20 Ağustos 2021 Cuma

 

Marx ve Oyuncak Bebek, Maryam Madjidi, 466 / CXCVIII

1.  2017 Prix Goncourt  du Premier Roman,

2 . 2020 Notre-Dame de Sion , NDS Edebiyat Ödülü

Çeviri: Barış Tut   

 

“Farklı ‘kişilikleri’ arasında iç barışı sağlayamayan bir mülteci kalıcı bir sürgündür, sürekli kökünden sökülmüş bir kişidir.”

-o-

1980 yılında Tahran’da doğan, altı yaşındayken ailesiyle Paris’e yerleşen, Paris’te, motor hareketleri gelişmemiş çocuklara, zihinsel engellilere, Çinli ve Türk öğrencilere, tutuklulara öğretmenlik yapan, yabancı çocuklara Fransızca öğreten, kendi yaşamını anlatan kitabın yazarı, Maryam Madjidi’nin yolu, dört yıl yaşadığı Pekin’le, iki yıl yaşadığı İstanbul’a da düşmüş.

 

Roman 2017’de Goncourt İlk Roman Ödülü’ne, 2020’de de benim tarafsızlığından kuşku duymadığım, Notre-Dame de Sion NDS Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.

-o-

Maryam Madjidi, “Marx ve Bebek”, adlı kitabında, İranlı çocukluğundan, Fransız yaşamına kadar, doğduğu toprakları, ana dilini, vatanından ve yakınlarından kopuşunu… yeni bir ülkeye, değişik bir dile alışma, kök salma çabalarını, günümüzde göçün evrensel ikilemini, kendi yaşam öyküsünü şiirsel bir dille, kronolojik ve doğrusal bir öykü sunmayı reddederek, bir çiçek dürbünün içinde gezer gibi anlatıyor…  öyküsünü evrensel kılmak için bir yandan kendinden uzaklaşıyor, ama başkalarının da aynı şeyi ondan önce yaşamışlığına vurgu yapıp kendisininkine benzer tüm geçmiş öyküleri sahipleniyor.

 

Madjidi, yaşamı boyunca İranlı kökleri ile yaşadığı Fransa’daki varlığı arasında gidip gelirken hiçbir yerde kendisi değildir. “Ona göre, farklı "kişilikleri" arasında iç barışı sağlayamayan bir mülteci kalıcı bir sürgündür ve kökünden sökülmüş bir kişidir.”

 

Bu arayışta Maryam Madjidi, İran'da kalan, “Bu sizin çocuğunuz değil, partinin çocuğu da değil! Bir daha söylüyorum size, o benim ilk kız torunum!” diye haykıran, büyükannesinin sesinden yardım alıyor ve senaryosunda bu iç sesin şekillendiği sahnelerde sanal olarak değiş tokuş yaptığı pasajlar, çiçek dürbünün buketleri arasında öne çıkıyor.

 

Doğmadan önce “-bacak bacak üstüne atmış, Tahran’a abanan Alborz Dağları’nın üzerinde oturan, Ölüm’ün üniformalı hali-“ Devrim Muhafızlarının, pençelerine düşmemek için ikinci kat penceresinden atlayan annesi ile hayata tutunan, Komünist bir anne ve babanın çocuğu Madjidi… İran’dan kaçmak zorunda kaldıklarında ebeveynleri iz bırakmamak için, onu ünlü bir oyuncak firmasına ait bebek de dâhil olmak üzere oyuncaklarını dağıtması için teşvik ederler. Ama, küçük bir kızın oyuncak bebeğinden ayrılması kolay değildir. O da Komünizm ile paylaşmak istemediği oyuncaklarını, ebeveynlerinin yasak kitapları gömdüğü gibi gömer. Kitap bu nedenle Marx ve Oyuncak Bebek adını alır ve kitabın genelinde sorulan soruda gömülen Marx mı, oyuncak bebek midir yanıtı aranır?

-0-

Bilinmeyen bir ülkede düşüş şiddetlidir. Kruvasanların tadı, lavaş gibi değildir. Camembert çorap gibi kokar. Küçük kız, okulun ilk gününde tamamen kaybolur. Acı onu kaçmaya, okuldan çıkmaya iter. Konuşmaz. Ama Fransızcayı içer, dinler, sindirir. Fransızcayı doğurup Farsçayı terk ettiği güne kadar hiçbir şey söylemez. “Fransızca, annesinin dili olmasa da dildeki annesidir.”

 

Fransızcayı doğurduğunda, oryantal oynayıp, Farsça şiirler okuyan bir yetişkin olarak, erkekleri baştan çıkarır… sesini değiştirip, İranlı kadın kılığına girip, peçesini sallayarak onların çoktan fethedilmiş gözlerinin ateşi altında, kollarında Ömer Hayyam'a Farsça başlar, Fransızca bitirir.

 

Buna, “’Kışkırtıcı tarz’, der. “Şeytani yaratıklarca ayartılmamaya çalışan ama aklı tamamen kadının kalçasında ve cinsel organında olan, kadının tek tüyünün bile kendisini doğru yoldan çıkardığı erkeğin saf ve temiz aklının ırzına geçme niyetinde olma, anlamına geliyor. Evet, doğru, ama benden kaçıyorlar, çünkü ben, finansal ve entelektüel anlamda güç sahibiyim.” diyen Maryam’ın,

-0-

Sonunda ben de sızarak girdim, çiçek dürbünün içindeki, Maryam’ın dünyasına ve sesini dinlemeye başladım buketlerin arasında…

 

“Bugün benim doğum günüm. Bu kez dayım yok. Gelmeyecek. Kutlama için Gole Maryam –Sümbülteber- olmayacak. Babam seslendirme sanatçısı. Her sabah onun öykülere nefes veren sesini dinliyorum. O öykülerden, eksik olmayan çiçeklerin, hediye edilmiş olması gerekirken edilememiş tüm Gole Maryam’ların yerine mis kokulu çiçekler çıksın istiyorum. İki yıldır Çin’de yaşıyorum ve gerçek bir kruvasan için her şeyi verirdim. Fransa, artık bizim mekânımız, vatanımız. Kadınlarımız burada sevgiyle hayat verecek, yaşlılarımız da onurlu bir biçimde o hayatı teslim edecek. Ama İran’ı, onu hatırlatmak için omzuma yaslanan babaannemin o kısık sesini her zaman arayacağım.”

-0-

Tıpkı, bir önce tanıtımını yaptığım AĞABEY kitabında da vurgulandığı gibi; Madjidi, ailesiyle, Fransa arasında yapılan anlaşmaya göre, Fransız gibi olmaya çabalar. Nereden geldiğini unutur zaten bunun da pek bir önemi yoktur artık.

 

Maryam da bu kitabı, düşünebildiği dil, Fransızca yazmış,  Farsça ile besleyip, bestelemiş. Çevirmen Barış Tut da başarılı bir şekilde çevirerek kitabın NDS ödülüne katkı sağlamış.

 


Konusu ile Türkiye’nin gündemindeki mülteci tartışmalarına, belki de çiçek dürbününden bakmamızı sağlayacak bu kitabı okuyun. Kalın, tasasız, sağlıkla ve kitapla!


 

20.08.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Profil Kitap, 1. Baskı, Nisan 2018

 

 


21 Temmuz 2021 Çarşamba

 


Ağabey, Mahir Güven, 447 / CXCVII

1.Prix Goncourt  du Premier Roman,     2. Prix Régine Deforges     3. Prix Premiére

Çeviri: Ebru Erbaş

2021 İnstitut Français, Fransızca Çeviri Ödülü 


“ İnsan hakları söz konusu olduğunda, Marksist analiz, diğer birçok eleştirel açıklamanın aksine, insan hakları iddialarını dile getirme, itiraz etme ve ilerletmede sosyal mücadelelerin rolünü ön plana çıkarır. Sosyal hareketlerin, acil talepler (örneğin, barınma, su, toprak, yiyecek, sağlık hizmetleri) için mücadelelerinde insan hakları dilini harekete geçirme yollarına katılmak, bu tür mücadelelerin genellikle daha geniş sosyal düzenin tartışmasına yol açtığını unutmamalıdır. “

 

Paul O’Connell, Human Rights: Contesting the Displacement Thesis, Northern Ireland Legal Quarterly, 

-o-

Ağabey kitabıyla, Türk toplumunun görece seyrek olduğu Fransa’da büyük bir çıkış yakalamasıyla, Fransa’da 3 ödül birden kazanan Mahir Güven, “ 20 Ağustos 2020’de, Almanya’da yayın yapan, +49 Haberden Ömer Yaprakkıran’ın ‘Almanya’da, aynı konuda Almanca denemeler yapan yazarların neden bu başarıya ulaşamadığını sorduğunda şu yanıtları veriyor. ([1])

 

‘Almanya’da bir yıldan fazla yaşadım, Fransa’yla benzerliğini bulamadım.  Almanlar, sesini çıkarmadan çalışan yabancıya saygı duyuyorlar. Ama öte yandan da insanı hiçbir zaman Alman kabul etmiyorlar. Saygı var, ama ayrım da var.  Bunu kullanılan kelimelerle anlıyabilirsinizz.. (Schwarzdeutsche... Siyah Almanlar, Deutschtürken... Türk Almanlar gibi...)

 

Fransa’da ise şunu hissediyorum: Önce, ismin ile kabul ediliyorsun. Dilin akıcı  ve temiz bir aksan ile konuşuyorsan, üstün başın temiz, tertipliysen, hele işçi de değilsen, çoğunluk, seni Fransız olarak kabul etmeye başlıyor. Bir de, sürekli anavatanını  ön plana çıkarmazsan sorun yok. Genelde, insanın nereden geldiğini kimse sormaz, ayıptır. Yani Mahir, önce Mahir’dir.

 

Kitaba gelince… kitabın yazarıyım, ama karakterler ben miyim? Değilim. Babalarının kültürlerini anlamayan, alamayan, almayan, iki çocuğu anlatıyorum. Baba da,  anne de kültürlerini verememiş. Bu hikâyeyi yüz yıl önce, Amerika’ya göç eden Ruslar da anlatabilirdi. Ağabey ve Kardeş, iki karakter, hem bir kuşağı anlatıyor, hem de aynı anda, bir aile hikâyesini anlatıyor.’”  derken, kulak misafiri olduğum söyleşiden usulca ayrılıp, kitaba daldım.

-o-

Paris’in varoşlarında, biri taksi şoförü diğeri hemşire, meslekleri itibariyle şehrin belirleyici ve dinamik unsurlarını devamlı üzerlerinde hisseden, yarı Suriyeli, yarı Fransız, iki kardeş:  - Paris Saint-Germain’in Nike marka eski forması ile ayaklarına Birkenstock marka Alman malı terlikleri giyen, savaş nedeniyle sözde yoksullara bakmaya, Suriye’deki Sınır Tanımayan Doktorlar Birliğine katılan…   savaşa, ölüm yoluna belki eline keleşiyle düşmüş bir mezarlıkta ya da hayatta kalıp haber alınamayan bir Kardeş… ile onun doğurduğu maddi ve manevi boşluğu, büyük bir mücadele içinde kapatmaya çalışan “Ağabey”in üzerine kurulan romanda; karısı ölmüş Diyar-ı Şamlı taksi şoförü bir baba ve annenin kendi aile bağları ile kültürleri… kimlik ve aidiyet kavramları üzerinden göçmenliğin topluma yansımaları, sokağın diliyle anlatılırken… Batı dünyasındaki, yerel kültürün etkilediği İslam azınlığın sorunlarına isyankâr bir biçimde yaklaşıyor. Özellikle, Suriye iç savaşının tetiklemesiyle kendine verimli bir alan bulan İslami terörü, buna İslamofobi ile karşılık veren neo-nazileri, laiklik, göçmenler, işsizlik ve temel insan haklarını –kurgulanan- hikâyeler üzerinden aktarıp… -Türk müsün? Kürt müsün? Fransız mısın? İşçi misin, burjuva mısın? …sorularına yanıt aranıyor, yanıtlar veriliyor.

 

Kısacası, kitapta gezinirken,  sabahtan akşama kadar iyilik ve kötülük üstüne ahlak dersi veren, okumuş yazmış, buna karşılık zavallı göçmenleri düdükleyen sözde makbul Fransız modellerine karşı… kibirli Batı önyargısını, açıkça eleştiren, saygı görmediği, göremediği için saygı göstermeyen bir romanla karşılaşırken, günümüz Türkiye’sinde de önemli bir gündem maddesi haline gelen göçmenleri bir de onların ağzından anlamaya çalıştım.   

-o-

“Ağabey”’in hayatı roman! Taksinin kapısını açtığında onun gözünde ben yetmiş yaşlarında, kır saçlı, pamuklu spor gömleği ile pantolonu uyumlu, kendini genç zanneden bir “baro”ydum. Taksinin içerisi, beysbol sopası, teleskopik cop, ya da levye gibi malzemelerden çevik kuvvet deposu gibiydi ama boşuna değil. Adaletsizlikten yorgun, çareyi bu şekilde bulmuştu. Teni karaydı, ama Afrika karası değil, gariban karası, günlerini amelelikte, tarlada geçiren gerçek yoksulların karasıydı.   

 

Birkaç dakika sonra beni yokladı. Dinlemeye açık olduğumu anlayınca, çenesi açıldı anlatmaya başladı. “Nenem, bize memleketten masallar ve dinî hikâyeler anlatarak Arapça öğretmeye çalışırdı. Bu babamı delirtirdi. Annem dinlememizi, günün birinde bunları dinlemekten memnuniyet duyacağımızı söylerdi.  Her akşam önce Le Monde’u okuyup, sonra Lübnan gazetesi L’Orient-Le Jour’a geçen, sonra da Suriye gazetelerini tarayacak kadar ufku geniş babam, ‘bunların cadılık olduğunu’ söyler, dururdu. Bizler de arada kalmış, ne yapacağımızı şaşırmıştık. Nenemizi seviyor babamızın bokunu çıkardığını biliyorduk. Namaz kılmayı, nenemin anlattığı, peygamberlerin yaşamından ve kutsal hikâyelerden öğrenmiştik. Bu geçmiş, bizde baskı yaratırken, bir yandan düşünüyorum da kimler Müslümanların dostu kimler düşmanı kestiremiyorum. Zira Müslümanlar da birbirleriyle savaş halinde. Örneğin Müslüman Türkler İsraillilerin müttefiki… İsrailliler genelde Araplara düşman… Faslı Müslümanlar, Fransızlarla dost… Fransızlar da herkesle hem dost hem düşman: İlahımız Miami’li rapçi dostumuz Boabo olsa bir “oy, oy, oy” çekerdi ki düşündükçe beynim zonkluyor.”  deyip bitirdiğinde vallahi benim de beynim zonklamaya başladı.

 

Anladım ki, kardeşi Suriye’de bir türlü savaşırken, ağabeyi de bir başka türlü Paris’te savaşıyordu.

 

Yolumuz uzun devamında; “Hâlâ huzur içinde yaşayabilmek için Batı’yla mücadele ediyoruz. Asıl yalancı onlar. İslâm’ı ölümden ve savaştan ibaret görenler yaptı bunu. İslâm sebepsiz cana kıymaz. Kendilerini affettirmek için Yahudilerin hınçlarını Araplardan ve Müslümanlardan çıkarmasına göz yumuyorlar. Yahudilerin gücü, Batılı efendileriyle dalaşmaya yetmediğinden kardeşlerimize saldırıyorlar. Yahudiler, ne dünyanın ne de Batı’nın efendisidir. NATO’nun Ortadoğu’daki köpekleridir. Haçlı seferlerinde olduğu gibi canları oyun istiyorsa yüreklerimizdeki şevkle ve rahman ve rahim olan Allah’ın kılıcıyla biz de oynarız.” Yok, yok, kısaca tanıdığım kadarıyla bunlar ne onun sözleri ne düşünceleriydi.

 

Nitekim bir gün kafe, lokanta karışımı bir mekâna gittiğinde, mekân sahibi Demito derler, yarı mitoman, Türk Mehmet’in, Ağabey’e - “ Kendine dikkat et ve o Firavun’un mekânı Aubevilliers tekkesinden uzak dur. Firavun karanlık bir tip ve bu OHAL koşullarında ortalığı devletin zağarları sarmışken kendini iyi ihtimalle Şam’da kötü ihtimalle Guantanamo’da buluverirsin” demiş ki, Firavun dediği Google’dan çevirme Kuran meallerini internete yükleyen soytarılardan değil,  sözde ilim ve irfan ummanı Mısırlı bir imammış ve Ağabey’den duyduklarım da onun sözleriymiş.  

 

Öyle olmasa sivil polis Gwen ile Ağabey arasındaki ilişki nasıl açıklanabilirdi. Anladığım kadarıyla Ağabey geleceğin esenliği adına kulaklarını açıyor, Gwen de geçmişine göz yumuyordu.

 

Kardeş’in kendi savaşında kimlik kazanmış olabilmesi onu etkiliyor, ancak 13 Kasım Charlie Hebdo Saldırıları [2] sonrasında siyaset ile terör arasında kaybolan adalet duygusunu anlatırken şöyle diyordu.

 

Günlerce Paris’i düşündüm. İnternette herkesin “Ben Paris’im” yazdığını görüyordum. Sonra gözlerim açıldı ve asıl hakikatin önümde durduğunu gördüm. Amerikan bombardımanlarının, Beşşar’ın toplarının, Rus saldırılarının sonuçlarını gördükçe daha iyi anlıyordum. Asıl tüm dünyanın “Ben Suriye’yim” yazması gerekirdi. Ama kimsenin umurunda değildik çünkü biz Müslüman’dık. Peygamber ne buyurmuştu: Zalim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et. Zalimse de onu zulmünden alıkoyarsın, işte bu da ona bir yardımdır. Kardeşim her ikisiydi: Hem zalim, hem mazlum.

 

Günlerce onu bekledik. Öldü sanıyorduk. Babam telefon rehberini eskitti. Tüm hastaneleri karakolları, taksi ağındaki şoförleri aradı. Ben de eski taklalara geldim. Kaygılarımı sarıp, duman edip dermana salıyordum. Ölmesini istemiyordum. Sonra epostası geldi. Bilinmeyen bir adresten. Babam onu parçalamak istiyordu. O gün, annem öldüğünde duyduğumuzdan daha güçlü bir sesle haykırdı. Ben de annem gibi sigaraları uç uca içiyordum. Mali masalını yutmadık. Geceleri uyku tutmuyor, Palmira’da insanların kafasını kestiğini görüyordum.

 

Birden sustu. Fazla konuştuğunu, çenesinin düştüğünü söyledi. “Sadece birkaç fazla söz bile bir düşünceden daha güçlü olacaktır. Söz düşünceyi taşıyan araçtır.  Söz olmadan düşünceler taşınamaz. Ve Allah da biliyor ki sözler güçlüdür öyle güçlüdür ki, düşünceler ona itaat etmek durumundadır. Sözler tehlikelidir. Birbirine bitişmiş birkaç harf sizi kodese, cehenneme ya da cennete taşıyabilir. Oysa ben sadece bir taksi şoförüyüm.”

 

Sonunda sözünü kestim. “- Sende kendini ifade etmek için yanıp tuştan bir damar seziyorum. Kitap yazmak ister misin?” Ve dedim “- Peki ya kardeşin dönseydi?”

-0-

1980’ler sonrasında, Türk annesi ve Kürt babası ile Fransa’da mülteci konumundayken, Nantes’de doğan, on yıl uyruksuz yaşayıp önce Türk, sonra da Fransız vatandaşı olan Mahir Güven bu kitabı, düşünebildiği dil, Fransızca yazmış,  Türkçe ile beslemiş. Nitekim Türkçenin deyimlerini, argosunu, kurgusunun ustalığı içinde… konusuna ve dillere egemenliği, romana giydirdiği gerilimlerle Fransızcaya yedirerek özgün bir dil yaratırken, çevirmen Ebru Erbaş da yazarın kullandığı argo ve sokak dilinin özünü yitirmeden aktarılmasını sağlamış. Özetle bir Türk’ün bir Türk’e sinerjisi, kitabın esiksiz ve kusursuz çevirisini sağlayarak, karşılığını önemli bir çeviri ödülüyle alarak, kitabın ödüllerini taçlandırmış. Ama son zamanlarda dilimizi kurt gibi kemiren, olmak fiilini, olur olmaz kullanmaktan da kurtulamamış.

 

Bu kitabı okuyun ve hele yukarıda anılan dünya haline tasasız kalmak mümkün değil ama her zaman söylediğim gibi tasasız ve sağlıkla ve kitapla kalın!



21.07.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Can Sanat Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2020



[1] https://www.arti49.com/mahir-guven-avrupanin-buyuk-dillerini-sasirtan-bir-ofke-yazari-2346026h.htm

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/2015_Paris_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1



21.07.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Can Sanat Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2020



[1] https://www.arti49.com/mahir-guven-avrupanin-buyuk-dillerini-sasirtan-bir-ofke-yazari-2346026h.htm

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/2015_Paris_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1


30 Mayıs 2021 Pazar

 

Sus Barbatus! 2, Faruk Duman, 202 / CXCVI

        1.        2019, 48. Orhan Kemal Roman Ödülü,      2. 2019 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü

 “ Buz çatırtılarla yarıldı. Gölün üstünde kırmızı bir ışık seli belirdi. Yarık dondu. Birden aynı yerde suyun altında bir top sarı ışık belirdi. Işık patladı, buzu dövdü, buz çatladı Sus Barbatus sırtında Aysel ile Faruk dışarı çıktı. Üç adam boyu yükseldiler. Buz tutmuş, buz kılıçları altında ormana doğru uçup gittiler.”

Sus Barbatus! Kitap.1, S.486


Faruk Duman’ın 12 Eylül darbesine doğru hızla giden süreçte geçen ve nefes kesen doğa ve canlı betimlemeleri ile nakış, nakış işlediği üçlemesinin ikincisi, Sus Barbatus!2,  Civan Yusuf ve Elif ile başlayıp, Elif ve Civan Yusuf ile biterken… -yaşadıkları coğrafya- ilkbahara geçer, siyaset daha da keskinleşir. 

Yaşadıkları coğrafya derken, yazar, (anlatılanların her coğrafyada geçerli olduğu varsayımıyla) şehri K. Şehri, gölü Ç. Gölü, dağları A. Dağları, nehri K. Nehri diye anıyor ama benim romanı kafamda biçimlendirmeme engel olan bu, itirazım da buna… Neden?...

…“Roman, araştırılıp anlaşıldığı kadarıyla Kars, Ardahan, Çıldır Gölü ve Kura Nehri dolaylarında geçiyor. Yazarın, insan/doğa ilişkilerinde, insanı anlamak için, insan dışı canlılara büyük harflerle ad verecek kadar doğayı anlamlandırdığı bir romanda, aynı coğrafya ve koşullarda yaşamayan, örneğin Trakya’da ya da ilerde kitabın çevrilebileceği dillerin coğrafyasında dahi yaşananların aynı şekilde yaşanması mümkün müdür?” diye sorarak, sızalım kitabın satırlarının arasına …  

Birinci kitapta, kaynar kazana dönen, fokurtusu rüzgârın içinden geçip, esintinin aklını başından alan, hançer gibi hortumları ile ormanı delik deşik ederken, Kapısı yarı açık evine hızla sürüklenen, sedirin altında hırpalanmış kolu, yüzündeki kan izleri, boşalmış karnı ile karısı Zeynep’i gören Kenan’ı umutsuzluktan deliye döndüren” karakış…

İkinci kitapta; … bütün o viranesever baykuşlar, gözle görülmez puhu kuşları, nerede olduklarını anlamak için büyüteç gerektiren çıvgınlar[1], çakallar ve yaşlı kargalar gibi ciyaklayan tilkilerle beraber, ortaya çıkan, damları uğultuyla döven cılız taneleri eflatun, damlaları mor yağmur, umutsuzluğu umuda taşıyan çağşak[2] suyla, ilkbahara döner.

Orman, atgötü[3] çalılarıyla, kuşekmeği[4] tarlalarına bürünür. Yeşil, kırmızıyı parlatmak üzere orada bulunur, ışık bunların içinden öbür renkleri çıkarır. Kırmızı ortaya çıktığı zaman,  morun habercisi olur. Lacivert bir kılıç darbesi gibi gelip geçer içinden. Hele bir de bulut milletinin etekleri tutuşur, birbirlerini iterek, kendilerine bencilce yollar açarak ilerlemeye devam ederse, bu kapkaçın arkası gürültülü olmaz da ne olur? Yer, gök suya keser, güneş çıkınca suyun üstünde bir buğu belirir, toprağın üstünde avuçsu yapraklardan sızan suyla solucan biçimli akıntılar oluşur. Filizler patlar, ağaçlar göverir.” İnsanları, hayvanları, hareket halindeki doğa ve sesleri, kalemiyle renklendirip yer yer destana dönen bu benim dilimde kısaltılmış satırların aslı, fazlasıyla kitapta…

Birinci kitabın masal tadındaki sayfaları yerine, Sus Barbatus! 2’nin gövdesi hikâyelerle dolu… masaldan gerçeğe yansıyan sayfalar evrilir, devrilirken kişiler çoğalıyor. Bütünlük bozulmuyor. Yazar masallardan, hikâyelerden, söylence ve mitlerden aldığı, kıssadan hisse tadında malzemeyi, çokça kişileri, romanının kurgusuna becerikli bir biçimde yerleştirirken,  Fransız yazar Guy de Maupassant’ın Horla[5] adındaki romanından, romanına göndermelerde bulunuyor.

Nitekim, atı CENNET’in Köroğlu soyuna dayanıp ölümsüz olduğunu bazen bu kutlu varlıkların don değiştirerek dünyaya geldiğini düşünen yirmili yaşlardaki Civan Yusuf’la başlayan ikinci kitap… Civan Yusuf, bacaklarını kollarının arasına almış, başı eğik, çaresiz Elif’i “…seni bırakmayacağım, bırakırsam da bana yazıklar olsun.” diyerek kucağına aldığında, bazen babası Âşık Kerem’in, bazen birinci kitaptaki Faruk’un donuna girip, onun ağzından konuşup hareket eden, düzene karşı isyan eden, bir devrimcidir artık.

Kendine yeni bir beden arayan hayalet gibi “anılan coğrafyada” umudu arayan hayaletin kendisi de yenidir…

… ve bu umudun arkasında, aynı yörede, aynı köyde yabanı bilen, doğduğundan beri yabanla yaşayan, yasaları yabana bağlı, Kadir Ağa, Şeyh ve karakol komutanı gibi sistemi koruyup kollayanlarla, Aynur, Orhan, Ece, Murat, Halil, Ferit gibi sisteme karşı çıkan zıtların birliği vardır artık… ve…

Sus Barbatus! benim donumda, ben kanatlarını açmış Sus Barbatus’un donunda, ikimiz de yerleştik kitabın kapağına, bir bakalım kollarını açan yabana, ne var ne yok aşağıda, kimler var romanda?

-o-

·         Gençlik yıllarında Roma tarihine merak salmış, Lykurgos’[6]un toplumcu çılgınlıkları ile büyülenmiş, sosyalizme bu yolla inanmış… “Dünya’nın yarısı, biz ve bizim eşit barışçıl toplumumuza inanmasa bile zarar yok. Biz de dünyanın o yarısına seyahat etmeyiz.” diye düşleyen…  yağmurun içinde uyuyan kızı gördüğünde -Marksizm’in insani duygulara karşı olmadığını tersine bu duyguları gerçek temellerine oturttuğunu söyleyen, Faruk’u duymuşçasına kızı, yaralı bir kuş gibi avucuna alarak barınağa doğru yol alan, romantik Halil,

·         Yanında köpeği KARAGÖZ ile her adımında başka yönden parıldayan,  çelik örme yaman tüfeği, otların arasında yaralı üniversite öğrencisi Ferit’i bulduğunda gözleri dolan, -Ben size demiyor muyum? Buraları iyi öğrenmeden olur mu?... diye söylenen, delidolu Aynur,   

·         Bekir komutanı - Yahu, bana bak. Askere kılavuzluk etsin diye yanımıza aldığımız şuursuz iz sürücü, it, devletin askerinin yanında silah kullanacak ha?... derken, kıpkırmızı olmuş suratıyla dinleyen… o arada -Ne olacak bunlar da bir nevi sarhoş asker değil mi? - Ama dur senin de defterin dürülecek belli ki, diye içinden söylenen… ilk fırsatta Ç.deki büyük karakola gidip - Komutanım böyle, böyle, bu Bekir’in rakıdan şaraptan başını kaldırdığı yok… diyerek, ihbarlarına bir yenisini ekleyen, can çıkar huy çıkmaz örneği, ihbar ettiklerinin arasına kardeşi Mustafa Öğretmen’i bile ekleyebilmiş Kadir Ağa ile

·         Yüreğindeki yayın çıtırtısını duyup, gerginliğine son vererek, söylenecek ve yapılacak şeyin ne olduğunu anlayan, Aynur’un verdiği Devrimcinin Kitapçığını babasının askıda bıraktığı ceketinin astarının içine diken, Kadir Ağa’nın kızı,  Ece,

·         Dursun, Kadir Ağa’ya - valla Aynur’un öyle bir çiftesi var ki, örme çelik, ben ömrümde öyle güzel öyle parlak çifte görmedim. Paltosunun altından çıktı üzerime tuttu ama bana sorarsan bu işler ondan değil de hep bu herifin başı altından çıkıyor... derken, Nasip’le beraber,  ayaklarından ağaca astıkları, nefesi, nefesimizde Mustafa Öğretmen’in oğlu Orhan,

·         Korkunca son derecede kurnaz, tıslayarak konuştuğunda düşmanlarının kemiklerini donduran, kimsenin boy ölçüşemediği iz sürücü, iyi nişancı, Jilet…

Hikâye: “Kuşların hepsi tüylerini geri aldılar. Bir eksikle. Pencerenin önünde kalan o tek tüyü Hz. Süleyman tanıdı. Uçuk mavi ten rengi bir tüydü bu. Gözyaşları içinde sordu. Kimdin ki gelip de bu derdi bana bıraktın. Sonra tüyü oradan aldı, götürüp kendi baş yastığının içine koydu.”

…yeşil parlak bir kuş belirdi üzerinde... Kuşun yalımlar saçan bir tüyleri vardı. Böyle yanardöner, kendi içinde durmadan değişen tüylerdi bunlar. Öyle ki, kuş kıpırdadıkça rengi değişiyor ve bu değişken renkler hem göz alıyor, hem de insanın gözünü yakıyordu. Kuş, koyu yeşil yapraklı tozlu kunt bir çalıya konsa ansızın o çalının rengine bürünüyordu. Oradan kalkıp bir lahana çiçeğinin moruna geçse bu kez morarmakla bambaşka bir hal alıyordu. Boz ve de ölmüş bitmiş kül rengi bir toprak parçasının üzerinde, bu kuşun rengi de bozarıyordu. İşte O Kuş, yağmurun dayağını yiyen kanatlarıyla başka biri gelip de içine girmiş, yenilenmiş gibi Jilet’in başına kondu.

-0-

·         Ferit’in izini bulan Jilet yere uzanmıştı. Kepi düşmüş yüzüne su doluyordu. Az beri çektiler uyanır gibi oldu, karısını görünce güldü. Zühre bir şey diyemedi, Jilet’in soluğu kesildi elini gömleğin içine sokmuş sıkı sıkı sarılmış gibiydi. Zühre paltoyu kaldırdı kocasının eline baktı. Küçük renkli tuhaf apak gözlü bir kuş ölüsü vardı elinde.

·         Erol komutan hışırtının geldiği yeri buldu. Kadir Ağa’nın ceketini astarıyla birlikte kesti kâğıdı aldı, bildiriye göz attı. –Vay be, dedi sen de komünistsin demek… O anda sanki Kadir Ağa’nın yarısı var, yarısı yok. Önünden baksan arkasında, arkasından baksan önünde, bir şey saklıyor sanırsın.

-0-

·         Gülmeyi unutan yoksul, ağlamayı unutan vicdansız, her ikisini de unutan insanlıktan çıkmış Şeyh’in emrindeki iki gözü iki çeşme ağlayarak, CENNET’i Civan Yusuf’un yanına getiren çocuk, - Bizim burada bir töremiz vardır. Kız, evlendiği gece şeyhimize gider, gidince de onun yanında kalır. Benim diyeceğim bu kadar, dedi. O an karanlıkta bir silah patladı. Civan Yusuf sarsıldı. Attan düştü.

·         Âşık Kerem uykudan kalktı, duvardaki sazı, yanına aldı. Düşünde gördüğü kız, başında durmuş, oğlanın alnını kuruluyordu. İçinden bir şey kalktı, bir ruh ayaklanıp içinden çıktı. Sırtının üzerinde bir halı, halının üstünde canlandı canlanacak bir ceylan duruyordu.

-0-

Dev kanatlarını açmış,  mor karanlığın içinde azgın yağmurun altında kendi görüntüsü ile birlikte Faruk ile Aysel’in görüntüsünü de taşıyan Sus Barbatus, ormanın ağzından, köye doğru şöyle bir uçunca, devedikenlerinin, çinçarların[7] tatlı çilotların, yabani kekiklerin kokusundan hepsi birden deliye döndüler. Sus Barbatus köy meydanında GÖKYÜZÜ’nü gördü. Hepsi CENNET’in üstündeydi. Elif de, Civan Yusuf da, Aşık Kerem de, sazı da. Ceylan şakın ve çaresizdi. Barbatus’u  görünce canlandı. Barbatus alçaldı. Hepsini sırtına aldı. Beni bıraktı.

O sırada,  Âşık Kerem’in Barbatus’a - K. Köyü’nde benim eski bir öğretmen arkadaşım var, Mustafa Öğretmen, bizi saklasa saklasa o saklar, dediğini duydum.

“Mustafa Öğretmen kitabı açtı. Ağrı Dağı’nın betimlenmesiyle başlayan romanı çocuklara okumaya başladı.”

İkinci kitap, beş yüz seksen altı sayfa. Erguvanlar, begonvillerle mor kesmiş yağmuru koyun, eflatuna kessin kıştan kalan kadehinize, dinleyin Mustafa Öğretmen’i, tasasız ve sağlıkla…  


31.05.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2020

  


[1] Ötücü bir kuş olup türleri; Bayağı Çıvgın, Kafkas Çıvgını, Orman Çıvgını, Sarıkaşlı Çıvgın, Yeşil Çıvgın, Söğüt Bülbülü, Yaprak Söğüt Bülbülü olarak anılır.

[2] Akarsu yataklarında, kıyılarında ve genellikle de pınarların içinde bulunan, aşınarak bilye gibi olmuş küçük taş(lar)

[3] Kara kuşburnu, batı, orta ve güney Avrupa ve kuzeybatı Afrika'ya özgü bir gül türüdür. Genellikle kum tepeleri veya kireçtaşı kaplamaları ile sınırlıdır ve kireçtaşı üzerinde değilken tipik olarak kıyı dağılımına sahiptir.

[4]  Turpgiller familyasından tarım alanları ve çorak arazilerde yaşayan bir yıllık, dik gövdesi yıldızsı tüylerle kaplı olan otsu bir bitki türü. Meyvesi ters kalp-üçgen şeklindedir. Taban yaprakları rozet yapıdadır. Kültüre alınmış alanlarda, boş yerlerde, deniz seviyesinden 2000 m yüksekliğe kadar yetişir. Türkiye genelinde geniş bir yayılışı vardır. Genç toprak üstü kısımları ayran aşına katılır, kurutularak çay yapılır, salata olarak hazırlanıp yenilir. (Iğdır; genel).

[5] Horla " (Fransızca: Le Horla ), Fransız yazar Guy de Maupassant tarafından, 26 Ekim 1886 tarihli Gil Blas gazetesinde yayınlanan çok daha kısa bir ilk sürümünden sonra, 1887’de bir günlük tarzında yazılmış kısa bir korku öyküsüdür.

Kısa öykü boyunca, ana karakterin akıl sağlığı veya daha doğrusu yabancılaşma duyguları, Horla'nın düşüncelerine giderek egemen olmasıyla hâkimiyet kurmasıyla sorgulanır. Başlangıçta, anlatıcı, kendisinin akıl sağlığını sorgular ve "Deliriyor muyum?" Diye bağırır. İçmemiş olmasına rağmen bir bardak suyunu boş bulduktan sonra, "durumunun" tamamen "bilincinde" olduğu ve gerçekten de "onu en net şekilde analiz edebileceği" için, aslında delirmediğine karar verir. Horla'nın varlığı kahramanı "izler… … bakar ... [ve] ona hükmettiği için gittikçe daha tahammül edilemez hale gelir.

[6] Lykurgos, ne zaman yaşadığı tam olarak bilinemeyen Sparta kralıdır. İlk çağlardaki sosyalizmi kurmaya çalışması, bunun için ortak yemek sofraları gibi araçları da kullanmış olması hakkında bilinenlerdir.*Kaynak:Lykurgos'un hayatı J.J. Rousseau Toplum Sözleşmesi'nde O'ndan bahsederken; "Lykurghos vatanı için yasalar yaparken işe önce krallıktan vazgeçmekle başladı" demektedir. Rousseau'nun bu gönderimi O'nun ülkesine adil ve tarafsız yasalar yapmak için kendi yönetme hakkını bir kenara bıraktığını göstermektedir. Zaten Rousseau da bu örneği, yasa yapanlar yönetmemelidir, yönetenler de yasa yapmamalıdır görüşünü ileri sürerken vermektedir (J.J.R.) Toplum Sözleşmesi, 2008, Say Yayınları, s: 94-95). “ Sparta efsanevi kurucu Krallarından olan Lykurgus toplum düzeninde eşitlikçi neredeyse ütopik sosyalizmin bayrağı gibiydi. Toplumda yerleştirmeye çalıştığı eşitlikçi düzende paranın zararlı olacağını düşünerek demirden öylesine ağır bir para bastırmış ki ne taşınır ne saklanırdı.

[7] Isırgan