1 Aralık 2014 Pazartesi

Doğa Tarihi, Hakan Bıçakçı, 221 / LVII
----------------------------------------------
Adadan sevdiğim iki arkadaşımın Türkiye’nin yarı aydınlık yüzüne yazarını, yazarı  Hakan Bıçakçı’nın da bizlere armağan ettiği bu kitabı, kurgu değil ama sıra dışı gerçeğimiz… benim de yıllarca içinde bulunduğum, ulu ve görkemli binaların içinde yine bir o kadar ulu ve görkemli eşya, araç ve gereçlerin arasında, öncelikle kendini korumaya ve kollamaya odaklı, yaşamın her türlü kompleks, kıskançlık, korku, kaygı, kuruntu ve tedirginlik kaynaklı ormanında, her an gelebilecek kariyer endişeli bir saldırıya karşı kariyer endişeli bir savunma ağı geliştirmiş büyük kuruluşların çalışma ortamları ile aynı kuruluşların sermayeleri ile yaratılmış, koşulları dayatılmış, [ Hatta bir de site mezarlığı olsaydı, ölünce bile terk etmek zorunda kalmazdı burayı. S.135 ]  verdiğini katıyla geri alan yaşamın, kapitalizmin kan kokulu, döngüsünün kitabı bu.
Müthiş bir gözlem gücü yanında yine güçlü imge ve eğretilemelerle yüklü bu kitabın kahramanı ise eşimin deyişi ile iş hayatındaki kaprisleri ve kişisel hırsları ile bazen hiç çekilmez hale gelen cinsten… ben demiyorum, ayrımcılık yapmıyorum, eşim diyor ‘ bir kadın:
·         Baktığınızda gözlerini değil gözlük camlarını görebildiğiniz,
·         Düşüncelerini giysileri üzerinden,  bedenini kullanarak, nihayet büyütmeye karar verdiği göğüslerinin arasından anlatmaya çalışan,
·         Boş konuşup, dolu susan,
·         Sevdiğini değil, elde ettiğini sevdiğini sanan,
·         Arkadaşlarını kendisine rakip olmayacaklarla sınırlayan,
·         Sosyal ağla gülüp, sosyal ağla ağlayan, kurumsal üzülüp, kurumsal sevinen, Doğa’nın,
özetle ‘miş gibi yaşayan’ Doğa’nın, ‘miş gibi yaşayanların’ tarihi olan bu kitapta diğer karakterlerin tanımı, çevrenin tek düzeliği ve sıkıcılığı yanında, sayfa, sayfa tekrarlanan aynı kelime ve satırlarla tarif edilen eylemler, üzerime üzerime gelseler de yukarda da değindiğim gibi biraz kendi dünyamı da seyrettiğim bu kitabı okumanızı öneririm. 
-------------------------------------

İletişim Yayınları, I.Baskı 2014
Stalingrad, Antony Beevor, 964-22/ LVI ([1]), ([2])
----------------------------------------------
Gerek savaş filmleri, gerekse de savaş roman ve anlatıları, çoğunlukla savaşın görünen yüzünü anlatırlar, biraz da savaşın dışındaki güncel olaylardan çeşni katarlar. Oysa savaşın ardında savaşın en önemli belirleyici etmenlerinden birincisi olan; sevkiyat, ulaşım, haberleşme, sağlık, yiyecek içecek gibi hizmetleri, en etkin ve etkili bir biçimde kullanmak, diğeri de savaşanların akıl sağlığını ve ruhsal gücünü korumaktır ki bunların ne kadar önemli olduğunu, 444 sayfalık elden bırakılamayan,  bu kitapta görebilirsiniz. Hem de bütün çıplaklığı ile… en sarsıcı vakalar ve en ürpertici kelimeler ile ‘tahta sıkıntısı o kadar büyüktü ki, yol ayrımları, atların kar öbeğine dikili donmuş bacakları ile işaretlenmişti.’ …
Yazarın belgeler ve yaşayanların ağzından dillendirdiği bu kitaba verdiği emeğe bin minnet, bin şükran derken, bakın bazı sayfalardaki bazı satırlar, günümüz Türkiye’sinde yaşayan bizlere neler söylüyor neler…
·         “ 1918’deki çöküş, ardından Alman halkının yaşadığı acılı dönem…  Bolşevik etkisine bağlanabilir. Hiçbir Alman bunu unutmamalıdır.” S.35
·         Öte yandan, “ Stalin’in itibarını korumasını büyük ölçüde halkın çoğunluğunun siyasal cehaleti sağladı… Almanya’dan gelen tehdidi görmekten kaçınmasına rağmen… hiçbir kusuru üstlenmedi.” S. 48
·         “ Yanılmaz olduğu anlayışıyla başı dönen … Hitler, bir tanrıymışçasına çok uzaktan her manevrayı kontrol etmeye kalkışacaktı. “ s.87
·         “Totaliter bir sistemde eğitim görmüş olan 16. Panzer Tümenindeki gençlerin çoğu, içinde oldukları berbat durumun ardındaki sebeplerin anlatılmasını beklememekteydi. Führer’in teminatı onlar için asla kırılmayacak bir sözdü. “ s. 288
·         “ Muhalefet kararsızlık ve anlaşmazlıktan talihsizliğe kadar uzanan çeşitli sebeplerle zamanında harekete geçmeyi başaramamıştı. Müttefik devletleri, … demokratik bir alternatifin bulunduğuna inandırmak için vakit artık çok geçti. Muhalifler bunun farkında olmakla birlikte, Stalingrad’ın en azından başkaldırının tetikleyicisi olacağı umudunu taşımaktaydı; … ama tehlikeyi sezmekte neredeyse bir köpek burnuna sahipmiş gibi görünen Hitler çok tetikteydi… Stalingrad’taki çöküşün ardından hoşnutsuzluğun tek açık işareti ‘ Beyaz Gül ‘ olarak Münihli küçük bir öğrenci gurubundan geldi. Savundukları fikirler, … diğer öğrenciler arasında da yayıldı. Nazizmin yıkılmasına dayalı kampanyaları, liderleri Sophie School ve kardeşi Hans’ın idamıyla sonuçlandı.” S.407
·         Kötü dönemlerde basında Stalin’in resmine ve ismine yer vermekten kaçınılmıştı; şimdi ise ‘Sovyet halkının büyük reisi’, ‘zaferlerimizin dâhi örgütleyicisi ‘ olarak ön plandaydı… bütün felaket ve kötülükler başkalarının sırtına yıkıldı. Gulag’daki tutuklular bile komünizmin adı altında düşünülemeyecek kadar korkunç adli hataları düzeltmesi için Halkın Büyük Babası’na mektuplar yazdıysa da tarihte hiçbir yönetici Berya’dan daha etkili bir paratoner olmamıştı. 
-------------------------------------
Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2014



[1] Yararlı, Bağlantılı Kitap: Nazi İmparatorluğu, I,II ve III, William L. Shirer, Mart 1970, Ağaoğlu Yayınevi.
[2] Yararlı,  Bağlantılı Kitap: Barbarossa Harekâtı,  I,II ve III, Paul Carell, Temmuz 1973, Sinan Yayınları.
Tarlabaşılıyım 29/ LV
-----------------------------

Araştırmadan, emin olmadan kitap almam ama her nasılsa boş bir anıma gelip aldığım bu kitap, amatör bir çocuk kitabı bile olmaz, çünkü kurguda da aksamalar var çocuklar bu bağlantıları yakalayamaz.
Yazarın, kendisinin de 68’li olduğundan bahisle bu sürece göndermelerde bulunduğu utangaç satırları ise insanın gözlerinde acı bir tat bırakırken ben bir şey demeden o diyor kendine, kitabının 9. sayfasındaki sözleriyle “… Tarlabaşı. Delikanlılık, harbilik ana kuraldır. Tarlabaşı’nda …. ol ama harbi ol, …… ol ama delikanlı gibi hareket et. “ 
Daha ne diyeyim bu kitap hakkında? (*)
(*) Kütüphaneme alayım mı, almayayım mı acaba?
-------------------------------------

Chivi Yazıları, Şubat 2014
Gülün Öteki Adı, Mine G. Kırıkkanat, 1027- 8/ LIV
“Kathar Şövalyelerinden Şeyh Bedreddin Yiğitlerine”
----------------------------------------------------------

Kitabın başlangıcında, İlhan Selçuk’un 1989’daki bir köşe yazısından alınan “Peki, Luther’den öncesi yok muydu? “Tarihte hep öncüller ve ardıllar vardır. Hiçbir olgu, bir oluşumun omurgasına eklemlenmeden gerçekleşemez.”  Deyişinden  Mine G. Kırıkkanat’a göre, Şamanizm’den sonra Budizm’e, Hıristiyanlık’ tan, Nasturizm’e ve Düalist düşüncenin ürünü Manikeizm’e dayanan, 12. ve 13. yüzyıllarda Orta Avrupa merkez olmak üzere yayılmış, 22 Temmuz 1209’da Montsegur Katedraline sığınmış her dinden 20.000 kişinin “ Hepsini öldürün, Tanrı kendisine ait kullarını ayırır.”  buyruğu ile yok edilen Katharizm[1] ile Şeyh Bedreddin’in dinî ve felsefî görüşlerini oluşturan Vâridât’taki[2] düşünce ve tezlerin bazıları ilginç benzerlikler taşıyor. Şöyle ki;
Katharizim
Vâridât,
‘İlhamlar, Tanrı’nın gönüle ilettiği bilgiler.’
Cennet, Cehennem, yeniden diriliş diye bir şey yok.
Cennet, Cehennem, yeniden diriliş diye bir şey yok.
Bütün mallar ve mülkler halkın ortak malıdır. Kiliseye ödenen vergileri reddeder.
Bütün mallar ve mülkler halkın ortak malıdır.

Peygamberler ve dinler arasında fark yoktur.
Şeytan, tanrının karşıt eşidir. İnsan bu kötü Tanrı tarafından yaratılmıştır ve iyiliğe erişip kendini aşabilmesi ancak bilim yoluyla olanaklıdır.
Evrendeki bütün varlıklar, salt varlık Tanrı’nın görüntüsüdür. Melek, varlıkların kendilerinde bulunan kuvvetlerdir. İyi, kötü, çirkin kendiliğinden olur. Ruh maddeden ayrı değildir.

Kitaptaki satırlarında bir Hristiyan Mezhebi olan ve Avrupa’da ilk Laik düşünce şeklinin tohumlarını atmış Katharlar’da kadın ve erkeğin eşit olduğunu hatta rahiplerinin, onların deyişi ile Kusursuzların hem kadın hem erkek olabileceğini köleliğe karşı olduklarını, sınıf ayrımını tümden reddettiklerini okurken, yine onların Haç’ın kutsal bir şey olmadığını savunduklarını, canlıların hayatına verdikleri özenden dolayı kaynaklı et yemediklerini öğreniyoruz.

Kültürlerin, dinlerin ve mezheplerin birbirlerini nasıl etkiledikleri hatta yaşanılan coğrafyanın bunda ne kadar etkili olduğunu, tezlere kaynak, bence kendisi başlı başına tez olan bu kitabı, dinler tarihine meraklıysanız okumanızı öneririm.

-------------------------------------
Kırmızı Kedi Yayınları, Nisan 2014



[1] Bu noktada bir söylenen de 15 gün ateşkes isteyen Katharlıların, 15 gün içerisinde kalenin gizli tünellerinden kaçırdıkları halkın ortak kesesi olan hazine ki,  halen nerde olduğuna dair bir iz yok.

[2] Varidat, İnceleme ve Çeviri Cemil Yener, Elif Yayınları, 1970
Galiz Kahraman, İhsan Oktay Anar, 254-LIII
------------------------------------------------------------
Kitaplarını okurken, kullandığı dilden ve düşler ötesi kurgularından, bazen hakikat mi masal mı diye sorguladığım esrarlı ve efsunlu satırlarından her zaman keyif aldığım İhsan Oktay Anar’ın bu yeni kitabı, bu güne kadar yazdıklarından çok farklı. Farkı da yazarın, her zaman geçmişte yaşayan, geçmişte dolaşan kahramanlarıyla koşuşturan kaleminin, bu sefer bugünden çok uzak olmayan bir geçmişte ve coğrafyada, Kasımpaşa’da yaşayan, tanımı aşağıdaki satırlarda yazılı, ‘yigirmi tört ayar namussuz’ kahramanında saklı…
“…kucağa alınıp pışpışlanırken de Hazret’in sünnetli olduğu fark edilmişti… Efendimizin bila kusur pipisini gören hacı dedesi,… bebecğin istikbalde Allah dostu olacağını, Cenâb-ı Hakk’ın yolunda muazzam merhale kat edip yüksek bir mertebeye geleceğini müjdelemişti.” S.10
“O devirde Kasımpaşa’nın yer altı elitleri… edep erkân bilir, etiket sahibi, kibar ve görgülü şahıslardı.” S.15
“ Yunanlı hendeseciler de altın oranı yanlış hesaplamış olmalıydılar, öyle ki, oranın hakikî kıymetini bulmaları için Efendimizin mübarek suratına bakmaları yeterliydi. “ s.19
“… Uhud’dan Ridaniye’ye kadar yapılan bütün dinî harpleri biliyordu… ruhuna pek uygun olarak, askerî tarihi bilmesine rağmen sanat tarihinden epey habersizdi. “ s.90
“ Efendimizin ağırlığı elbette ki brüttü.” S.176
“ Efendimiz de gelmiş, geçmiş ve gelecek insanoğullarının… çan eğrisinin en ortasındaydı. Ressamların erişmek istediği güzellik, feylesofların aradığı hakikat, her teoremin tek ispatı, her nazariyenin yegâne deliliydi.” S.181
Okumanız için başka söze ne hacet?  
-------------------------------------

İletişim Yayınları, I. Baskı 2014
Osmanlı'nın Düzeni - Türklerin Tarihi 6. Kitap -  Doğan Avcıoğlu, Yayına Hazırlayan Doğan Yurdakul, 846-15/ LII
-------------------------------------------------------------
Kütüphanemde yer alan Türklerin Tarihi Dizisinin Doğan Avcıoğlu’nun ölümünden sonra bıraktığı araştırma notlarının kayınbiraderi Doğan Yurdakul tarafından derlemesiyle ortaya çıkmış, Latince deyiş ile “ post mortem” bu kitap için kurguladığı “ Prekapitalist bir üretim tarzına sahip, kendi iç dinamiği ile kapitalizme geçebilecekken,  yozlaşan idari sistemi nedeniyle bitkin düşen Osmanlı’ya karşı denizlerdeki üstünlüğü sayesinde zenginleşen Batı(*) ile yaptığı 1838 ticaret anlaşmasının bir idam fermanı olduğu… s. 12 … çöküşün II. Selim ile başladığı… s. 14” teorik çerçeveyi ne yazık ki bu kitapta bulamıyor, sadece notlarından yorumlayabiliyorsunuz.
Notlar, kitapta dört bölümde derlenmiş.
·   Yönetenlerin, ailelerine bırakacakları mirası, ekonomik temellerini güvenceye almak için benimsedikleri, bağışlanmış miri araziye ait özel mülkiyete girmeyen topraklarının mülkiyetini yöneten vakıfların, taht kavgalarının ve şehzade kıyımlarının ana nedeni olduğu,
·         öte yandan tımarlı sipahilerin devletin dağılmayan çatısını teşkil ettiği, ellerindeki tımar beratlarını meşru kılan devletin, çökmemesi için varlarını yoklarını ortaya koydukları
I.       Bölüm, Osmanlı’nın Toprak Mülkiyeti Düzeni, bu bölümünün en önemli tezleri…

·         Osmanlı’nın bir kavim olarak değil, bir ordu, hanedan ve hâkim sınıf olarak ortaya çıktığı, başlangıçtaki büyümenin tamamen Avrupa’da Balkanlarda gerçekleştiği, Doğu Roma İmparatorluğu’nun Balkanlar’da çözülmesi sonucunda özellikle Balkanlar’daki sosyo-ekonomik dengesizliğinden yararlandığı ise,
II.              Bölümde, Kuruluş Dönemi Üretim İlişkileri ve Fetihlerle işleniyor.

III.             Bölüm. Osmanlı’nın cihanşümul imparatorluğa ulaşmasındaki yapı taşlarının dile getirildiği bu bölümde;
·         Osmanlı istilasına karşı Ortodoks köylülerin desteğini alamayan senyörlerin yanlış bir taktikle Katolik Latin ve Macarların desteğini araması,
·         Başta Yahudiler olmak üzere Osmanlı İmpartorluğu’nun azınlıklar tarafından bir yeryüzü cenneti olarak kabulü,
·         Rumeli fetihleri sonucu arazilerin devlet mülkü yapılmasının sonucunda çiftçinin topraklardan faydalanma hakkının doğması,
·         Reayanın askere alınmaması,
·         Fatih’in kişiliğinde Türk, İran, İslam ve Roma geleneklerinin birleşmesi,
·         Soyluluğa karşı sipahi ile ittifak ve mülk sahiplerine karşı savaş… buna karşılık II. Beyazıt’ın mülk sahipleri ile ittifakı,
·         Yavuz ile Şiileri din düşmanı sayan savaşlar,
·         Kanuni devrinde Rüstem Paşa’nın yarattığı idari ve iktisadi sorunlar
Bu bölümün öne çıkan unsurları.

IV.            Post Süleyman Çağı: Çöküş
·         Devlet icraatına şer-i hukukun hakim olmasıyla başlıyor.
·         Rüşvetle dağıtılan tımar sistemi ile yozlaşıyor. Öyle ki, sistemi düzeltmek isteyenler, size tanıdık gelecek şekilde Müslümanlara zulmeden bir yönetici olarak iftiraya uğruyor.
·         Ve Celalilik başlıyor. Ayaklanmalar her türlü tavize rağmen kesilmez.
·         Görevlilerden her bir artık yabancı devletler hesabına çalışmaya başlar.
·    1838’de yazarın Türkiye’nin idam fermanı dediği Ticaret Anlaşması imzalanır.
·         Tanzimat hareketi ile de kalan Osmanlı İmparatorluğu Batı’nın sömürgesi olur.
Yazarın, kitapta 246. sayfadan 251. sayfaya kadar Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal hakkındaki notları da oldukça ilginç… ilgisi olanların bu sayfaları özenle okuyup sorgulamasını öneririm.
-------------------------------------
Kırmızı Kedi Yayınevi, I. Basım, Kasım 2013



(*) Bkz. Hedefteki Donanma, Cem Gürdeniz s.53, 61, 79, 140, 384

Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme, Selçuk Altun,  541-LI
---------------------------------------------------------------------
Ailemizden bazılarının nüfus memurunun ben bilirim kararıyla soyadlarının Altun yazılmasına rağmen akrabalığımızın bulunmadığı Selçuk Altun’un bu romanı, bir günlükle geçmişe, töre ve cana kıyım kisvesiyle de öç ve adalete kadar uzanıyor.

“ 2002’de L.’de 12 yaşındaki E.T.’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla 32 kişi hakkında dava açıldı… Sonuçta beraat ve 1 yıl 8 ay ceza alanlar… bir karikatürde ‘senin tecavüzcülerin bir melekti yavrum’ denmesine bile yol açtı.” S.41

“ Adı Fazıla’ydı… Onbeşindeydi, üç ay sonra hamile kaldığı anlaşılınca, aile meclisi onu ölüme mahkûm etti…” s.61

Romanın ana mekânı Vefa ile yazarın İstanbul içinde tarihi mekânlara yaptığı sayısız vurgu onun nasıl da bir İstanbul sevdalısı olduğunu kanıtlarken kendine özgü anlatımıyla kendinizi mekânların içinde buluyorsunuz.
“ Vefa mistik bir oyuncak kenti andırır.” S.25

“ Ne zaman Haydarpaşa Garı’nı görsem hüzünlü bir roman okuyasım gelir… İstanbul’daki vapur yolcularının metro yolcularına göre daha bilge ve yorgun olduklarını not ettim.” S.79

Yazarın bir diğer özelliği de sıra dışı insan tarifleri… zaten kısa olan bu romanın tadını kaçırmamak için sadece üç tanesini veriyorum;
“ Redhouse Sözlüğü’nü ezbere bilir, gittiği kumarhanelerde 21 oynayarak yol masrafından fazlasını çıkarırdı.” S.18

“ Demek ki bir insanın, onu ölümden kurtaran kişinin kadınına göz dikmesini engelleyememesine aşk denirmiş.” S.24

“86 yaşındayım… ne spor ne diyet yaptım ve kadın, kumar, içki ve tütünden geri kalmadım… yaşama sevincimin formülünü soranlara ‘kutsal kitaplar’ deyince… gülüyorlar” s.95

Bana göre bu roman oya gibi işlenmiş bir polisiye hem de bilinip de bilinmeyen katiliyle…

Kardeşim Cahit Oklap’ın bu kitap için yazdıklarının son cümlesi de çok hoşuma gitti. Kendisi aynen şöyle diyor;

“Yer yer polisiye roman tadındaki bu kitabın okunması bitirildiğinde, kitabı torununa ithaf eden Selçuk Altun’un romanının gizli kahramanının “dede” olabileceği izlenimi edinilebilir ama bunun hemen her romanında Selçuk Altun’un metne yedirdiği renkli otobiyografik hınzırlıklar olduğunu düşünüyorum.”

Romandaki tek yazı veya baskı hatası 13. sayfada o da:

“ Günlüğümle barışmam için doçentliğe terfih etmem gerekirmiş.”

terfih a. Ar. (.-) esk.
Gönendirme.
~ etmek
iyileştirmek, gönendirmek.

terfi, -i a. Ar. (.-)
1. (Aşaması) Yükselme.
2. Yükseltme.
~ etmek
bir görevde derecesi yükselmek.

---------------------------------------------

Sel Yayıncılık, 1. Baskı – Mart 2014