya iter. Konuşmaz. Ama Fransızcayı içer, dinler, sindirir. Fransızcayı doğurup Farsçayı terk ettiği güne kadar hiçbir şey söylemez. “Fransızca, annesinin dili olmasa da dildeki annesidir.”

 

Fransızcayı doğurduğunda, oryantal oynayıp, Farsça şiirler okuyan bir yetişkin olarak, erkekleri baştan çıkarır… sesini değiştirip, İranlı kadın kılığına girip, peçesini sallayarak onların çoktan fethedilmiş gözlerinin ateşi altında, kollarında Ömer Hayyam'a Farsça başlar, Fransızca bitirir.

 

Buna, “’Kışkırtıcı tarz’, der. “Şeytani yaratıklarca ayartılmamaya çalışan ama aklı tamamen kadının kalçasında ve cinsel organında olan, kadının tek tüyünün bile kendisini doğru yoldan çıkardığı erkeğin saf ve temiz aklının ırzına geçme niyetinde olma, anlamına geliyor. Evet, doğru, ama benden kaçıyorlar, çünkü ben, finansal ve entelektüel anlamda güç sahibiyim.” diyen Maryam’ın,

-0-

Sonunda ben de sızarak girdim, çiçek dürbünün içindeki, Maryam’ın dünyasına ve sesini dinlemeye başladım buketlerin arasında…

 

“Bugün benim doğum günüm. Bu kez dayım yok. Gelmeyecek. Kutlama için Gole Maryam –Sümbülteber- olmayacak. Babam seslendirme sanatçısı. Her sabah onun öykülere nefes veren sesini dinliyorum. O öykülerden, eksik olmayan çiçeklerin, hediye edilmiş olması gerekirken edilememiş tüm Gole Maryam’ların yerine mis kokulu çiçekler çıksın istiyorum. İki yıldır Çin’de yaşıyorum ve gerçek bir kruvasan için her şeyi verirdim. Fransa, artık bizim mekânımız, vatanımız. Kadınlarımız burada sevgiyle hayat verecek, yaşlılarımız da onurlu bir biçimde o hayatı teslim edecek. Ama İran’ı, onu hatırlatmak için omzuma yaslanan babaannemin o kısık sesini her zaman arayacağım.”

-0-

Tıpkı, bir önce tanıtımını yaptığım AĞABEY kitabında da vurgulandığı gibi; Madjidi, ailesiyle, Fransa arasında yapılan anlaşmaya göre, Fransız gibi olmaya çabalar. Nereden geldiğini unutur zaten bunun da pek bir önemi yoktur artık.

 

Maryam da bu kitabı, düşünebildiği dil, Fransızca yazmış,  Farsça ile besleyip, bestelemiş. Çevirmen Barış Tut da başarılı bir şekilde çevirerek kitabın NDS ödülüne katkı sağlamış.

 


Konusu ile Türkiye’nin gündemindeki mülteci tartışmalarına, belki de çiçek dürbününden bakmamızı sağlayacak bu kitabı okuyun. Kalın, tasasız, sağlıkla ve kitapla!


 

20.08.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Profil Kitap, 1. Baskı, Nisan 2018

 

 


21 Temmuz 2021 Çarşamba

 


Ağabey, Mahir Güven, 447 / CXCVII

1.Prix Goncourt  du Premier Roman,     2. Prix Régine Deforges     3. Prix Premiére

Çeviri: Ebru Erbaş

2021 İnstitut Français, Fransızca Çeviri Ödülü 


“ İnsan hakları söz konusu olduğunda, Marksist analiz, diğer birçok eleştirel açıklamanın aksine, insan hakları iddialarını dile getirme, itiraz etme ve ilerletmede sosyal mücadelelerin rolünü ön plana çıkarır. Sosyal hareketlerin, acil talepler (örneğin, barınma, su, toprak, yiyecek, sağlık hizmetleri) için mücadelelerinde insan hakları dilini harekete geçirme yollarına katılmak, bu tür mücadelelerin genellikle daha geniş sosyal düzenin tartışmasına yol açtığını unutmamalıdır. “

 

Paul O’Connell, Human Rights: Contesting the Displacement Thesis, Northern Ireland Legal Quarterly, 

-o-

Ağabey kitabıyla, Türk toplumunun görece seyrek olduğu Fransa’da büyük bir çıkış yakalamasıyla, Fransa’da 3 ödül birden kazanan Mahir Güven, “ 20 Ağustos 2020’de, Almanya’da yayın yapan, +49 Haberden Ömer Yaprakkıran’ın ‘Almanya’da, aynı konuda Almanca denemeler yapan yazarların neden bu başarıya ulaşamadığını sorduğunda şu yanıtları veriyor. ([1])

 

– ‘Almanya’da bir yıldan fazla yaşadım, Fransa’yla benzerliğini bulamadım.  Almanlar, sesini çıkarmadan çalışan yabancıya saygı duyuyorlar. Ama öte yandan da insanı hiçbir zaman Alman kabul etmiyorlar. Saygı var, ama ayrım da var.  Bunu kullanılan kelimelerle anlıyabilirsinizz.. (Schwarzdeutsche... Siyah Almanlar, Deutschtürken... Türk Almanlar gibi...)

 

Fransa’da ise şunu hissediyorum: Önce, ismin ile kabul ediliyorsun. Dilin akıcı  ve temiz bir aksan ile konuşuyorsan, üstün başın temiz, tertipliysen, hele işçi de değilsen, çoğunluk, seni Fransız olarak kabul etmeye başlıyor. Bir de, sürekli anavatanını  ön plana çıkarmazsan sorun yok. Genelde, insanın nereden geldiğini kimse sormaz, ayıptır. Yani Mahir, önce Mahir’dir.

 

Kitaba gelince… kitabın yazarıyım, ama karakterler ben miyim? Değilim. Babalarının kültürlerini anlamayan, alamayan, almayan, iki çocuğu anlatıyorum. Baba da,  anne de kültürlerini verememiş. Bu hikâyeyi yüz yıl önce, Amerika’ya göç eden Ruslar da anlatabilirdi. Ağabey ve Kardeş, iki karakter, hem bir kuşağı anlatıyor, hem de aynı anda, bir aile hikâyesini anlatıyor.’”  derken, kulak misafiri olduğum söyleşiden usulca ayrılıp, kitaba daldım.

-o-

Paris’in varoşlarında, biri taksi şoförü diğeri hemşire, meslekleri itibariyle şehrin belirleyici ve dinamik unsurlarını devamlı üzerlerinde hisseden, yarı Suriyeli, yarı Fransız, iki kardeş:  - Paris Saint-Germain’in Nike marka eski forması ile ayaklarına Birkenstock marka Alman malı terlikleri giyen, savaş nedeniyle sözde yoksullara bakmaya, Suriye’deki Sınır Tanımayan Doktorlar Birliğine katılan…   savaşa, ölüm yoluna belki eline keleşiyle düşmüş bir mezarlıkta ya da hayatta kalıp haber alınamayan bir Kardeş… ile onun doğurduğu maddi ve manevi boşluğu, büyük bir mücadele içinde kapatmaya çalışan “Ağabey”in üzerine kurulan romanda; karısı ölmüş Diyar-ı Şamlı taksi şoförü bir baba ve annenin kendi aile bağları ile kültürleri… kimlik ve aidiyet kavramları üzerinden göçmenliğin topluma yansımaları, sokağın diliyle anlatılırken… Batı dünyasındaki, yerel kültürün etkilediği İslam azınlığın sorunlarına isyankâr bir biçimde yaklaşıyor. Özellikle, Suriye iç savaşının tetiklemesiyle kendine verimli bir alan bulan İslami terörü, buna İslamofobi ile karşılık veren neo-nazileri, laiklik, göçmenler, işsizlik ve temel insan haklarını –kurgulanan- hikâyeler üzerinden aktarıp… -Türk müsün? Kürt müsün? Fransız mısın? İşçi misin, burjuva mısın? …sorularına yanıt aranıyor, yanıtlar veriliyor.

 

Kısacası, kitapta gezinirken,  sabahtan akşama kadar iyilik ve kötülük üstüne ahlak dersi veren, okumuş yazmış, buna karşılık zavallı göçmenleri düdükleyen sözde makbul Fransız modellerine karşı… kibirli Batı önyargısını, açıkça eleştiren, saygı görmediği, göremediği için saygı göstermeyen bir romanla karşılaşırken, günümüz Türkiye’sinde de önemli bir gündem maddesi haline gelen göçmenleri bir de onların ağzından anlamaya çalıştım.   

-o-

“Ağabey”’in hayatı roman! Taksinin kapısını açtığında onun gözünde ben yetmiş yaşlarında, kır saçlı, pamuklu spor gömleği ile pantolonu uyumlu, kendini genç zanneden bir “baro”ydum. Taksinin içerisi, beysbol sopası, teleskopik cop, ya da levye gibi malzemelerden çevik kuvvet deposu gibiydi ama boşuna değil. Adaletsizlikten yorgun, çareyi bu şekilde bulmuştu. Teni karaydı, ama Afrika karası değil, gariban karası, günlerini amelelikte, tarlada geçiren gerçek yoksulların karasıydı.   

 

Birkaç dakika sonra beni yokladı. Dinlemeye açık olduğumu anlayınca, çenesi açıldı anlatmaya başladı. “Nenem, bize memleketten masallar ve dinî hikâyeler anlatarak Arapça öğretmeye çalışırdı. Bu babamı delirtirdi. Annem dinlememizi, günün birinde bunları dinlemekten memnuniyet duyacağımızı söylerdi.  Her akşam önce Le Monde’u okuyup, sonra Lübnan gazetesi L’Orient-Le Jour’a geçen, sonra da Suriye gazetelerini tarayacak kadar ufku geniş babam, ‘bunların cadılık olduğunu’ söyler, dururdu. Bizler de arada kalmış, ne yapacağımızı şaşırmıştık. Nenemizi seviyor babamızın bokunu çıkardığını biliyorduk. Namaz kılmayı, nenemin anlattığı, peygamberlerin yaşamından ve kutsal hikâyelerden öğrenmiştik. Bu geçmiş, bizde baskı yaratırken, bir yandan düşünüyorum da kimler Müslümanların dostu kimler düşmanı kestiremiyorum. Zira Müslümanlar da birbirleriyle savaş halinde. Örneğin Müslüman Türkler İsraillilerin müttefiki… İsrailliler genelde Araplara düşman… Faslı Müslümanlar, Fransızlarla dost… Fransızlar da herkesle hem dost hem düşman: İlahımız Miami’li rapçi dostumuz Boabo olsa bir “oy, oy, oy” çekerdi ki düşündükçe beynim zonkluyor.”  deyip bitirdiğinde vallahi benim de beynim zonklamaya başladı.

 

Anladım ki, kardeşi Suriye’de bir türlü savaşırken, ağabeyi de bir başka türlü Paris’te savaşıyordu.

 

Yolumuz uzun devamında; “Hâlâ huzur içinde yaşayabilmek için Batı’yla mücadele ediyoruz. Asıl yalancı onlar. İslâm’ı ölümden ve savaştan ibaret görenler yaptı bunu. İslâm sebepsiz cana kıymaz. Kendilerini affettirmek için Yahudilerin hınçlarını Araplardan ve Müslümanlardan çıkarmasına göz yumuyorlar. Yahudilerin gücü, Batılı efendileriyle dalaşmaya yetmediğinden kardeşlerimize saldırıyorlar. Yahudiler, ne dünyanın ne de Batı’nın efendisidir. NATO’nun Ortadoğu’daki köpekleridir. Haçlı seferlerinde olduğu gibi canları oyun istiyorsa yüreklerimizdeki şevkle ve rahman ve rahim olan Allah’ın kılıcıyla biz de oynarız.” Yok, yok, kısaca tanıdığım kadarıyla bunlar ne onun sözleri ne düşünceleriydi.

 

Nitekim bir gün kafe, lokanta karışımı bir mekâna gittiğinde, mekân sahibi Demito derler, yarı mitoman, Türk Mehmet’in, Ağabey’e - “ Kendine dikkat et ve o Firavun’un mekânı Aubevilliers tekkesinden uzak dur. Firavun karanlık bir tip ve bu OHAL koşullarında ortalığı devletin zağarları sarmışken kendini iyi ihtimalle Şam’da kötü ihtimalle Guantanamo’da buluverirsin” demiş ki, Firavun dediği Google’dan çevirme Kuran meallerini internete yükleyen soytarılardan değil,  sözde ilim ve irfan ummanı Mısırlı bir imammış ve Ağabey’den duyduklarım da onun sözleriymiş.  

 

Öyle olmasa sivil polis Gwen ile Ağabey arasındaki ilişki nasıl açıklanabilirdi. Anladığım kadarıyla Ağabey geleceğin esenliği adına kulaklarını açıyor, Gwen de geçmişine göz yumuyordu.

 

Kardeş’in kendi savaşında kimlik kazanmış olabilmesi onu etkiliyor, ancak 13 Kasım Charlie Hebdo Saldırıları [2] sonrasında siyaset ile terör arasında kaybolan adalet duygusunu anlatırken şöyle diyordu.

 

“Günlerce Paris’i düşündüm. İnternette herkesin “Ben Paris’im” yazdığını görüyordum. Sonra gözlerim açıldı ve asıl hakikatin önümde durduğunu gördüm. Amerikan bombardımanlarının, Beşşar’ın toplarının, Rus saldırılarının sonuçlarını gördükçe daha iyi anlıyordum. Asıl tüm dünyanın “Ben Suriye’yim” yazması gerekirdi. Ama kimsenin umurunda değildik çünkü biz Müslüman’dık. Peygamber ne buyurmuştu: Zalim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et. Zalimse de onu zulmünden alıkoyarsın, işte bu da ona bir yardımdır. Kardeşim her ikisiydi: Hem zalim, hem mazlum.

 

Günlerce onu bekledik. Öldü sanıyorduk. Babam telefon rehberini eskitti. Tüm hastaneleri karakolları, taksi ağındaki şoförleri aradı. Ben de eski taklalara geldim. Kaygılarımı sarıp, duman edip dermana salıyordum. Ölmesini istemiyordum. Sonra epostası geldi. Bilinmeyen bir adresten. Babam onu parçalamak istiyordu. O gün, annem öldüğünde duyduğumuzdan daha güçlü bir sesle haykırdı. Ben de annem gibi sigaraları uç uca içiyordum. Mali masalını yutmadık. Geceleri uyku tutmuyor, Palmira’da insanların kafasını kestiğini görüyordum.

 

Birden sustu. Fazla konuştuğunu, çenesinin düştüğünü söyledi. “Sadece birkaç fazla söz bile bir düşünceden daha güçlü olacaktır. Söz düşünceyi taşıyan araçtır.  Söz olmadan düşünceler taşınamaz. Ve Allah da biliyor ki sözler güçlüdür öyle güçlüdür ki, düşünceler ona itaat etmek durumundadır. Sözler tehlikelidir. Birbirine bitişmiş birkaç harf sizi kodese, cehenneme ya da cennete taşıyabilir. Oysa ben sadece bir taksi şoförüyüm.”

 

Sonunda sözünü kestim. “- Sende kendini ifade etmek için yanıp tuştan bir damar seziyorum. Kitap yazmak ister misin?” Ve dedim “- Peki ya kardeşin dönseydi?”

-0-

1980’ler sonrasında, Türk annesi ve Kürt babası ile Fransa’da mülteci konumundayken, Nantes’de doğan, on yıl uyruksuz yaşayıp önce Türk, sonra da Fransız vatandaşı olan Mahir Güven bu kitabı, düşünebildiği dil, Fransızca yazmış,  Türkçe ile beslemiş. Nitekim Türkçenin deyimlerini, argosunu, kurgusunun ustalığı içinde… konusuna ve dillere egemenliği, romana giydirdiği gerilimlerle Fransızcaya yedirerek özgün bir dil yaratırken, çevirmen Ebru Erbaş da yazarın kullandığı argo ve sokak dilinin özünü yitirmeden aktarılmasını sağlamış. Özetle bir Türk’ün bir Türk’e sinerjisi, kitabın esiksiz ve kusursuz çevirisini sağlayarak, karşılığını önemli bir çeviri ödülüyle alarak, kitabın ödüllerini taçlandırmış. Ama son zamanlarda dilimizi kurt gibi kemiren, olmak fiilini, olur olmaz kullanmaktan da kurtulamamış.

 

Bu kitabı okuyun ve hele yukarıda anılan dünya haline tasasız kalmak mümkün değil ama her zaman söylediğim gibi tasasız ve sağlıkla ve kitapla kalın!



21.07.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Can Sanat Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2020



[1] https://www.arti49.com/mahir-guven-avrupanin-buyuk-dillerini-sasirtan-bir-ofke-yazari-2346026h.htm

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/2015_Paris_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1



21.07.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Can Sanat Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2020



[1] https://www.arti49.com/mahir-guven-avrupanin-buyuk-dillerini-sasirtan-bir-ofke-yazari-2346026h.htm

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/2015_Paris_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1