21 Haziran 2022 Salı

 

Stefan Zweig’in Veda Mektubu, Robert Schild, 

 865-34 / CCXI

 

İğne deliğinden bakıyorum. Gerçeği geçmiş, belki gerçek, belki rüya,

belki de kurgulu bir muamma olarak yazıyor ve saklıyorum.”

Büyükbaba, bana nasıl olduğunu anlat. S.7 Mehmet Enver Altın

-o-

Burgazadaşım, Sevgili Robert Schild’in bu kitabı, anılarının,  biriktirdiklerinin, kararlı ve ısrarlı araştırmalarının, alnının ve elinin teri ile yoğrulmuş. Yazar, bütün bunlara, iğne deliğinden bakarak, kendi deyimi ile “…bazıları bölümleri gerçek, bazı bölümleri düşsel…” öyküler anlatırken kurgularındaki düğüm ve uyarı noktalarının lezzeti, parmak ısırtıyor. Düş ucundaki öykülerinde harmanladığı kişiler bile, gerçek kişilerden, olaylar, gerçeklerden oluşuyor. Satırlarında toplanarak sindirilmiş bilgilerin her biri, ayrı bir kapı açıyor, beynimin kıvrımlarında dolaşıyor, kitabın öteki bölümlerini okumak için sarı sabrımı zorluyor.  

Kitap, bir anı kitabı değil. Ancak, öyküler ile anılar, düşler ile gerçekler, simbiyotik ilişkide ve tek bir organizmayı gösteren bir daire içinde daralıyor, gelişiyor ve eviriliyor. Her öyküsünde Yahudiliğin Yakın Tarihi’ne mutlaka göndermelerde bulunuyor, yaşamlarından kesitler sunuyor.

-0-

Öyküler, kitaba adını veren “Stefan Zweig’in Veda Mektubu” ile başlıyor. Ancak, Brezilya Yasalarına göre bir kanıtın, otuz yıl boyunca devlet arşivlerinde saklanması gerekirken, 1942’de meydana gelen olayla ilgili kanıt bir mektubun aslının, görevli emniyet yetkilisi tarafından otuz yıl sonra, 1972’de, yasal olarak verilebilirliği ve karşılığında elde edilebilirliği biraz gölgede kalırken… Stefan Zweig ve eşi Lotte’nin ölümüne giden yolu açan, -“Viyana’daki bir garip”, çakma piyanist,- ikinci öyküden birinci öyküye ezgilerle göndermelerde bulunuyor. Piyanistin daha önce hiç okumadığı, birden bire okumaya başladığı notaların sesi, yine daha önce hiç çalmadığı piyanosunun tuşlarından, dünyadaki başkentlere protesto makamında yayılıyor.

Anlattığı kişilerin adları, sahiplerinin kendi dillerinin arka sokaklarında gizlenirken… “Manolis’in anlattıkları”, anılarla yoğrulmuş gerçeklerdir. Affetme güdüsünü asla tanımayan… Hayatta kalmak uğruna, birbirlerinin üzerine çıkarak nefes alan… İnsani duyguların nasıl, koruyucu ve kollayıcının nerede olduğunu sorgulayarak, inançlarını ile beraber adlarını, sol kollarının iç alt bölümündeki numaralı dövmelerinde yitiren – Numaralılar- ise kâbuslarda yaşayan gerçeklerdir. Birbirlerinin sırdaşı, için için delirdiklerini herkesten saklayan, kâbuslarını anlatamayan bu insanlar, iğne deliğinden geçip, geçirdikleri saatleri ve günleri belleklerinden silmeyi, dövmenin kökleşmiş izlerini çıkarmayı, yeniden ağaç dikerek “Nöbeti devralmayı”, başarabilecekler mi? Yazar, hükmü size bırakıyor…

… Bırakıyor ama, bir yandan da bunun yanıtını, -  “Dinler yasaklanınca…”  öyküsünde verirken; 24 Eylül 2024’de Nostardamus’un kehanetine dayanarak, Müslüman halkı, - Sanırım Müslümanlar veya Müslüman ahali demek istedi…. Terörle yandaş kılacak bir kışkırtmayı Hizbullah ile özdeşleştiriyor. -Düşsel bir anlatıya Hizbullah adının karıştırılması öyküyü ve tarafsızlığı zedeler, örneğin onun yerine İllallah adını koyabilirdi… diyerek,  kısa keselim. Çünkü kaynakların, çeşitli ülkelerde yerli nüfus ile sonradan gelenler arasındaki paylaşımda öne çıkarılan dinsel öğeler yüzünden nükleer savaş başlamak üzeredir. Nefesler tutulmuş, eller tetiktedir ama, Amin Maalouf’un Empedokles’in Dostları gibi birileri, evrenin bir yerinden, kutsal Mesih adına durumdan ödev çıkaranlar, zamanı dondururlar. Gelmiş geçmiş bütün çatışmaların, kıyımların din adına oluştuğunu söyleyerek dinleri yadsıyan önlemlere başvururlar. Ama bu sürecin kesintisiz devamı bu kadar da kolay mıdır? Bizce, sorunun yanıtı, üretim şekillerinin değişimine bağlı… artık değerin paylaşılmadığı üretim sistemlerinin, vazgeçilmez parametrelerinden biri olan din,  evrilir ve öyle bir yeni din çıkar ki, giriş, gelişme ve sonucunu bu sürükleyici öykünün içeriğinde görürsünüz. 

“Sevginin de şefkatin de, cezanın da, şiddetin de, fazlası onları yoldan çıkartır. En yakınlarını bile kolayca unuturlar.

Öz çocuklarını bırakıp gider, sevdiklerinin gözyaşlarına bile bakmazlar.

 ‘İnsanlara dikkat et Zeus!’ “ dedi, Prometheus.

Devamında, Nürnberg Irk Kanunları nedeniyle Alman vatandaşı Yahudilerin pasaportlarına J damgası basılması zorunluluğunun, Türkiye’deki yansımalarına karşı, patolojik siyasetin dengesiz ve çıkarcı davranışlarını sergileyen “ Bu ne perhiz…” öyküsü ezelden ebede çıkarcı ve Makyavelist siyasetlerin kalıtımsal ve bulaşıcı hastalığını sergilerken…

Yazar, bu hastalığı  “Sonu açık” bir hikâyede, ironik bir biçimde Alman ve Avusturya vatandaşlarına da bulaştırır. 02 Ağustos 1944’de Almanya ile kesilen diplomatik ilişkiler nedeniyle bine yakın Alman ve Avusturya vatandaşı zorunlu ikamete alınır. Birisinin Hristiyan eşine, Anadolu yolları gözükürken her nasılsa eşi ve bazıları paçayı kurtarır. Ancak bunlardan iki aile vardır ki, Kırşehir’e sürülen Yahudi ailenin oğlu ile Çorum’a sürülen Hıristiyan ailenin kızının kaderleri okuyucunun eline verilir.  Yazar, öykünün sonunda ne yapacağını şaşırmış bütün sorumluluğu bize atmış, kenara çekilip kıs, kıs gülerken… atalım elimizi İzmir işi torbaya, bakalım ne çıkacak kız ile oğlanın bahtlarına? a) Kız, iki nohut oda, bir bakla sofada oğlanı gizleyerek barındıramaz. b) Kırşehir’e gitseler? b1- Bir kız, bir oğlan yakalanmadan o yolu nasıl aşacaklar? b2- Diyelim ki gittiler. Kız orada gizlice nasıl kalacak. Aynı sorun orada da var. c) Avusturyalı papaz, c1- bunları kovalasa da, c2- yardım etse de, dönüp, dolaşacak, tekrar başa dönecekler. Üstelik biri Yahudi, biri Hıristiyan, hele o zamanlarda bu durum daha da bir yaman…  halbuki yazar, çözümü, “ Dinler yasaklanınca…” öyküsünde vermiş. Çağırırız Alfa’yı, bildiririz gerekeni… görür o zaman yazar, o mu yaman, biz okurlar mı yaman?  

Ve geçelim o zaman, “Yüksek Kaldırım’da bir sahaf” Selekt Kitabevi’ni işleten Venetia Konstantinidou ile Franz von Papen ve Nazilerin gizli servisi Abwehr arasındaki, Venetia Konstantinidou’ya 200,- İngiliz Sterlini’ne mal olan, Nazileri 12.000,- Amerikan Doları’ndan edecek savaşa…  Yahudilere sahte vaftiz belgeleri basımında kullanmak üzere eski kitapların baskı taşımayan ilk sayfalarını toplayan Venetia ve bu sayfalara vaftiz mühürü vurmaktan çekinmeyen, 1958’de XXIII. Papa Johannes adını alacak Kardinal Angelo Giuseppe Roncalli ile Nazi Almanya’sı Düş İşleri ve Abwehr’i paralize etmeye hedefli, muammanın öyküsüne…

 

Yazarın etkileyici ve nefes kesen “Keskin nişancılar” ın satırları Hafiyesi Kemal’e harf ısırtan, Hafiyesi Kemal’i bir daha polisiye türü yazıya bulaştırmaktan uzak tutan öyküsünde ise kurguyu zedeleyen tek aşama, kahramanlarından Josef Müllbacher’in Alman ve Avusturyalılara karşı önyargılı olan Select kitapevi sahibinin tereddütsüz oluru ile kitapevinde iş bularak çalışabilmesi ve üstelik de sahibinin güveninin tam olmasıdır.   Ancak bunu göz ardı edelim ve zamanında bir ölüm kampında keskin nişancı olarak görev yapan Müllbacher ile aynı ölüm kampında mahkûm olarak bulunan David Frumkin’in kederlerine, yazarın gez, göz, arpacığından çıkan bir sözcük ile nasıl bir karar verildiğini öğrenelim.

“Kadere ister inanın ister inanmayın... Ancak geçmişinizin size her daim yetişebileceğinden emin olabilirsiniz.”

 

Yazar ile ortak kümemiz “ ‘Bugazadası’nda çifte sürpriz!... Burgazadası Canlı Bir Etnografik Müze kitabına göndermelerde bulunan, hâlâ yaşayan kişileriyle gerçeği geçmiş, belki gerçek, belki düş içinde sunan bir öykü. Öyle bir öyküdür ki bu:

“Bütün çizgiler ve zaman bir noktadan kopar uzanır evrenin sonsuzluğuna...dönüp dolaşıp koptuğu noktayla birleşip bütünleşene kadar… yaşamın, günlerin, ayların, mevsimlerin sırrı budur…bir canlının başına gelebilecek en kötü şey, Burgazada’da gözleri açık kör doğumdur.

 

Deyip kutsarken adamızı, bu defa da adadaki kostümlü bir partiyi, absürt bir dram olarak nitelendirebileceğimiz Arabesk türü bir partiye çeviren yazar, Anadolu Selçukluları adlı kitabı yeni yayımlanmış Bavyeralı garson kız kostümü giymiş 13. misafir ile Azrail kostümü giymiş, kaleminden damlayan İsa’nın kanını, bardağında yudumlayan  ‘13 Eylül Cuma’ romanının, partiye davetli yazarı, 14. misafire karşı, her nedense pek güler yüzlü davranarak, ikisini de çakır keyif, kol kola kostümlü parti evini terk etmelerine, sebep olup…. bunu da “Gönülsüz” sac ticareti, öyküsünün sonunda bulduğu Alâeddin’in Sihirli Lambası’nın etkisinde kalarak yapıp ellerini ovuştururken, buna adamızın dengeli feraseti ve senaryosu içeriğinde izin verdiğimizi, not edelim.

 

Son olarak, Yahudi hükümdar Hz. Süleyman’ın görkemli tapınağını barındırmış, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği, Hz. Muhammed’in miracına ev sahipliği yapan, Kudüs’e, -kutsal bir mekanın sessizliğinde ve dinginliğine sığınan-  Dr. Avraham Ticho ve Anna Ticho, olmasaydı, Kudüs’ün her daim canına can katan, o canlar olmasaydı, kim bilirdi, kim buyurgan, kim tutsak?... Bilebilir miydi, “1929’da bir terörist…” Muharrem, iyiyi ya da kötüyü? Edebilir miydi dualarını, sunmak için şükranlarını, arındırmak için ruhunu,”

Bütün bunların yanıtlarını 30 Eylül 1971 akşamı 18.30’da kalkması gereken gecikmeli Tel Aviv- İstanbul uçağının, ataları Odessa’dan gelme yolcularından üçünün, üzerilerine Çarların gölgesi düşmüş bir masadaki votka şişesinde gizlenen gecikmeli geçmişlerinin bir araya gelmesiyle… ve üç kişiden birisinin –mahlası Robert-  Viyanalı Norbert Wiener’in kaleminden öğrenebilirsiniz.

Sarı sabrımla okuduğum kitabı bitiriyor, kâh adanın sokacıklarında, kâh İstanbul’da, Orta Doğu’da, Güney Amerika ve Afrika’da… bir öyküden diğerine topladığım, iyot kokulu, taze mürekkebe sarılmış sözcüklerle dolu düşün içinde düşlerimden uyanıyor, gerçeklere dönüyor, yazara teşekkür ederken, sizi de gerçeği geçmiş, belki gerçek, belki rüya, belki de kurgulu bir muamma olan bu kitabın dünyasına davet ediyorum. Kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla…



18 Haziran 2022 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Edebiyatist, 1. Baskı, Şubat 2022


6 Mayıs 2022 Cuma

 

Semenderlerle Savaş, Karel Čapek,  411 / CCVI

Çeviri: Ekin Uşşaklı

 

“ -Kim semenderlere para veriyor; Dünyanın Sonu’nu bu Yeni Tufan’ı kim finanse ediyor biliyor musun?

-Bütün fabrikalar. Bütün bankalar.  Bütün devletler.

-Sorun yalnızca semenderlere karşı, insanlardan ibaret olsaydı, belki yapılacak bir şeyler olurdu; ama

‘ akrep, akrebe etmez, insanın insana ettiğini ’

 

insana karşı insan…

İşte bunun önüne geçemezsin. ” S.284

 

-o-

Sevgili okul arkadaşım ve Burgazadaşım, Robert Schild’in okumamı önerdiği bu kitap, yazarlığında ilk uluslararası başarısını, R.U.R. (Rossum's Universal Robots = Rossum'un Evrensel Robotları), Türkçeye Halid Fahri Ozansoy tarafından çevrilen, Âlemşümûl Sun'î Adamlar Fabrikası adlı distopik oyunu ile kazanan ve dünyaya Robot sözcüğünü armağan eden Čapek tarafından yazılmış.

Özgün adı Válka S Mloky olan, yazarın Kapitalizm ve Faşizmin eleştirisini yaptığı kitap, Čapek'in keskin zekâsı ile ağır taşlama içeriyor. Bu özelliği ile de Naziler tarafından 1940'ta Almanya'da 1941'de de Nazi işgali altındaki Norveç’te kara listeye alınmış. Sanayi devrimi sonrası, insanlık adına, akıl almaz bir paylaşım savaşı öncesinin diyalektiğinde iktidara gelen milliyetçi ve faşist rejimleri, işaret ve simgelerle, iğneleyici ve alaycı sözlerle, semenderler üzerinden anlatan bu kitabı okumaya başladığımda… Aklıma ilk gelen Amin Maalouf’un Empodokles’in Dostları kitabının kapsamındaki alternatif insanlık oldu. Tıpkı semenderlerin kendilerini yetiştiren ve yerleştirildikleri kaidenin tepesinden onları seyrettikleri ve zaman zaman sıradan insanları haşladıkları gibi… Kim bilir? Amin Maalouf’un alternatif insanları, değişinim (=mutasyon) geçirmiş semenderlerdir belki.  

Kitap, dünyanın üzerine, büründüğü her türlü milliyetçi ve muhafazakâr rejimle çöken emperyalizmi, arka bahçelerinde yönettiği ve beslediği bu rejimleri alaycı dille aşağılayan bir yergi olmakla birlikte… Bir Çek vatandaşı olarak Nazilerle özel derdi olan Čapek, “… sadece Alman topraklarında keşfedilebilen ayak izlerindeki saf ve üstün formlarında,  asil, açık tenli, dik, dolikosefal, Alman Semenderleri’nin daha üstün bir ırk olarak yaşam alanlarını…”s.232 Almanlar’ın ezelî stratejik politikası Ostpolitik kapsamında genişletme haklarını da taşlamaktan geri kalmıyor.

Yazar, ezilen halkların sömürüsü üzerine kurulan her devleti yerdiği gibi Amerikalıların Kuzey Amerika’yı istilası ABD’nin diğer ulusların arasında üstün bir yerinin olduğunu iddiasını da yerer. Tıpkı, Tulsa Irkçı Katliamında, “ sözde beyaz bir kadının tecavüze uğradığı” söylemi nasılsa, semenderlerin de fiziksel imkânsızlıklarına rağmen, beyaz kadınlara tecavüz ettiği ve bu nedenle linç edildikleri kurgusu ile Amerikalılara dil uzatır.

Avrupa uluslarının kendileri kurtuldukları sürece, Çin’in bazı topraklarının semenderlere teslim edilmesine olur demeleri ve Çinlilerin umutsuz protestoları, bu kitabın yazılmasından bugüne kadar Batı’nın genelleşmiş ahlak dışı politikalarının hiç değişmediğinin bir göstergesi gibidir.

Tarafsızlığın, namussuz bir taraflılık göstergesi olduğunu vurgulayan, Čapek bu aymazlığa örnek olarak; kendi ülkesini dahi kitapseverlere hedef göstermekten, çekinmemektedir. s.278 -“ Semenderlere uygun eğitim verin!” diyerek,  semenderlerin insanlarla birlikteliğini savunan bir kadın önderin, bir başka kadının semenderlerle beraber havuza girmesi üzerine… kadına sinirlenmesi ve derhâl gidip yıkanmasını istemesini örnek gösterip… s.169“Eninde sonunda insanlarla bir değildiler, bu bilinci semenderlere aşıladığı için ruhani anneye şükran duymalıydılar… diyerek, alaycı bir dille, insanlığın ırkçı davranışlarını açıkça sergilemektedir.   

Čapek, ’"Tüm anti-faşist ve anti-militarist bilimkurgu bilimlerinin öncüsü" olarak nitelendirilen kitabın kapsamında günümüzün neoliberal-küresel ekonomisini öngörür biçimde aşırı tüketimi kışkırtan üretim biçim ve süreçlerini de sorguluyor.

Ancak, Čapek’in geleceği öngörmeye yönelik kurgusal başarısı semenderlerin fiziksel ve duygusal temelde tekdüzeliği, aralarında sınıflama olmadığı önermesinde sekteye uğruyor ki “… yaşlı ve genç semenderler arasında uzun süredir bir ideolojik çatışma olduğu gözleniyordu.” S.199

Bu, bazı yönden çelişkiler barındırıyor. Čapek’in kurgusuna göre aralarında hiçbir ayrılık bulunmayan semenderlerin daha zeki olanlarının az çalışması ya da çalışmayı reddetmesi…  Semenderler arasında herhangi bir hiyerarşi olmadığını vurguladığı halde, S-Trade, - Slave Trade diye de okuyabilirsiniz-, köle semenderler pazarında Yönetici, Ağır İşçi, İşçi, Gündelikçi ve işe yaramayan semenderlere göre fiyat listesi belirlemesi… S.148 Doğu’da Afrika’nın da doğusunda Lemurya’daki semenderlerini Kral Semender’in, Batı'da Avrupa ve Amerika’daki Atlantis semenderlerini, üstün Alman Semenderleri (?) dâhil, diktatör Şef Semender’in hükmü altına vermesi… s.286 fikirlerini oldukça hırpalıyor. Bence romanda ötekileştirme adına en üzücü satırlar, Doğu’ya Batı dünyası üzerinden bakılması ve Batı değerlerinin öne çıkarılması, kolonyal sistem ağzıyla Pencap, Senegambiya gibi sömürge yönetimleri altında yaşamış ve yaşayan bölgelerin her zaman gözden çıkarılabileceği algısının romanda yer almasıdır.  

Öte yandan romanda semenderlerin… bin dokuz yüz yirmilerden itibaren fikren ortaya çıkmaya… bin dokuz yüz otuzlardan itibaren yükselmeye başlayan ideolojileri ile Naziler olduğunu düşünmek, bazı okurlar için olası olsa da aynı semenderlerin bazı yerlerde çitler ve duvarlar ardına alınması, bu söylemi geçersiz kıldığı gibi toplama kamplarının varlığını öngörmeyi de romanın yazıldığı tarih, 1936 yılı, itibariyle geçersiz kılıyor. Romanın sonunda gönderme yapılan kıdemli başçavuşu da sadece tehlikeli bir siyasal figür olarak görmekten öteye gitmiyor. Özetle romanı özellikle son kitap Semenderlerle Savaş kısmına bakarak, II. Paylaşım Savaşı’nı önceden görmesi gibi değerlendirmelere gitmek ne kadar yanlışsa, Čapek’in kuvvetli sezgi ve entelektüel birikiminin topluma sunulması biçiminde değerlendirmek de o kadar doğru.

-0-

Bence kitaba asıl değer katan, Čapek’in öngörüleri, göndermeleri ve yergileri… Roman üç kitaba ve bölümlere ayrılmış. Birinci kitap: Andrias Scheuchzeri, İkinci kitap: Medeniyetin Aşamaları, Üçüncü Kitap: Semenderlerle Savaş. Kitabın tek bir kahramanı yok. En önemli üçü; Kaptan J. van Toch; girişimci Bay Gussie H. Bondy ve Bay Bondy'nin kâhyası Bay Povondra.

 

Birinci kitap: Andrias Scheuchzeri

Romanın birinci kahramanı, Kaptan von Toch’un Doğu Hint Adaları’nda miyosen döneme ait niteliksel gelişim göstermiş, başarılı bir evrim aşamasında olması mümkün, mutasyona özel bir örnek olabilecek semenderleri keşfi ile başlar. Sıradan insanların fiziksel özelliklerinin aynısını kolaylıkla yapabilen, düşünme yetisine,  dil öğrenip, kullanma yeteneklerine sahip bu alternatif insanlık, gezegenimizdeki evrim dehasının yaratıcı işlevini henüz tamamlamamış olduğunun işareti gibidir.

 

Semenderlerin bu yeteneklerinin inci üretimi ve ticarette ucuz işgücü olarak değerlendirilebileceğini gören Toch, gerekli yatırımı, ülkesinde yeterli fon kaynaklarına sahip, hemşerisi G.H. Bondy’nin ortaklığında sağlar ve Semender Konsorsiyumu’nun temellerini atarlar.

 

Bu kitapta, Semender Konsorsiyumu Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalar üzerinden; artan inci üretimi ile düşen fiyatları…  fiyatların yükselmesi için mevcut incilerin stoklanması ve satış hattına sürülmemesi…  semenderlere verilen bıçak ve kaliteli aletler ile pahalı yiyeceklerle beslenmelerine yönelik eleştiriler… masrafların kısılması ve maliyetlerin düşürülmesi… semenderlerin daha kârlı projelerde çalıştırılmaları… olağandışı bir şekilde artan astronomik rakamlara ulaşacak semender nüfusu ile işçilik masraflarının daha da artacağı…  lojistik yerleşim alan ihtiyacının da hesaba katılması gereği işaret edilerek… Dünya coğrafyasının,  paydaşların çıkarlarına uygun olarak düzeltilmesi, dönüşüme alınarak  yeniden düzenlenmesi için;  semenderlerin, gereğince eğitilmiş ve nitelikli olanlarının mülkiyetinin şirkette kalması koşuluyla, sualtında operasyon yürütmek isteyenlere de satılması… yeni bir dikey tröst oluşturularak;  semenderler için metal aletler üretecek birimler, beslenme ve bakımları için ilaç ve gıda karteli, semender nakline özel hijyenik tanklar üretecek grup nakliyat şirketleri, sigorta şirketleri, konunun ihracatı ve finans alanlarına ilgi gösterecek şirketlerin tröstün paydaşları arasında yer alınması… gibi günümüz neoliberal-küresel ekonomisinin tanımını kapsayan satırların altı kalın çizilmelidir.

 

İkinci kitap: Medeniyetin Aşamaları

Kişisel inisiyatifiyle, ummadığı bir biçimde, semenderlerle, sıradan insanları bir anda bir arada yaşam zincirine sokan Bay Povondra’nın konuya ilişkin gazete kupürleri toplamasıyla başlayan bölüm, semenderlerin sosyo-ekonomik gelişimini, fizyolojik ve psikolojik özelliklerini, kültür ve eğitimlerini, dinî eğilimlerini, insanlarla ilişkilerini kapsayan Semender Medeniyeti’nin aşamalarını anlatan bir bütündür.

 

Bu semenderlerle insanlar arasındaki ilişkiler öyle çeşitlenmiştir ki her biri için ayrı bir tez yazılsa yeridir. Örneğin: İç organlarının bir kısmını bile kaybedip, olağanüstü hücre yenileme kapasiteleri ile hayatta kalabilen bu canlılar, 1. sınıf yok edilemez bir savaş canavarı olabilir mi?  Semenderler, yasal bir emtia, bir menkul veya mülk müdür? Sıradan insanlar ile semenderler arasındaki alışveriş düzenlemeleri bir önceki sorunun kapsamını ne kadar etkiler? Kapitalizmin hizmetindeki bu hayvanlar neredeyse bedavaya çok sıkı çalışmaları sıradan işçi sınıfının yaşam standartlarını ne biçimde tehdit etmektedir? v.b.g… Öte yandan, semenderlerin bilim adamı olarak yaptıkları çalışmalar, makaleler ve tezler, insan bilim adamlarını öfkelendirecek kadar çoğalmış, hatta semenderlerin tezlerinden alıntı yapan bir bilim adamı, insanlarca yapılan ırkçı baskı nedeniyle intihara sürüklenmiştir. Bütün bunlara rağmen semenderlerin toplum olarak kabulü yönünde hukuk doğmuş, - yazara sorarım, nedense sadece Hıristiyanlar tarafından, Matta İncili 28:19 - kapsamında vaftize davet edilmiş, Komintern de kendi içlerinde birleşmeleri için tavsiyede bulunmuştur. S. 189-191

 

Üçüncü Kitap: Semenderlerle Savaş 

Son bölüm, semenderler ile sıradan insanlar arasındaki bir dizi çatışmayı anlatır. Semenderlerin yaşam alanlarını genişletmek için yeni kıyı şeritleri oluşturmak ve ihtiyaçları gereği dünya coğrafyasının bir kısmını yok etme, değiştirme, ekleme istekleri ve bu konularda hiçbir tartışma ya da karşı koymaya yer bırakmamaları,  savaşın patlak vermesiyle sonuçlanır.

 

Semenderlerle, insanlar arasındaki görüşmeler, anlaşmaya yönelik engelleme girişimleri ile bundan çıkar sağlama aymazlıkları… ve sonunda insanların Nuh’un Gemisi’ni bile arar bir konuma düşmeleri, gerekli önlemler alınmazsa günümüz insanlığının tartıştığı sorunların uzun erimli aynadan yansıması gibidir. Tek başına mutlu olabilen veya mutlu olduğunu zanneden insanlığın en büyük yıkımı, kendini geniş bir sınıflama ve bölünme sıralamasına dönüştürmesiyle başlamış…  metafizik dehşet, kaygı ve doğa dışı davranışları ile kendi içinde yaşadığı heterojen sürünün kurallarını, biyolojik kurallardan üstün tuttuğu için bedelini durdurulamaz bir süreçte, kargaşayla ödemektedir. Bütün bunlar Bay Povondra’nın mı yüzünden mi, yoksa kendi yüzünden midir?

-0-

Roman,  Čapek 'in ütopyası kapsamında, totalitarizme ve kapitalist ekonominin eleştirisine bir katkı olarak görülebilirken, tam da romanın yazıldığı yükseliş dönemindeki proletaryanın ütopyası, işçi sınıfının kapitalizme karşı birliğini, çözüm olarak öngörmez. Romanı bu yönde de kurgulamaz. Bunun nedeni, romanın yazılışı sırasında, Čapek’in bir Çek vatandaşı olarak, Südetler üzerinde hak iddia eden Nazileri, 97. sayfada büyük harflerle -“SAVAŞ ÇIKACAK” diye yazacak kadar daha yakın bir tehdit olarak gördüğünden, bütün Çek ulusunun bu soruna kilitlenmesinden midir?... bilinmez. Bilinmez, çünkü Čapek, Nazilerin Südetleri işgalinden az önce 1938’de ölmüştür. Ama bilinen odur ki Čapek, Sovyet sempatizanı da değildir.

Özetle roman: Čapek’in ütopyası kapsamında; insanlığın üretim araçlarının kullanımı ve paylaşımında; gerekli olandan fazla üretip, mülk oluşturarak, din ve ahlak kuralları ile kendi doğasından uzaklaşıp… çıkarlarını korumak için silahlı yaptırım gücünü de ekleyip, aklını kötüye… üretim gücünü doğayı yok etmeye doğru kullandıkça… kapitalizmin ve teknolojinin insanlığı çektiği karadeliği, semenderleri aracı kılarak gösteren bir yapıttır.

-0-


Roman, - “ Peki, ya sonra? “ sorusu ile bitiyor. Sonrasını ben de bilmiyorum. Ama yapılacak bir şey mutlaka vardır… Alın kitabı, başlayın okumaya, benim bilemediğimi siz bilebilecek ve yapılabilecek o bir şeyi bana diyebilecek misiniz acaba? Kalın sağlıkla ve kitapla…




 

06 Mayıs 2022 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Jaguar Kitap, 1. Baskı Ağustos 2021

 

 


26 Nisan 2022 Salı

 

Son Hediye, Abdulrazak Gurnah, 3 / CCVIII

Çeviri: Müge Günay

 “Eritreli bir kadının fotoğrafına bakıyorum,

kucağında iki belki de üç yaşındaki kızını taşıyor,

arkalarında teneke ve molozdan yapılmış bir barınak var.

İkisi de paçavralar içinde ama kadının saçları,

sanki bu fotoğraf için hazırlık yapmış gibi özenle, bukle bukle sarılmış.

Kadın kaşlarını çatmış yorgun ve bıkkın görünüyor…

Vücudu açlıktan ve geleneklerle parçalanmış, sünnet edilmiş güzel bir kadın.  

O da kızı da aç.

 

Bu tür şeyleri bilmek bazen iyi durumda olduğum için utanç duymama yol açıyor.” S. 284

 

-o-

Gurnah’ın Sessizliğe Hayranlık romanının devamı olan bu romanda, Gurnah, yine sınıf çatışmalarının neden/sonuç ilişkilerinden, kendi deyimi ile -klişe ve genellemelerin körlüğünden- uzak duruyor, kaçınıyor, safını sisler gerisinde egemenden yana koyuyor ve bu güzel öykü sinek kuşu gibi havada asılı kalıyor, sonra da kayıp gidiyor. Oysa bilindiği gibi, dönemin kapitalist sömürü düzeninin başat temsilcisi Büyük Britanya İmparatorluğu’nun İngiltere toprakları;  kendi yarattığı savaşlardan, ekonomik ortamdan, açlık ve kıtlıktan, kaçıp gelen insanların yanında… inançları, kültür ve kimlikleri nedeniyle uğradıkları baskılar sonucunda, başta Birleşik Krallık Milletler Topluluğu’ndan olmak üzere,  göç ve iltica etmek zorunda kalan nice kişiler ve topluluklarla dolmuş, hatta bir o kadar da göç vermiştir. Özetle Gurnah, kitabın kahramanlarının kişiliğinde kültürel ve ekonomik varsıllıklarının sömürülüşünü, geçmişte ve günümüzde göç alan ve göç eden halkların yabancılaşmasını, umut ve çaresizliği, egemen sınıfı karşısına almadan; politikacıların yaptığı gibi eveleyip, geveleyip süslemelerle birkaç kere okunması gerekli tümceler, örneklemeler, göndermeler kurarak, mizah ve ironi katarak anlatıyor. 

 

Bakalım aynı noktadan hareketle, kitaba uzun bir önsöz yazan Barış Özkul neler anlatmış?

 

1. “Edebiyat tarihi kendi anavatanına fiziksel olarak yabancılaştığında son derecede verimli olabilen yazarlarla doludur. Öyle ki edebiyatın uluslararasılaşması edebiyat literatürüne bile girmiştir.”

 

Yanıt: Biliyoruz ki etnik kökenimiz ne olursa olsun, hangi dilde edebiyat yapıyorsak, yaptığımız edebiyat o dile aittir. Yazarın yazarken kullandığı dil, elbette onun milliyetini, etnik kökenini ve anadilini işaret etmez. Ulusal devletlerde (kimlikte ve pasaportta yazan) milliyet ile etnik köken örtüşmeyebilir. Yazdığı dil, yazarın etnik kökenini de göstermez ve onu değiştirmez. (Bkz. Türk Edebiyatı-Türkçe Edebiyat 2, Özdemir İnce, Cumhuriyet, 24 Mart 2020 )

 

Örneklersek, hayatının kırka yakın yılını Çin’de geçirmiş, doğduğunda öğrendiği dil Çince olan… Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Çinli adıyla Sai Zhenzhu, Amerikalı Pearl S. Buck’ın, Çin’de kaleme aldığı ve Çin’deki feodal ilişkileri anlatan, Türkçe ’ye “Sarı Esirler” adıyla çevrilen, “The Good Earth” adlı romanı, kuşkusuz ki Amerikan Edebiyatına aittir. Amin Maalouf’un romanları, yine kuşkusuz Fransız Edebiyatına aittir. Lübnan veya doğduğu ülke itibariyle Mısır’a ait değildir.

 

Özetle edebiyatın uluslararasılaştırması diye bir kavram olamaz.

 

2. “ Melezleşme olgusu şimdilik faşizan-popülist tepkilere yol açsa da uzun vadede aşırılıkları eriten yeni bir demokratik sentez olarak ortaya çıkacaktır. Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen vb. ikili karşıtlıklar üzerinden inşa edilen tarih anlatılarını barışçıl geleceğin zemini olabilecek bir temas alanı ile ikame etmek, farklı süreçler ve mekânlara eleştirel bir mesafeden bakabilmeyi gerektirir. Mesafe sayesinde yazar kendi iç benliği ile kenetlenir ve sonuçta hayal gücü serbestçe dolaşma imkânına kavuşur. “

 

Yanıt: Bir distopyadan bir ütopya çıkmaz. İnsanlık, avcılıktan beri çıkar ilişkileri ve inşa ettiği ikili karşıtlıklar üzerinden ortak paylaşım temelinde birleşmedikçe farklı süreçlerde eleştirel bir bakış açısı olanak dışıdır. Yazar, kenetlenen çıkarları ile iç benliğinin etrafına hayal gücünü bir koza gibi örer.  

 

3. “ Bu roman da bu sorunlar etrafında yazılmış gayet “olgun” bir roman. Olgunluğunu her iki toplum, Zanzibar ve Britanya toplumlarına yönelik eleştirel bir farkındalık sergileyen ikili bilincine borçlu. Bu tanım Batı’da kültürel bir diaspora oluşturan çeşitli Afrikalı ve Hintli yazarların hayat ve edebiyata bakışlarını tanımlamak için kullanılıyor. “

 

Yanıt: “Abbas ve Meryem, Britanya’da sahip oldukları sosyal hakların yanı sıra İngilizlerin çeşitli tacizlerine ve alaylarına da maruz kalırlar. S.7 “ cümlesini örneklersek, ikili bilinç tanımı saptırılmış.

 

İkili bilinç, kapitalist toplumlarda, eğitim sistemi aracılığıyla egemen kültürün biçimlendirdiği bilinç ile işçi sınıfının üretim sürecindeki konumu gereği edindiği ve egemen kültürle çelişen bilincin aynı anda ve bir arada bulunması durumudur.

 

Devamında, Gurnah’ın “Britanyalıların dünyaya hükmettikleri her durumda herkesten daha fazla medeni olmadıklarını bildiği gibi ezilen halkların da sırf ezildikleri için daha ahlaklı veya erdemli olmadıklarını da bildiğini…” Ve Gurnah’ın  “… ikili bilinç ile ulusal-dinsel ve aslında sınıfsal kimlikler üzerinden değil paylaşılan bireysel ve kolektif deneyimler üzerinden ortaklık kurduğunu… “ söylemektedir. Doğru ama sadece bu kadar! Bu durumda, Afrikalı bir Müslüman göçmenin kendisini bir Polonyalı Yahudi ile özleştirmesi mümkündür! Bütün Müslümanlar göçmendir. Polonyalı Yahudiler de göçmendir. Öyleyse Müslümanlar da Yahudi veya Yahudiler de Müslümandır. Bkz. S.282

Özetlersek, Gurnah’ın gerçeklik ile kurmacanın iç içe geçtiği sahneleriyle Son Hediye politik bir roman değildir. Politik bir roman olmasını da beklemiyoruz. Zaten bir göçmen olarak Gurnah da politik bir romancı değildir.  Sadece yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan ve göçtüğü yere yeterince uyamayan insanların, yeni yerleştikleri toplumla ilişkisini ve anayurtlarına yabancılaşmalarını işlemektedir. Hatta ırkçılık sorununa bile değinmez. Ancak konusunu zenginleştirecek anlatmaya değer hikâyeler varsa önemli bulur. Her biri, bir tür ya da başka bir kültürel incinmeye maruz kalan, bu nedenlerle kişiliklerinde baskı oluşan, yabancı bir kültürde izole edilenlerin iç içe geçmiş hikâyelerini anlatırken, her karakteri ve kişiliği göç ve cinsel ilişkilerden oluşan bir düzlemde ele alır. Siyasal kimliklere yer vermez.

Muhafazakâr ve Anglikan Hıristiyanlar tarafından dinî söylemlerle katledilen ve büyük bir ironi içinde kölelikten kaçan siyahların akın ettiği Büyük Britanya’da, beyazların derin bir tiksinti duygusu yüzünden, sakladığı kölelik zincirlerini nasıl da bir o kadar can yakıcı prangalarla yer değiştirdiğini görmez. Belki de Gurnah’ı farklı ve benzersiz kılan da aşağıda yazdığı gibi, görüp de görmediği çelişkileri,  namussuzluğun bir namusu, görselliği ve kabul edilebilir ritmi vardır diyebilmesi ve okuyucunun sezgi ve zekâsına terk etmesidir.“ Adres, onlarla birlikte yaşadığı evden farklıydı. Varlıklı bir semtteydi. Garajında gri bir Mercedes vardı. Kapıya Noel süsü asılmıştı. Kapıyı açan genç kız onlara eşlik etti. Morityus asıllı çiçekli bir elbise giymiş, ince ve uzun Ferooz,  İngiliz asilleri gibi kolları iki yanında dimdik arka pencerenin önünde onları bekliyordu. Burasının zengin insanların evi olduğu her halinden belliydi. S.277 .” tümcelerinde, arkadan dolanan ve bunu, Batı’nın satirik öngörü olarak alkışladığı dil, Gurnah’ın dilidir.

Ancak her ne olursa olsun, nasıl yazarsa yazsın, mahcup Gurnah’ın “Sessizliğe Hayranlık” romanının öyküsünü tamamlayan… bir kurgu yazarı olarak birçok güçlü yönünü, özellikle karmaşık bir dizi karakter ve geçmişleri hakkında önemli bilgileri ortaya çıkaran…  “ Son Hediye “  adlı bu kitabının da anlatılacak güzel bir öyküsü vardır ve anlatır. Aynı zamanda bu romanın, günümüzde çok daha fazla insanın anayurtlarından ekonomik ve siyasal nedenlerle koparılıp hayatlarını yeni topraklarda sürdürmeye, köklerini ve kimliklerini sorgulamaya başlaması nedeniyle gelecekte daha da yaygınlaşması muhtemel sorunları ele aldığını da unutmayalım.

-0-

 

Öykü, “ Sessizliğe Hayranlık “ romanında izine rastladığımız, anlatıcının dayısı, Abbas ile karısı Meryem,  oğulları Cemal ve kızları Hanna, kendi söyleyişi ile Anna’nın üzerine kuruludur. Onları tanımlarsak;

-0-

Etrafıyla bir türlü barışamamış bir yabancının, ruhsal durumuna uygun olarak, gitme vakti geldiğinde, kolayca giyinsin de gitsin diye her zaman tetikte yaşayan… Yaralı bedenini kırık bir radyoyu tutar gibi, daima soğukkanlı bir güvenle tutmayı beceren Abbas, bazen her şeyden uyuyarak uzaklaşır veya zincirlerinden kurtulup hep geri döndüğü derin, sessiz yerlere, dönmekten nefret ettiği o yerlere savrulur.

 

Bu sersem hali için bile bazı şeyleri çok uzun süre ertelediğini senelerce içinde tuttuğunu bilir. Tam anlamıyla toparlandığında, Meryem’e ondan sakladığı her şeyi anlatacaktır.

 

19 yaşında, ülkesinden, tanıdığı herkesten ve her şeyden kaçtığından beri yaşadığı korkuyu ve utancı bastırmayı hayatını bir serseri gibi yaşamayı öğrenmişti. Her şeyi bir arada tutan kemikli karapasanın - kaplumbağa kabuğunun - içinde eriyen çürüyüşün bir parçası olacağını düşünürdü. Konuşmamak, onu tanımlayan tek cümle buydu. Sessiz kalmayı nasıl başarmıştı? Meryem de bunu anlamaya çalışıyordu.

 

Kendini büyük bir evin, kimseye sıkıntı vermediği sürece kendi işine bakması istenen yaşlı hizmetçisi gibi hisseden Meryem, Abbas’ın kendi içindeki ıssız ulaşılmaz yerlere gitgide daha fazla çekildiğini biliyordu. İşinin hayatında kapladığı yere alışmış, hep azla yetinmiş, doğru olanı yapmıştı. İlişkilerinde çok fazla derine inmeden sunulan iyi niyeti hissetmesi yeterliydi, fazlası lüzumsuzdu. İnsanların çoğunlukla gözlerindeki ifadeyi okuyacak kadar beklemeden bakışlarını başka yöne çevirirdi. Belki de ona gülümsüyorlardı. Fakat o insanların aşağılayıcı, küçümseyici bakışlarından, öfkeli yüzlerinden korkardı ve bilmemeyi tercih ederdi. Bunca yıldan sonra bile ve başka bir yer görmediği halde İngiltere’den hâlâ yabancı bir yer gibi bahseden sessizliğin çığlığı, asıl Meryem’in içindeydi

 

Öğretmen olan Hanna’nın, kendine ait alfabesi ve kendini kilitlediğinde açması için bir anahtarı olan bir dili, acınası bir melodramın peşinde koşan göçmenler gibi davranmadığını,  korkup sinmediğini, bu nedenle hiç gereği yokken insanlarla savaşması gerektiğini düşündüren bir dili vardı. Üzerinde sanki kendini sevmediği birinden bilinçli olarak başka birisine dönüştürülmüş bir hal, hayatta daima kendi yolunu bulan genç bir İngiliz kadınının sesinin taklidi vardı.

 

Avrupa'daki göçmenler üzerine doktora yapan Cemal, konuşmaları kesintiye uğratmadan çizdiği resmi düşünüp tartarak derinleştirmesinin keyfine vararak, unutulmuş bir ayrıntıyı hatırlamak için duraksamasına, önceden anımsayamamış olduğu bir şeye müsaade ederek dinlerdi. Öğretmen yoksulluktan bahsederken göz ucuyla ona bakardı.  Yoksulluk onların yaşadığı yerlerde görülürdü. Öğretmenin bakışlarından anladığı da buydu.

 

Giderek görür ve anlar ki göç, bir çaresizlik bir yıkım anıdır, kaçınılması artık mümkün olmayan bir mağlubiyettir, umutsuz bir kaçış, kötüden beter bir duruma, evden evsizliğe, vatandaşlıktan sığınmacı olmaya, katlanılabilir ve hatta halinden memnun bir yaşamdan sefil bir dehşete geçiştir. Ne zaman siyahi birini görse sormak isterdi. Nerelisin? Buraya gelmek için çok mu uzun yol kat ettin? Memleketinden bu kadar uzakta olmaya nasıl dayanıyorsun? Orası neresiyse artık o kadar da katlanılmaz mıydı? Öyle olmalı ki bu çirkin kuzey şehrini seçmişsin. Bunca sene burada nasıl geçti? Üstesinden gelebildin mi? soruları için aradığı yanıtlar, aslında kendisi içindi ve Eylül 11 saldırıları ile ilgili filmleri seyrederken hissettiği, bu filmlerin tahmin edemediği şey ise içinde yaşadıkları dünyanın aniden kestirilemez şekilde tehlikeli ve kırılgan hale gelmesi, herkesin şimdi artık saldırı tehdidi altında olmasıydı. Bu yaşadıkları dünyanın güvenli olduğuna nasıl oldu da inanmış olduklarının farkına varmasını sağladı.

 

Sıra, bu kitabı okumanın vaktinin geldiğine göre yineleyelim. Gurnah’ın “ Son Hediye “  adlı bu kitabının da anlatılacak güzel bir öyküsü vardır ve okunmalıdır.

Kitabı okuduktan sonra, Nijeryalı ressam Emmanuel Ekong Ekefrey’in “ Çift “, tanımlamasıyla 2014 yılında tuval üzerine yaptığı akrilik parlak resimden alınan, birbirine bakıp da görmeyen iki insan figürüne bir bakın bakalım. Abbas ile Meryem’in öyküsü tuvale düşmüş müdür?

Kalın sağlıkla, her zamanki gibi kitapla…





27 Nisan 2022 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

İletişim Yayınları, 1. Baskı 2017




 

27 Nisan 2022 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

İletişim Yayınları, 1. Baskı 2017