3 Mayıs 2020 Pazar



Mahalledeki AKP, Sevinç Doğan, 1122-97/CXC,

Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasal Yabancılaşma

Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde doktora yapan, Sevinç Doğan, Yıldız Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde, AKP’nin yerel örgütlenme dinamikleri üzerine Kağıthane, Sanayi Mahallesi üzerine yaptığı yüksek lisans tezi, 2016 yılında ‘Mahalledeki AKP’ ismiyle kitaplaştı. Kitap, Kasım 2017 yılında 72. Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülü’ne layık görüldü. Kitabı eleştirmek ve didiklemek ne haddimize deyip gelelim özetine;  

Araştırmanın Amacı

Bilindiği gibi, insanların sosyal bir varlık olarak hayatlarını toplum içinde devam ettirmeleri belli amaçlar ve ihtiyaçlar içinde olup bunların gerçekleştirilmesi insanların ana gayesidir. Bu ihtiyaçların giderilmesi sürecinde siyaset; yönetim sanatı da sahnede yerini almış ve binlerce yıl yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ile yönetsel gücün elde tutulması davranışlarına yön vermiştir.

Bu kitabın amacı da tezini kavrayan hedef kitleyi bünyesinde barındıran… adını 1481’den 1512’ye kadar çalışan kağıt değirmeninden alan… 93 harbi, yani 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında buraya yerleştirilen ilk yerleşimcileri Balkan ve Kafkas göçmenlerinin geçmişinden bugüne İstanbul’daki Kâğıthane, Sanayi Mahallesi üzerinden… Yörede yaşayanlar üzerinde serbest piyasa sisteminin tahribatına rağmen AKP’nin soluklu iktidarının nedenlerini aramak… ve AKP’nin örgütlenme ve işleyiş biçimi ile siyaset yapma koşullarını öğrenmektir.

Hedef Kitlesi

Yukarıda da andığımız gibi serbest piyasa sisteminin tahribatına rağmen, solun egemenliğindeki eski işçi mahallesinin… toplumsal tabanını oluşturan, geçmişte yasallığı sorgulanır arsa alım satımlarına karışmış yerel güç odaklarına mensup, geniş kitlelerle iletişim ve bağını kuran, yeni aktörlerin, parti neferlerinin gözetim ve görevinde, muhafazakar-mezhepçi bir renkle, kentsel rant, getirim değeri öne çıkan bir mahalleye evrilmesinin hikayesi de diyebiliriz. Dolayısıyla, hedef kitleyi, partinin çıkarlarıyla tabanın çıkarlarının bütünleştiği, devlet kümesiyle toplumsal kümenin kesiştiği ortak bir küme olarak da görebiliriz.  

Kümeyi ayrıştırıp, alt kümelere böldüğümüzde parti yöneticilerinin küçük ve orta ölçekli işletme sahipleri ile profesyonellerden, parti tabanın ise kendi hesabına çalışanlar olduğu, ücretliler ile yoksulların alt kümelerde bile yer almadığı, partinin orta ve üst sınıfları temsil ettiği görülebilir. Partinin işçiler ve yoksullarla organik ilişkisi yoktur. İlişkileri siyasal gündeme göre göstermelik koruma ve kollama eylemleri ile bu öbeğin manevi ve maddi değerlerinin sömürülmesinden, işgücünün kullanılmasından ve seçimlerde oyunun devşirilmesinden ibarettir.

Bölgenin Siyasal Yakın Geçmişi

Yerleşme ve tutundurma dönemindeki siyasal süreç içinde, bölgenin eski dinamikleri solun elinde olduğu için yerel yetkilerini hem sol eğilimli bürokrat hem de guruplarla paylaşan… ana temeli vakıf ve derneklerle sıkı sıkıya ilişkili… küçük ve orta ölçekli girişimleri temsil eden… aslında iki adaylı genel merkez kongresinden çok daha önce ilçe ve mahalle teşkilatlarına varana kadar çoktan bölünen, Milli Görüş Hareketine bağlı, sarmalında ortaya çıkan parti, bölgenin güçlü sol eğilimine de bakarak,  ücretliler ve muhalif kesimleri dikkate alan sosyalist programları, “yeşil komünistler” yaftasını da göze alıp uyarlayarak, Halk Meclisleri ve Toplantıları ile hayata geçirdi.

Daha da önemlisi yereldeki muhalif Milli Görüş fraksiyonları, bölüntüleri pusuya yatmış yeni partinin kuruluşunu beklemekteydi. Yerel ve ulusal düzeydeki bu dinamiklerin çatışmaları, bir parti platformunda buluşan genel dinamiklerin çatışmalarından uzak değildi. Sistemin içinde ama sisteme karşı sanal görünümlü parti, aslında İslamcı muhaliflerin sistemle bütünleşmesi projesi, iktidarın/statükonun dönüşümü olup;
·         2001 ekonomik krizi,
·         1990’dan beri süregelen koalisyon hükümetindeki çatışmalar,
·         28 Şubat sürecinde Milli Görüş Hareketi içindeki ayrımların su yüzüne çıkması,
·         İslamcı sermayenin sisteme uyum sağlamak istemesi,
·         80-90 arası kesintiye uğrayan neo-liberal sistemin iç ve dış temsilcilerinin talepleri doğrultusunda,
·         ABD’nin Ortadoğu politikalarına koşulsuz destek verecek yeni bir partinin desteklenmesi  
gibi dinamiklerin harekete geçirdiği bir ortak platformdur.  

Partili Profili

Söylemlerinde bürokrat, askeri ve Kemalist kesimlere ve bunlarla geçişkenli… sola muhalif… “Biz” mefhumu ile konuşan, müsebbibi sürekli değişen mağduriyet altındaki ezilen geniş bir taban ve iç ve dış mihraklar… hain medya guruplarına karşı mücadele eden bir parti ve paralelinde darbelerin hedefi olmuş sol güçler ile müttefik olan partinin omurgası: MHP’nin kavgacı, SP’nin ekonomi ve toplum dışı siyasetine karşı kravatlı uyumlu siyaseti temsil eden profesyonel kümelerin bir araya geldiği bu bütün, Türklüğe ve dini referanslara vurgu yapan, badem bıyıklı her bireye… her partili bireyin de partinin her düzeyinde referans olduğu, bir partinin omurgası olarak kayıtlara geçti.

Parti yerel teşkilatlarına, yerelde iktidarı temsil olanağı sunar, bununla beraber bunun da etnik ve mezhepsel sınırları vardır. Partiye katılımda koşulları belirleyen sınırlar vardır ve iktidar ve güç alanı ancak şanslı azınlığa açık tutulur. Kürtler ve Aleviler içinse sınırlar tanımlanmamış, ancak genel kabul görmüş, yerleşmiş sınırlardır. Kürtlerin partiye ilgi duymamalarını onların isteksizliği, eşlerinin izin vermemesi veya örgütün baskısı olarak dillendirilmekle beraber parti ümmeti içinde Kürtlerin yükselme şansı yok denecek gibidir. Alevilerin konumunu anlatan en güzel söylem bizzat parti genel başkanına aittir ve bir itiraf gibidir. “ Benim Aleviler ile haşır haşır neşir olmamadan dolayı bana ‘Alevi’dir’ dediler. Özetle partiye katılım açısından Müslüman, Şafii ya da Hanefi olmazsa olmaz koşullardır.

Kadınlar partide, eşlerinin izni dâhilinde, rolleri yeniden şekillenmekle beraber aileyi kutsal gören yaklaşımı devam ettiren, aile, ahlak, gelenek gibi muhafazakâr değerlerden taviz vermeyecek bir yaklaşım içinde yer ve görev almaktadır. Aile ve kadınlık rollerinin önceliğe aldığı ve bir yerden sonra siyaset hakkında son sözü erkeklerin (kendi dillerinde liderin) belirlediğiyle ilgili kadınların konumları, zımni bir kabuldür. Siyasetin, her ne demekse  ‘temiz yüzü’ olarak kabul edilen kadınlar,  siyaseti belirle(ye)miyor olsa da iktidarın kaybettiği meşruluk alanlarını yine yeniden açmak ve yeniden üretimini sağlamakla görevlidir. Mitinglere canlılık katan, kitlesel bir veçheye büründüren de kadınlardır.  

Sokaktaki kesimler, ister parti tabanını oluştursun ister farklı siyasi kulvarlarda yer alsın, parti iktidardan düştüğünde kazanımlarını kaybedecek kesimlerdir ve motivasyonlarında bu korku daima vardır… Parti iktidardan düşerse hayat biçimleri değişecek, bugüne kadarki birikimleri, kazanımları gidecek… Dolayısıyla sahiplendikleri kendi hayatlarıdır.

Parti, toplumsal alanda huzursuzluk yaratma… vicdani izler bırakmış olayları siyasi propaganda malzemesi olarak kullanma konusunda son derecede becerikli olup bu da profil üzerinde etkili olmaktadır.

Parti İçi Siyaset

Partilinin siyasete dâhil edilme süreci, partinin stratejik kaygıları arasında değildir. Önemli olan seçimlerin kazanılmasındaki katkısıdır. Partililer ve sempatizanlar, yakınlık duyanlar, ezilen sınıfında dilsizleştirilmiş, siyasal elit eliyle  uygun devlet politikası egemen kılınmıştır. Özetle, parti siyaseti, sadece seçkin guruplara açık, yereldeki partililer ise sadece seçmendir.

Parti sınıflar arasındaki eşitsizliği, eşitsizlikler üzerinden değil, sınıf atlama hülyası üzerinden yapmaktadır. Yerel parti elitleri eski köylü ve gecekondulu kesimlerden gelir, “Bir gün siz de yükselebilirsiniz” umudu verilir ve bu sürekli canlı tutulur. Bu açıdan neoliberalizmin diskurları partiyle bire bir örtüşür.  

Partide başkanın tasfiyesi ekibin de tasfiyesi demektir. Aşağıdan yukarıya bir dönüşüm yoktur. Başkan, yerelin değil partinin sözcüsüdür. Toplantılar, yerelin sorunları üzerinden değil merkezin gönderdiği metinler üzerinden, talimat, bildirim ve denetim sistemi içinde, icraatların, uygulamaların propagandası, bildirimi ile yapılır. Partili yerel sorunların, dile getirilmesinden ve çözümü sürecinden koparılmış, yabancılaştırılmış, “onu da biz yaparız, haddinizi bilin” söyleminin altında sindirilmiştir. Partili, eninde sonunda mükâfatını göreceğini uman basit bir uygulayıcıdır. Parti faaliyetleri, bir dava motivasyonu ile değil, hep birlikte kazançlı çıkılacak bir oyunun kuralları ile yerine getirilir. Tıpkı  şirketlerdeki gibi… 

Örnek alınan yerel yöneticiler ile partililerin arasında sosyoekonomik olarak uçurumlar vardır. Ücretli ve çalışanların partide temsili söz konusu değildir. Yönetici partililer de aslında partinin memurlarıdır. Hiyerarşidekiler konumlarına:  a) ekonomik sermayeleri, b) vakit sahibi olmaları, c) kalabalık ve nüfuz açısından etkin bir demografik guruba, hemşeri gurubu içinden olmaları, yani sosyal sermayeleri, d) dürüst, aile yaşantısı düzgün, yani simgesel sermayeleri, e) eğitim düzeyi ve siyasal temsil yetkinliği ile mevcut statüleri, kültürel sermayeleri,  f) politik alanda biriktirdikleri yetkinlikleri ve politik sermayeleri nedenleriyle seçilmişlerdir.

Ancak bunlara rağmen partinin geleceği, lider dedikleri genel başkanın geleceği ile özdeştir. Partililerin çalışmalarının, emeklerinin faaliyetlerinin ürünü lider dedikleri genel başkan ve parti ise onların üstündedir, bir fetiştir. Parti yerellere kadar inmiş karşılıklı bir iç mücadelenin arenasıdır. Ama bu mücadele, partinin meşruluğunu ve işlevini sorgulama dışı tutar, sözünü bile edemezsiniz.  

Kim bilmez ölmeyi?
Kim bozar yeminini?
Çek kılıcını!
Sen istediğinde
Dalgalanacak sancaklar
Hepimiz olacağız emrinde…
Güçlü gençlik
Tutkuyla çarpışacak,
seninle… [1]

Siyasetinin Finansmanı

Kentsel rant dağıtımı, üzerinden belediyeler, parti siyasetinin finansmanın en önemli kaynağıdır. Partinin iktidara gelmesine zemin hazırlayan koşulları da onlar yaratmıştır. Daha ANAP döneminden personel giderlerini azaltma, hizmetleri özelleştirme gibi eğreti kamusallaştırmalarla neoliberal ögelerin öne çıktığı… yerel sermayeye kaynak yaratan, egemen neoliberal belediyecilik anlayışı… “kendin pişir, kendin ye” düsturu altında görevinin işini, işinin görevini yapan, yani görevi ile işi iç içe girmiş,  ticaret ve inşaat sektör temsilcilerinden oluşan, ilçe belediye meclis üyeleri ile parti yönetim kurulu üyeleri, bu kaynağın ana ögeleridir.

Parti dilinde kentsel dönüşüm demek, ada bazında tapulu tapusuz mekanı madden destekleyip yasal yetersizliğini gidermek, maskeli bir rant elde etmek ve rantı elde ederken, (yoksulun koruyuculuğu adına) örneğin, Suriyelileri çalıştırıp en az ücret, en fazla verim politikasını esas tutmaktır.  Parti muhafazakâr sağın inşaat deneyimlerini, geçmişin statik ve tahakkümcü yönetim ve planlama geleneğini devralmıştır. Partili müteahhitler, yükleniciler birer toplum mühendisine dönüşmüş, sınıfsal konumlarında yükselme olmasa da göstermelik tüketim eğilimleri ile mensubu bulundukları sınıfsal konumdan simgesel olarak ayrılmışlardır.

Gücün Temsili  

Yerelde örgütler kendilerini örgüt kadar belediye ve hükümetin de temsilcisi olarak görmektedirler. Sınıfsal kökenlerinden uzak, egemen sınıfın kavram ve argümanlarıyla konuşarak, gündemin yorumlanması adına ortaya çıkan bu sınıfsal yabancılaşma, parti siyasetinin başarısı gibi gösterilmektedir. Parti İslami kimliğin baskın olduğu belirli sermaye guruplarından ziyade toplumsal tabanı geniş bir burjuva blokunu kalkındırmaktadır. Bu blokta holdingleşen büyük sermaye ile birlikte küçüklerin de palazlanırken, eskinin dindar gecekondulu kent yoksulları şimdi kaçak yerleşimci ve işgalci konumuna dönüşmüşler ve dışlanmışlardır. Karşılarında bloklaşan burjuvaya göre hazine arazisini işgal yoluyla yaptıkları gecekondu gibi haksız avantajların bedelini şu veya bu şekilde ödemeliydiler. Bu yolda yoksullara ve ezilenlere partide söz de yer de yoktur. Onlar muhafazakâr parti dilinde, İslami kurallara uygun olarak partiye oy vermekle yükümlü, seçim sürecinde okşanması gereken bireylerden ibarettir. Zaten eşitsizlik de Allah’ın emri değil midir? [2]
 
Türkiye’de son zamanlarda ender olarak, üniversite adına layık bir kurumda intihalden ve jüri sadakatinden uzak, kişisel emekle ile yazılmış, bu tezin sahibi Sevinç Doğan’ı kutlarken, konuya karşıt görüşleri dinlemeyi ve öğrenmeyi sabırsızlıkla bekler… kitabı bana armağan eden Orbay Hazar kardeşime teşekkür ederim. Kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…
03.05.2019 mehmetealtin,
-----------------------------------------------------------
İletişim Yayınları, 4. Baskı, 2017



[1] Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi, S.182, Umberto Eco, Doğan Kitap, 1. Baskı, Ekim 2005

[2] İslamiyetin Ekonomi Politiği, s.89, Erdoğan Aydın, Literatür Yayınları, 11. Basım, Mart 2017

16 Nisan 2020 Perşembe


İspanya, Yaşasın Ölüm, Nikos Kazancakis,

1212-43 /CLXXXIV

Çeviri: Ahmet Angın

“İberler, Keltler, Fenikeliler, Yunanlar, Kartacalılar, Romalılar, Vandallar, Vizigotlar, Araplar, İbraniler.
Kanın içinde birleştiler.
Ateşli çiçeklerini açtılar ki, onlar, savaşçılar, bilgeler, ozanlar, krallar.” S.18

Kurtuba’daki cami, görkemli Burgos katedrali, saçları yaseminli kadınlar, Valencia’daki portakal bahçeleri, El Greco’nun ince alevleri ve Goya’nın acımasız manzaraları, Madrid’teki dolunay, Alicante’nin hurma ağaçları altındaki sıcak yağmurlar… Boynuzların arasında saplanmış kılıçla, tanrı ile birleşmek için öldüren insan… parlak gövdeli boğa… Viva la Muerte! Yaşasın Ölüm. İşte İspanya! S.145
-0-
Nikos Kazancakis, 1492'de Müslümanların son kalesi Granada Krallığını yıkan… aynı yıl Kristof Kolomb’un Amerika'yı keşfetmesini izleyen süreçte tarihin en büyük soykırımı ile anılan toprakları fethederek en büyük sömürge imparatorluklarından birisini kuran… 1588 yılında armadasının İngiliz donanmasına yenilmesini izleyen taht ve din kavgaları sonunda çökmeye başlayan… 1640'ta Portekiz'i, 1714'te ise Avrupa'daki bazı toprakları ve Cebelitarık'ı, 1898’de donanmasının Küba’da yok olmasıyla Amerika'daki bütün sömürgelerini kaybeden İspanya’yı… İber yarımadasında yaptığı bin dört yüz kilometrelik yolculukta yukarıdaki gibi özetliyor.
Hristiyanlaştırarak dünyayı kurtarmak ve bu yolla cebini doldurmak peşindeki İspanya… 1588’den itibaren başlayan çöküşün getirdiği sarsıntı ile tıpkı Don Quijote gibi büyük bir idealin peşinde fakir, yorgun ve hayalle dolu İspanya’ya dönüşürken… siyasal görüşleri iniş çıkışlarla dolu yazarın, İspanyol İç Savaşı arifesinde ve sırasında yaşadıklarından ve gördüklerinden derlediği bu anı kitabı İspanya ve İspanyol halkına bir güzelleme gibi adeta…
Kazancakis, İspanyollar birbiriyle mücadele eden onlarca ruhun karışımıdır. Hayatı tutkuyla severken bir anda bir yere sığmaz ölüme özlem duyarlar.  İç savaş da böyle açıklanabilir. Ekonomik nedenler önemlidir ama bunlar İspanyollar için bahanedir. Bunlar içindeki şiddetin kilidini açan anahtarlardır. İhtiras hükmeder ona. Ve ihtirasının acı bir kökü vardır. Umutsuzluk! derken...
İspanya’yı ve İspanyol halkını, yalnız ve hayatının bir rüya… İspanyol ruhunun dengesiz, çetin, kargaşa ve patlamalardan ibaret olduğunu… mantık ve yasaları bir kenara ittiğini, ihtirasını hayat ve sanatın biricik ölümsüz kaynağı haline sokarak, Yeni Dünya’da yaptıklarını da yalnız İsa’nın dini, egemen olsun diye değil, aynı zamanda bu ruhun doğası gereğidir, diyerek savunuyor, kalemini “acımasız” bir doğallıkla kullanıyor.
Yazar güzellemesinde o kadar ileri gitmektedir ki; “İspanyol kadınlarının yüreğini açacak olursanız ne erotik ne de sahneler ne de aşk oyunları bulursunuz. Hepsinin yüreğinde bir beşik ve beşiğinde de bebek bulursunuz. İspanyol kadınından ne metres, ne dost, ne köle, ne de oyuncak zevce olmaz.  O sadece bir anadır. Evliliği aşka, aşkı da oyuna dönüştürememiş, sağlam ilkel bir ırka mensuptur.”s.78 Böyle bir yazıya yakışmaz ama hoşgörünüze sığınarak “Vay anasına sayın seyirciler!” demek geldi içimden…
-0-
Öte yandan 20. Yüzyılın, önemli şair ve filozoflarından bir olduğu şüphe götürmeyen Nikos Kazancakis’ın entelektüel donanımının verdiği güçle,   aşağıdaki satırlarını not ederken, eğer İspanya’ya seyahat edecekseniz her şeye rağmen bu kitabı yanınızdan eksik etmeyin derim.
“Kastilya ve Extarmadura’nın çölleşmiş platoları. Endülüs ve Valencia’nın narenciye dolu ovaları. Uzun ve kuru erkekler. Yasemin kokulu saçlarında kule gibi yükselen saç taraklarının üstünde dalgalanan şallarıyla kadınlar. Yükselen uğultu. Kurtuba ve Sevilla’nın kahve kokulu gölgelerinden yükselen Arap müziği. Camiler ve kiliseler. Murillo’nun kara gözlü çocukları, Valâlasquez’in cüceleri, Goya’nın serserileri, El Greco’nun meşale gibi yanan vücutları…
Bir yanda, kölelerin arasında doğan ve yeraltı mezarlarında tarla fareleri gibi gizlenen köleler güçlendikçe, güçlenen katedrallerde taht kuran Tanrı… bir yanda, Tanrı’nın gücünü değil insanın gücünü, inancını, kibrini gösteren katedraller…
öte yanda, aynı coğrafyada yaşayan ‘Armağan ümidine ve ceza korkusuna dayanan ahlak insana da Tanrı’ya da layık değildir. Ahlaksızlıktır!’ diyen İbn Rüşd…
 Arap mistiklerinin esintileri altında Allah’ın mekânını ışık, hava ve renkle doldurup, maddenin ağır yerinden oynatılamayan içini boşaltarak, geriye yalnız zihinsel derinliği bırakan Arap mimar ve müzisyenler…
Güneş batar sular şarap gibi kızarır, gemiler mavi ve pembe gölgelerle yelken açarken… geometri ile metafizik arasındaki derin ilişki, temellerde başlayan hazzı yuvarlak kubbelere doğru tamamlarken, Tanrı’ya yaklaşmakta olduğumu  anladım. İspanya’da tanrısal güç, sadece İsa olmadığı gibi Allah’tı da… ya da hiç biriydi, kendi içimdeki tanrıydı.”  diyen, Kazancakis’in kitabı eşliğinde…
Madrid’in arka sokaklarında kafesli pencereleri, sırtı meyve yüklü küçük sevimli eşekleri, iri çıbanlı kocakarıları, güleç kara gözlü kızları görmeyi… bağdaş kurmuş bir körün kavalının vahşi ve derinden gelen havasında uzun saçaklı bir Endülüs şalı örtünmeyi ya da bir sambrero giymeyi unutmayınız.   
1968 yılında Habora Kitapevi tarafından ilk baskısının çevirisini yapan kitabın yazarı gibi Girit doğumlu Ahmet Angın’ı (1919-1977) kusursuz çevirisinde şükran ve saygıyla anarak… Kalın evinizde kitapla, dilerim size tasasız ve sağlıklı günler, umarım hemen yanı başınızda…
16.04.2020 mehmetealtin
------------------------------------------------
Can Yayınları, 1. Baskı, Temmuz 2019

2 Nisan 2020 Perşembe




At Çalmaya Gidiyoruz, Per Petterson, 611/CLXXXIII


Çeviri: Deniz Canefe

“Her şeyden elini eteğini çekmiş bir makine gibi sürekli çalışan mutsuz bir insan. Neden çalıştığını bilmez, hayatta amaçlarını kaybetmiştir.
Kendisine yabancılaşan insan çevresine karşıda yabancılaşması söz konusudur. Bu insanların çalıştığı yerler üzerlerine gelir, evleri onlar için kafa dinleyebilecekleri tatil yeridir.
Sosyal, dış hayatla bağlarını koparıp yalnızca evlerinde kafa dinlenmek isterler. İşte bunu insanlara yükleyen kapitalist düzenin acımasız çarkıdır.”

Zamanında, Türkiye’de yaşayan Hollandalı bir arkadaşıma, Hollanda’ya tatile gidip döndüğünde orada neler yaptığını sorduğumda; “Her şey düzenli. Beklenmedik bir olay yok. Heyecan ve gerilim yok. Dolayısıyla anlatacak bir şey de yok. Orada çok sıkıldım. Burayı çok özledim.”  diyerek yanıt vermişti.
Tıpkı, yukarıda anlattığım örnekteki gibi, kuzey ülkelerinin tek düze ve heyecansız yaşamının doğal sonucu olarak konu kıtlığı çeken ve çeşitli nedenlerle şehri bırakıp doğada yaşamaya karar veren insanların hikâyelerinin çok anlatıldığı, güncel Norveç edebiyatında[1]… Per Petterson'un bu romanı, nakış gibi işlenmiş betimlemeleri, sürükleyici ve sade dili ile Norveç Edebiyatında kalıcı bir iz bırakacak kadar güçlü. Diğer yandan bir Kuzey Avrupalıdan beklenmeyecek kadar Akdenizlilere dönük duygusal anlatım derinliği olan zengin bir roman. Petterson kalemini, bir büyücünün asası gibi kullanıp, biz, gölgelerin ışığa, ışığın gölgelere karışan ormanına, ormanın kalemi ile büyülenen sessizliğine doğru çekiyor.
Per Petterson’un ilk kez 2008 yılında yayımlanan, 2019’da filmi de çekilen, “ut og Stjæle Hester” [2]At Çalmaya Gidiyoruz adlı romanın kurgusu, kahramanı ‘Trond’un karısını kaybettikten üç yıl sonra 1999 yılında, 67 yaşında şehri terk edip Norveç’in doğusunda göl kenarında bir ormanda küçük bir eve taşınıp yaşaması ile başlıyor. Ancak geçmişten kopabilmek için inzivaya çekilen Trond’un seçtiği coğrafya bile kasıtlı seçilmişçesine ona çocukluğunu hatırlatırken, ormanın derinliklerinden gelen yakın uzak komşusu dağarcığındaki ortak anılarıyla kapısına dikilmiştir bile… Böylece kurgu şimdiki zaman kipi ile geçmiş zaman kipi arasında ilmek, ilmek örülmeye başlıyor. Trond aynasının bir önüne bir arkasına gidiyor, aynanın arkasındaki sırın sırlarını deşip duruyor.
Trond’un İkinci Dünya Savaşı sonrasında yazı geçirmek üzere babası ile gittiği Norveç – İsveç sınırındaki köyde, romanda adı anılmayan babasının geçmişinde Alman işgaline direnenlerin posta adını verdikleri yeraltı yolunun son noktasında… Birbirini bilen, bildiklerini bilmeyen direnişçilerin şimdiki zamanı ve geçmişleri üzerinden babanın hayatı didiklenirken baba-oğul ilişkisi derinleşiyor, bir kişi üzerinden de çelişiyor.
“Jon’un annesi açık çayırda, evinde olduğundan çok farklıydı… babamın da aynı şeyi fark etmiş olduğu belliydi… ikimiz de başlarımızı çevirip bakıştık ve onda, ikimizin de karşısındakinin gördüğü şeyin ne olduğunu anlamıştık. Yüzüm kızarmış, utanmıştım.” s.77-78
Romanın kırılma noktası: Trond’un köyde edindiği arkadaşı, Jon ile at çalmaya gittiklerinde, bir ağaç tepesinde yaşadığı olayda; Trond’un Jon’a “Bu kadar minik bir şeyin, çalıkuşu yumurtasının, canlanacağını, uçup gideceğini düşünmek tuhaf bir şey…” s.33 demesiyle… Jon’un gergin ve bembeyaz bir yüzle yumurtayı yere atmasında ve giderken Trond’un asla unutamayacağı kısılmış gözlerinin ve kulaklara fısıldanan, “Geliyor musun? At çalmaya gidiyoruz.” sözlerinin arkasında gizlidir.
Jon'un ezdiği kuş yuvasının ardında Trond'un babasıyla, Jon'un annesinin arasındaki coğrafi ve/veya cismani ve/veya vatani bir ilişki mi yatmaktadır? Trond’un canı ne zaman acıyacak, acısını belli edip etmemeye ne zaman karar verecektir?
Yeni komşusunun anlatıları, Trond’u, arkasında bırakmak istediği bir geçmişe bağlarken 1948 yılı yazının sonunda, istasyonda babası ile vedalaştıktan sonra onu bir daha hiç görememesinin yarattığı ve üzerinden atamadığı sarsıntı yanında, babasının kaybolma nedenleri de ortaya çıkmaya başlar.  Toz toza, kül küle karışır. Trond’un ergenlik başlangıcından o günlere kadar yaşadığı yılları babasıyla kim ve kimler paylaşmıştır? Trond, anlatılanlar üzerinden her hareketin nasıl kendinden sonra gelenden renkler aldığını, ondan ayrılamaz olduğunu görür ve anılarını çıkınında teker, teker tekrar toplarken, atları eyerler… Babası ile tekrar yola çıkarken,  hatırlar…
“Bir gün, babası ile ısırgan otlarını biçerlerken birden bire duraksar. Babası niçin durakladığını sorunca Trond ısırgan otlarının ellerini acıttığını söyler. Bunun üzerine babası ‘Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin,’ deyip ısırganları biçmeye devam eder.” S.31
Romanda son derecede güçlü kadınlar olduğunu anladığımız annelerin bu anlatıda pek bir yeri yoktur. Çünkü anlatı, onların anlatısı değildir. Trond’un annesini bir tek 1948 yılı yaz dönüşü İsveç’te Karlstad’da yeni takım elbiseleri içinde annesinin kolunda yürüyüp bir yandan da avuçlarına batırdığı tırnaklarının acısını umursamazken fark ederken o da artık babasız bir yaşam süreceğini iyice idrak etmiştir. Romanın bu çarpıcı final cümlesi, dersi bir kere daha tekrar etmektedir.Canımızın ne zaman acıyacağına kendimiz karar veririz.” Der ve kitabın başına tekrar döneriz.
Kitabın ince dilinden anlaşılıyor ki, Çevirmen Deniz Canefe’nin yaptığı katkı kusursuz. Kitabı başına bir daha döner miyim? Evet, bir daha dönerim. Ama bir şartla. Birbirine kayan zamanların içindeki olayları şimdiki zaman ile geçmiş zaman biçiminde iki sütuna iliştirip izlemek şartıyla.
Kalın evinizde kitapla, dilerim size tasasız ve sağlıklı günler, umarım hemen yanı başınızda…
02.04.2020 mehmetealtin,


---------------------------------------------------------------------------------------
Turkuaz Yayıncılık, 3. Baskı, Ocak 2020


[1] Bkz. Erlend Loe’nin Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Doppler, Kadının Fendi okumaları, Arto Paasılınna’nın Tavşan Yılı
[2] Bkz. Alttaki Filim Afişi

26 Mart 2020 Perşembe





Kasiyer, Sayaka Murata 653  / CXCVII,


“ İlkel toplumda birkaç kandaş öbeğin oluşturduğu tribülerde[1]  işbölümü kendiliğindendir.
Erkek dışarıdaki işleri, kadın evdeki işleri yapar.
İkisinin de kullandığı araçlar kendilerine ait mülklerdir.

Giderek gelişen hayvancılık temelinde, çoban tribüler, kendilerini Barbarlardan ayırdılar.
Buna “birinci büyük toplumsal işbirliği” diyoruz.
Üretim artışı yeni iş güçlerini gerektirince, toplumlar, alt öbekler ve elemanları, sömüren ve sömürenler halinde bölündü.
Aile köklü değişikliğe uğradı kazanç ve mülk erkeğe geçti.
Kadının evdeki üstünlüğünü sağlayan olgu şimdi erkeğe üstünlük sağlamaya başladı.”

Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s.221-224 Sol Yayınları, 2. Baskı 1971

-o-
Japon yazar, Sayaka Murata'nın “Japonca Konbini Ningen” Kasiyer, adlı kısa romanının Türkçe basımının kapağında, kapak tasarımcısı Gülay Tunç’un romanın içeriği ile bire bir örtüşen, yüzü olmayan bir kadın var… 

Kadim çağlardan beri sömürenlerle sömürülenler arasındaki çatışmanın temelinde, buyruk veren efendi, sömüren erkek ile buyruk alan köle, sömürülen kadın var. Romanla ne ilgisi var? Bakın şöyle bir ilgisi var. Anlatayım… Anlatacaklarım yukarıdaki alıntının satırlarda gizli…

Romanın kahramanı Keiko, anaokulundayken bile parkta ölen minik bir kuşun dahi yenebileceğini düşünen… kuşa mezar yapıp minik kuş sevinecek diye üzerine çiçek koyduklarında, çiçeklerin koparılarak öldürülmesinde akıl zorluğu gören, aykırı bir çocuktur.

Çevresinde tutumundan rahatsız olan herkesin “Düzeni bozma, sistemi aksatma!” tempolu uyarları altında… onlara göre aykırı dünya görüşü nedeniyle anne ve babasının üzülmelerini engellemek için insanlarla iletişimini azaltır. Ya başkalarını taklit eder ya da söylenenlere uyar. Bukalemun gibi yaşamaya başlar. Sonunda görür ki; onu da taklit edenler var. Birbirlerine o kadar benzerler ki neredeyse ayırt edilemezler. At izi, it izine karışmış, artık kendi benliğini yitirmiştir.

Yüzü başkalarına, başkalarının yüzü ona benzemişti… başka yüze ne gerek var?

Ama yine de kendine şunları sormaya devam eder…
·         Yaşantında sana doğal gelen bir şey başkalarına tuhaf geliyorsa da insanların yaşam alanına çamurlu ayaklarıyla girip o tuhaflığın nedenini çözme hakkını kendinde nasıl buluyor?

·         Annem, babam, kız kardeşim, okul arkadaşlarım, onların tanıdığım tanımadığım yakınları, çalışma şeklim, bekârlık başta olmak üzere cinsel yaşantımın rengi ve derinliği, evliliğe olan yatkınlığım, rahmimin sağlığı ve durumu konusunda neden sürekli beni sorguluyor?

Durmadan söyledikleri şu; “Düzeni bozma, sistemi aksatma!” Bu beni fazlasıyla rahatsız ediyor, sinir bozucu, küstahlıktan başka bir şey değil.

Ve bütün bu soruları işyerinde tanıştığı bir erkeğe soruyor, yanıtını onda,  Şiraha’da arıyor…

Dünyanın hâlâ barbarlığın yukarı aşamasında yaşadığını söyleyen Şiraha, ona tam gün çalışmamasının, evli olmamasının yaşadığı çevrede biçimlenen kadim düzeni bozduğunu, sistemi aksattığını, evin erkeği dahil sömürenlerin imajını yıprattığını söyleyip… herkesin içinde normal insan adlı ütopik bir canlının rolünü oynamasının tek geçerli yol olduğunu söyleyerek…

Aksi takdirde, tıpkı barbarlık çağının ileri aşamasında ve tribünün işine yaramayan herkese yapıldığı gibi… kulübene çamurlu ayaklarıyla girip her şeyine karışacaklar. Ya da tribünün yasasına uygun, örnek bir eş ve çalışan olarak düzene katılacak, sistemi aksatmayacaksın. Herkesin senden istediği,

Yüzün başkalarına, başkalarının yüzü de sana benzemeli… bunun dışında bir yüze ne gerek var?

herkesi sevindirecek yaşam tarzı bu… diyerek, sözlerini bitiriyor. Keiko’nun yanıtı ise romanda gizli.

Özetle, Kasiyer, kadim çağlardan beri insanla toplum, sömüren ile sömürülen, kadın ile erkek arasındaki “Düzeni bozma, sistemi aksatma, yoksa icabına bakarız! Cümlesinde şekillenen her dilden her dinden değişmeyen mücadelesinin hikâyesi... okursanız ki; okumanızı öneririm, bakalım Kasiyer Keiko,  kendi dilinden, bu mücadele ile size nasıl sesleniyor?

26.03.2020 mehmetealtin,
-----------------------------------------------------------
Turkuaz Yayıncılık, 3. Baskı, Ocak 2020
Çevirmen: H.Can Erkin



[1] Kandaş grupların “genslerin”, oluşturduğu organik topluluk.



12 Mart 2020 Perşembe




Uygarlıkların Batışı, Amin Maalouf, 1233 - 5 / CXCVI,


“ Nasıl ki gelecek olgunlaşır geçmişte,
Geçmiş de çürür geleceğin içinde… “
Anna Ahmetova

-o-
Bu kitabı alıp, okumam ve fikrimi söylemem istendiği aynı gün, kitabı alıp kapağına baktığımda kendime sorduğum ilk soru şu oldu. “ Amin Maalouf, bu kitaba, acaba neden bu adı verdi? ”

Bilindiği gibi kelimenin kökeninde uygarlık; yerleşik toplumlarda sömürücü ve seçkin bir sınıfın ortaya çıkmasıyla ilişkilendirilen, bu sınıfın elinde bulundurduğu güçle diğer insanların denetimini eline geçirdiğinde… sürecin sürdürülmesi adına kullandığı araç, gereç, dil, din, yasalar, bunları tanımlayan ve tamamlayan simgeler, güvenlik güçleri, ordu ve devlet kuruluşları ile yaşamın niteliksel ve niceliksel gücünü, eğitim ve kültür düzeyini gösteren bir dizinler bütünü, bu bütünü kavrayan bir olgudur.

Bu yazdıklarım kelimenin bilimsel ve şiirsel (!) tanımıdır. Aslında her uygarlığın aynasının arkasındaki sırın sırrında, kan vardır… gözyaşı vardır… barbarlık ve ölüm vardır. Uygarlığın simgeleri olarak anılan yapıtların harcı Asyalı kölelerin, Afrikalı kölelerin, Amerikalı yerlilerin, Avrupalı serflerin, kan ve gözyaşlarıyla yoğrulduğu gibi… birbirlerinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, zenginliğine göz diken uygarlıkların güçlerini kullanarak, diğer uygarlıklara saldırılarını da “akrep, akrebe yapmaz uygarlıkların birbirine yaptığını”… diyerek;  bu sefer de şunu soralım “ Amin Maalouf’un anlattığı ve batmalarından endişe duyduğu uygarlıklar acaba hangi uygarlıklardır? ”

Bize öğretilenlere göre; Uygarlıklar diyalektik süreçte ya başka bir uygarlığın çekim gücüne girerek ya da aşağıda kara bir delik tarafından yutulurlar. Kara delik, artan nüfusa uyum gösteremeyen ve devamlı düşen kişi başına ortalama üretim ve tüketim… düşen vergi gelirlerine karşılık artan devlet harcamaları... Bu durumun sonu kıtlık, giderek salgın hastalıklar, demografik ve toplumsal çöküştür. Kültürel seçkin sınıf asalak bir sınıfa dönüşmüş, üretim dışına itilmiş proletarya lümpenleşmiştir.

Yeşil alan talanı, toprak erozyonu gibi çevresel zararlar… deprem ve bunun gibi doğadan gelen yıkıcı değişimler… iklim değişikliği… kaynakların temininin rasyonel olmaktan çıkması… savaş…  demokratik ve laik değerlerden tamamen uzaklaşılması… iç ve dış şiddetin yükselmesi ve daha eklenebilecek sosyal olaylar batışa neden olan ikincil etmenler olarak süreci tetikleyebilir.

Buna karşılık, bilgimizin, dilimizin ve haddimizin ışığında yukarıda yazdıklarımız temel alındığında Amin Maalouf kitabında… “Neler yazmış? Neler demiş? Neler denemiş?” Bir bakalım dedik, okuduk ve verdiği mesajlar üzerinden şu kanıya vardık. 


Bir defa uygarlık deyince Amin Maalouf’un aklına sadece kapitalizmin hüküm sürdüğü coğrafyalar geliyor, sosyalist sistemi ise dışlıyor! Kişisel inanç ve görüşlerini denemesine ödünsüz katıksız yansıtınca da bir çözüme varamıyor, kuyuya attığı taşı ne kendisi, ne de başkası çıkaramıyor.

Aşağıda sıralanan tümcelerde kendi deyişi ile “komünist ütopyayı” okyanusa gömerken, kapitalizmdeki eşitsizliklerin bir sınırının olmamasının mahcubiyetinden bahsediyor… İhtiyacımız olan şeyin, proleter enternasyonalizminin yol açtığı canavarlıklara karşı davranışlarını göz ardı ederek, dünün o görkemli yaratıcılarından birisi olan, bir numaralı gücün, “herhalde ABD’den bahisle” olgun demokrasi örneği vermesini ve her nerede kuracaksa kursun, babacan bir otorite kurmasını diliyor.

Kitabının başında, geçmişe duyduğu özlemle, geçmişi, aslında geçmişini, çiçekler ve kuşlarla süsleyip yeniden hayata geçirmek istediğini düşünerek kendisini Polyanna’nın yerine koymuştum ama sayfaları çevirdikçe karşıma La Fontaine’nin kargasından öte kuzgunu çıkıyor.

Deneme yazan, tez yürüten bir yazardan beklenmeyecek derecede taraf olarak Marksist-Leninist rejimlerin canavarlıklarından şüphe duymayarak, Şili, Arjantin ve Brezilya’daki diktatörlüklerin Marksistlere karşı uygulamalarını üzücü ama kaçınılmaz ve haklı bir davanın peşinden gidilirken meydana gelmiş yan etkiler, ufak tefek kazalar olarak değerlendiriyor. Çin ve SSCB komünist partilerinden sonra en büyük üçüncü komünist parti, üç milyon üyeli Endonezya Komünist Partisinin 1965-66 yıllarında beş yüz bin üyesinin katledilerek eritilmesindeki ABD’nin rolüne değiniyor… ama bu türden ağır hareketlerin, tedbirlerin, toplumsal ve siyasal modernleşmeye engel olduğundan şikâyet ederek, sadece namussuzluğun da bir namusu vardır demeye getiriyor. Hiç değilse çaktırmadan yapın diyor.

Devrim kavramının içini boşaltarak kapitalizmin taktik adımlarını “Muhafazakâr Devrim” olarak ilan ediyor. Bunun miladı olarak da 1979 yılını gösteriyor.


11 Şubat 1979 İran İslam devrimi ile 04 Mayıs 1979’da Margaret Thatcer’in iktidara gelmesiyle muhafazakârları devrimci ilan ederken… ilericilik ve solculuk taraftarlarının geçmişteki kazanımlarını muhafaza etmekten başka çarelerinin olmadığını, sağın o güne kadar sosyal sorunlar hakkındaki siyasal ve entelektüel tartışmalarda duyduğu utanca son verebileceğini söylüyor.

Mao'nun tersine, önceliği ideoloji yerine ekonomiye veren, ülkeye daha fazla yabancı yatırımcı çekmek ve Çin ekonomisini geliştirmek için kapıları açan, 21 Aralık 1978’de Çin Komünist partisinin başına geçen Deng Xiaoping’in kendi muhafazakâr devrimini başlattığını söyleyip… Deng’i Jimmy CarterRichard Nixon, Roland Reagan, Kraliçe II. Elizabeth, Margaret Teacher gibi isimlerle beraber dinamik, rasyonel verimli ve rekabetçi bir ekonomi potasında birleştiriyor.

Bu güne kadar bir sorunla karşılaştığında hükümetin bunu çözmesi gerektiğini düşünen devletin yardımlarıyla çalışmadan konfor ve lüks içinde yaşayan hayali kişilere, bundan böyle başlarının çaresine bakmalarını söyleyenleri vaftiz ediyor.

Devletin sorunun çözümü değil, sorunun devlet olduğunu söyleyen Adam Smith’in klasik iktisat teorisi,  bireyler fayda, üreticiler kâr maksimizasyonu pesinde koştukları sürece ekonomide devlete gerek kalmaz.”  biçiminde tarif edebileceğimiz görünmez el teorisinin bugün daha etkili bir güce sahip olmasından büyük memnuniyet duyup objektivist yazar, Ayn Rand’ın  devlet karşıtı karalı liberal bir tezine konu olan Atlas Silkindi adlı kitabındaki satırların hayata geçmesini kutlayıp… aynı ırmakta onlarca kez yıkanıp, değişimin ve hareketliliğin sürekliliği, zıtların birliği gibi kavramlardan habersiz, ya da öyle istediği için Dağılan Dünya’dan bahisle;  Birden bire hayretler içinde kalıyor!

·         Görünmez eli hiçe sayan kabilelerin, etnik kökenli toplulukların, ulusların kutsal egoizmlerine dayanan ideolojileri onu şaşırtıyor uluslararası kuruluşları yardıma çağırıyor.
·         Günümüz insanının en ayırt edici özelliğinin, çok geniş kümeler içinde bir araya gelme eğiliminin aksine, şiddet ve hırçınlık içinde parçalanmaya yönelik olduğunu söyleyerek; insanlık düzeyinde parçalayıcı etkenlerin arttığını, birleştirici etkenlerin azaldığını, din gibi aidiyet duygusu yüksek etmenlerin sahte çimentolarla dolu olmasının bu eğilimi daha da tehlikeli kıldığından endişe ediyor.
·         Alkışladığı muhafazakâr devrimin eşitsizlikleri meşrulaştırdığını söylerken,  Devlet sorunun kendisi haline gelse de yokluğu daha ağır bir sorun olmaz mı?” diye sorarak, bizi eşekten düşmüşe döndürüyor.
·         Daha ileri ve uzun yaşadığımızı ama sürekli gözetim altında özgürlüklerimizi yitirdiğimizi, mükemmel ve zenginlik duygusu veren cihazlara sahip olduğumuzu, güzel bir deyişle bunların elektronik kelepçelere benzediğini söylüyor ama bunların kimler tarafından kontrol edildiğini bilemiyor! Giderek yapay zekâ, mekatronik ve nanoteknoloji alanlarındaki mucizevi ilerlemelerin yanında milyarlarca insanın atıl kapasite olarak kalıp kalmayacağını merak edip muhafazakâr devrim muhafızlarından mahcup bir şekilde hesap soruyor.

Sonuç olarak; 25 Şubat 1949 Beyrut, Lübnan doğumlu, Amin Maalouf, kökleri Adana’da, Mısır’da maddî ve manevî kazanımlar edinmiş, Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna’nın 12 Şubat 1949 da öldürülmesinden sonra Mısır’dan Lübnan’a göç eden ailesinin ve kendisinin yitirdiği zengin dünyasından kaynaklanan özlem ve hüznünün nedenlerinin köküne inmiyor, inemiyor, araştırmıyor. Kendi sarmalında kendini sarmaladığı kitapta, bizi ilgilendirmeyen hüzün ve karamsarlığını, dünyanın her tarafına bir virüs gibi sınır tanımadan yayıyor.

Amin Maalouf yıkarken ortalığı, eylerken viran, varayım sahibine haber vereyim dedim ama kitabını okuyunca sahibinin de anlayacağını sanmam.
12.03.2020 mehmetealtin,

-----------------------------------------------------------
Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2019