17 Mart 2021 Çarşamba

 


Körlük, José Saramago,[1] 392 / CXCIII

Çeviri: Işık Ergüden

 “ Biz kör olmadık, biz zaten kördük. “


Kütüphanemde özel bir yeri olan José Saramago’nun bu romanı, doğum günümde oğlumun armağanı olarak geçince elime, iki tane distopik roman üst üste geldi benzer konuda ama ne çare, yazacağız bunun da üstüne ne çare ki kör alfabesi ile tane, tane…

-0-

Saramago’nun 1995’de Ensaio sobre a Cegueria, Körlük Denemesi özgün adıyla ve biçemi gereği yalnızca nokta ve virgül kullanarak, yazdığı bu roman, yine memleketin birinde, Covid-19 gibi bir virüsün, romanda sıfatlarıyla anılan insanlar arasında bir anda ve hızla yayılarak… onları kör, daha doğrusu kitaptaki anıldığı gibi süt beyazı bir boşluğa, bırakıp genel hayatı ve anlamını nasıl değiştirdiğini… beraberinde yine virüs gibi yayılan akıl dışı önlemlerin siyasal ve sosyal kurumlara nasıl sıçradığını anlatır.

 

José Saramago,’nun katman katman gelişen romanında metafor olarak kullanılan  körlükle, asıl anlatmak istediği… dünyada yaşanan suç, sosyal adaletsizlik, cinsel istismar, haksızlık, açlık, bencillik gibi konulara insanların nasıl kör baktığı, insanın işlenen suç ve zulümlere kör ve tepkisiz kaldığı, dolaylı ve dolaysız parçası olmasıdır.

-0-

 

Trafik ışıklarında arabasıyla bekler, yeşile dönmüş ışıklar sorgu dolu bakışlarla kendisine bakarken, “Kör oldum” diye tekrarlayıp duruyordu, gözlerinden boşalan yaşlarla, romanı başlatan, sıfatıyla ilk kör, adam.

 

Onu evine götürüp, arabasını çaldıktan sonra kör olan hırsız ile ilk körün karısına, “Fiilen körsünüz.” “Buna karşın körlüğünüz konusunda şu an bir açıklama yapamıyorum.” Diyen, gittikleri göz doktoru; Agnosia psişik körlük veya amorozis kısmî körlük de olabilir belki, diye evinde düşünür ve kitaplarını rafa koyarken, o anda o da kör olduğunu anlar.

 

İlk çevrimde bulunan, doktorun sekreterinin,  doktorun muayenehanesinde bekleyen, kara gözlüklü güzel kızın, bir gözü siyah bantlı adamın, annesiyle gelen çocuğun da kör olmasıyla beraber, salgın durdurulamayan zincirleme bir çevrimle yayılır…

 

… durumu hemen sağlık kurumlarına ilettiği için hükümet adına doktora teşekkür eden, duruma hemen hâkim olunacağı ve kontrol edileceğinden sözle, şimdi evlerinizden dışarı çıkmayınız diyen sağlık bakanının uyarısı, adeta bir tehdit gibi duyurulur…

 

…ertesi güne kalmadan mali sistem başta olmak üzere enerji, iletişim, ulaşım,  dâhil düzenin tamamı, iskambilden bir şato gibi bir anda çöker.

 

İlk dalgayla, sağlık bakanlığının yeni düzene düzen veren talimatları nezaretinde kullanılmayan boş bir akıl hastanesine kapatılan körlerle, kör olduğundan kuşku duyulanlar, hâlâ gözleri gören doktorun bilge ve şifacı arketipi karısı ile trafik ışıklarındaki olaya tanık olan ben de girdim satır aralarında sürüklenip doktor ve karısı ile beraber körler ülkesinde tek gözlü kral gibi olarak içeriye…

 

…daha girince anladım ve anladık ki, içerisi ile dışarısı arasında bir fark olmadığı gibi, dışarıda bakıp da görmeyenlerin düzenleri alt üst olsa da içeride hiç görmeyenlerin, -ayıptır söylemesi- düzeni, yine onlar!

 

Bunun üzerine, doktor ile karısı : “Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak da tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım.” “ Dün görüyorduk, bugün görmüyoruz, yarın yine göreceğiz. Her hareketimizden önce bütün sonuçlarını tahmin etmeye çalışsak, ciddi olarak düşünsek, önce kesin, sonra olası, sonra rastlantısal, sonra da hayali sonuçları düşünmeye kalksak kımıldayamayız bile, tek bir adım atamayız. Beslenmeli ve örgütlenmeliyiz.” Manifestosu altında, - hafif bir soru vurgusu altında, sanki akıl, yanıtın olumlu mu olumsuz mu olmasına, cümlenin umut verici bitişine tereddütlü bir mola eklemeye son anda karar verecekmiş gibi - birinci koğuş körler hareketini kurdular.

 

Ne çare ki, ihtiyaç girdisinin tedariki ile ihtiyaç çıktısının hijyeni arasındaki denge, girdiden yana olduğundan, bilgi ve beceri hiç işe yaramadığından, bir müddet sonra yiyecek stoklarına el koyan düzenin düzenlerine, açlık nerede mülkiyet duygusuna ağır bastıysa işte orada, ellerinde, ceplerinde ne varsa bıraktılar.

 

Mülkler bitti, yetmedi. Girdi bedeli, kadın bedeni kuru üzerinden istenince, sorularla sorunlar peş peşe eklendi. Gelen iki soru ile koğuşlar hareketlendi. “1. Karşı cinsin yemek parasını neden ben ödeyeyim?” “ 2. O zaman, yemeklerin stoklandığı koğuşa gider, kazancım bana ait yatağım, yemeğim garanti olur. Neden burada kalayım?” Bu bir birinden ayrılamayan sorular ile beden dili ile kulaktan kulağa geçen fikirlerle koğuşlar bir sağa gitti bir sola… bir yukarıya, bir aşağıya ve sonunda birisinin “ Fikirlerinizin canı cehenneme. Sizin sözlerinizi dinlersek burada açlıktan öleceğiz.“ demesiyle… Örgüt, dağıldı, hiziplere ayrıldı.

 

Sadece kadınların olduğu hizip : “ Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var ya? Hani işte biz oyuz.” Sav sözü ile harekete geçti. Sözcüleri, kara gözlüklü güzel kız,  Unutmayın! Kadınlar birbirlerinin içerisinde yeniden doğarlar. Namuslular orospu, orospular namuslu olarak… size getireceğimiz ekmekten nasıl tat alacaksınız bilmem ama, bizler, bir daha bu kapıdan çıkıp giden kadınlar olmayacağımız gibi, o hergele veya hergeleler bir gün bunun bedelini ödeyecek, bilin ki… demesiyle roman da başka bir boyuta, ben de utancımdan kör binicileri üstünde uçan süpürgelerin arasından savruldum duvardan, duvara…

 

Kadınlar, bir köşeye çekilip el ele geldiler. Kadın gözü ile sorunu dillendirdiler! Kadınlar ele ele gelip, kadın gözünü çıkarınca ortaya, sıfatlar yer değiştirdi, körlük ikinciliğe düştü, bağlaç saklandı, çünkü kadınların aması da amanı da olmazdı. Körler ülkesi sustu, buz kesti. Karar alındı ve duyuruldu.  Önce bu kötülüğü kimin veya kimlerin karar verdiği öğrenilecek, sonra da biz karar verip, cezasını biz vereceğiz.

 

-0-

 “Cezalandırıldı.”

 Hükmü düşerken kayıtlara… Tarih yine bir kayıt düştü.

 

Yoğunlaşan ihtiyaçları ile tirana dönüşen insanlara beraber alevler yavaş yavaş küçülürken, albayın kafasına sıktığı alevler içindeki kurşun, kilisedeki bulunan resimlerde gözleri beyaz bantlı olmayan, tek bir kişinin, kucağında bebeği olan bir kadının gözüne saplandı. Göz, bir tepsiye düştü. Tepsi sütbeyazı gümüşe dönüştü. Sesi duyan, tüm zamanların ve dinlerin gelmiş geçmiş en saygısız rahibi, aynı zamanda da en adili, en insancılı, sonunda buraya gelip Tanrı’nın görmeyi hiç de hak etmediğini söyleyen kişi, “ Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük.” derken…

 

“Sen hiç bu kadar güzel olmamıştın.” dedi, ilk körün karısı, doktorun karısına.  Bir kişi zamiri üzerinden bir zarf, bir fiil, bir sıfat yüzünden iki kadın da belirsiz zamir altında, gözyaşlarına boğulduğunda, durum bir ayine dönüştü ve yağmurun altında üç zarif çıplak kadın cümleyi tamamlayana sarıldılar.

 


İçeriye tek gözü kör girip, körlükten kör olan ben, bu zarif kadınları tarihe kör alfabesi ile kaydederken, hayatın birlikte yaşamalarına karar verdiği kalan diğer insanlar yüzlerini, doğan güneşe verip, güneşi ve benim de gördüğümü gördüler...  kör alfabesi ile ben, tarihe kayıt düşen ellerime hayretle bakarken!

Kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…  

 

18.03.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Kırmızı Kedi Yayınları, 19. Baskı, Nisan 2020

 



[1] Amacım okurlara yaşamı hor görürken mantığımızı sapkınca kullandığımızı, insan denen varlığın onurunun her gün dünyamızdaki güç sahiplerinin hakaretine uğradığını, evrensel yalanın çoğul hakikatlerin yerini aldığını, insanın benzerine olan saygısını yitirerek, kendisine saygı duymayı bıraktığını hatırlatmaktı.”  José Saramago, 07 Aralık 1998 tarihli Nobel Edebiyat Ödülü kabul konuşması.


5 Mart 2021 Cuma

 


Gemide Yer Yok, Ömer F. Oyal, 593 / CXCII

2020, Yunus Nadi Roman Ödülü

 

 Zamanın askıya alındığı bu zamanda saatin ne önemi olabilirdi ki!

Tufanın anısına bir yudum daha içiyorum.

Gemide kalıyorum.”

 

Kestirilemezlik yasası gereği, zorunlu konut içi ve dışı yaşam… Başta sağlık malzemeleri olmak üzere yiyecek, içecek stokları yapma… akarsuyun, elektriğin, internetin artan önemiyle sosyal hayat biterken, sosyal medyaya artan ihtiyaç… fiziksel gücün sınanması… Bahsettiğim, yaşadığımız salgının hikâyesi değil.

Bahsettiğim; nerede yaşandığı belli olmasa da, yakın ve komşu coğrafyadan alıntılandığı muhakkak bir yaşamın, olağandışı akışına derinliğine dokunan, kişinin sınırlarının zorlandığı, kişinin de bu sınırları zorladığı sürece hayatta kalabildiği bir coğrafyadan bize seslenen, 2020 Yunus Nadi Roman Ödülünü de kazanan Ömer Faruk Oyal’ın, Gemide Yer Yok adlı romanı.

Bireyin çare ararken, çaresiz yalnızlığında birleşen bu distopik romanda, yazar, Nuh’un Gemisi arketipinden esinlenerek, orta halli sıradan bir kentlinin, iç savaş sürecinde değişen yaşam koşullarının dayatmasında, değişen iç dünyasını yansıtıyor. Bize de ya bizde de olursa korkusunun, “ Tahtaya vur !” inancıyla, bu resmi uzaklaştırmak ve ders almak kalıyor.

Her ne kadar, şu anda dünyanın pek çok ülkesinde bu durum halen yaşanıyor olsa dahi, romanın distopya gibi görünmesinin nedeni, kurgulanan yaşamı, geleceğe dair sıkıcı bir öngörü gibi algılamaktan, diğer deyişle romanda yazılanları yaşamadıkça algılayamamaktan kaynaklanıyor olabilir. Açıklarsak, çarkların şu veya bu şekilde düzgün işlediği bir coğrafyada zincirleme gelen terslikler, beklenmeyen felâketler veya siyasal alt üstler, distopik olabilir. Ama anılanların şu veya bu şekilde yaşandığı toplumlarda, kurbağanın suda yavaş yavaş kaynatılması gibi anlamlı da olmayabilir.

Öyle ki, yapılmaz, yapılamaz sanılanlar yapılabiliyor.  “ Üç gündür kemik arıyorum. Nihayet ufak bir ….. gördüm.” Gereksiz görülen şeyler ihtiyaç haline geliyor. Gerekli sandığımız şeyler anlamını da maddi değerini de yitiriyor. Güç, her zaman fiziki ya da maddi gücü değil, stoklar, silah, yiyecek, hijyen malzemesi ya da sağlık malzemesi gibi şeylere sahip olmayı da kapsayabiliyor. Kadının sesi yardım ister gibi değil de tebliğ eder gibi yapmam gerekenleri açıklıyor, stokları açmamı söylüyordu.” Koşullar değiştikçe güç dengeleri de değişiyor.

Sokak bile artık kendisiyle baş başa… fotoğraftaki suretler ve televizyondaki sesler ölmüş, canlılar, hayaletler ile başıboş sokaklarda dolaşırken, karanlık tarafından emilmekte… Kapılar, tarafların taraftarlarına göre işaretlenmiş… duvarlar her gece yeniden düzenlenen veresiye defteri gibi…  Guruplar sinsice hareketli… silahlar, açlık, kin ve korkuya uzanmış yılandili gibi…

-0-

Kurguya göre, sadece kahramanın görüş ve yargıları üzerinden yürüyen romanda adı da sanı da olmayan kahramanımıza -benim koyduğum adla “Âdem” diyerek-; Başlayan iç savaş nedeniyle, “Adem” Nuh Tufanına atıfta bulunarak, delilik olarak damgalanan öngörüsüne kimse inanmasa da – nitekim Nuh peygambere de kimse inanmamıştır,-  Nuh peygamber gibi gayet ciddi ve ısrarcı bir şekilde günlerini ve gecelerini lojistiğe dair planlar yaparak geçirmiş ve kötü günler hazırlıklarını tamamlamıştır. Karısını ve oğlunu kayınpederinin yaşadığı yere göndermiş, başına geleceklerden haberi olmayan fotoğraflardaki, artık bir yığından ibaret geçmişini, iki kopya taşınabilir diske sığdırıp, Nuh’un gemisi ile, geleceğe taşımakla meşgulken...

“Adem”’in Evi’nin kapısında bitkin bir yaşlı kadını, geçici de olsa korumak ve yardımcı olmak kaygısıyla, diğer deyişle romanın temel düzlemi ahlâki bir duruş ile başlayan roman, kadının evde işgal ettiği alanın ve genişleyen aile bireylerinin hikâyelerinde sayfa, sayfa şekillenir. Paralelinde kişilerin ahlaki duruşları da değişen koşullara göre genleşip, büzüşür. Kadın ile Âdem arasındaki hukuk ve güç dengeleri konuşan, alaycı gülümsemeleriyle kadının lehine gelişir. Bakmak, barındırmak ve beslemek sanki “Adem”’in doğal yükümlülüğü hâline gelmiştir. Disklerin kopyalaması da gittikçe gecikip, harekete geçmedikçe geçmişle arasına karısının sesi girmiş, aralarındaki zaman ve mesafe de genleşmiştir.  

Aslında çok fazla bir seçenek de yoktur. Ya insafsızca herkesi evden kovacak ya da yaşam alanını sinir savaşıyla koruyacaktır. Utanmazca yarısını işgal ettiği (!) söylenen evinde, yaşam alanı da karar alanı da daralmakta, yaşamı kendi evinde öfkeli bir alan mücadelesine dönüşürken evin içinde saflar da çıkarlara göre yer değiştirmektedir. Öfkesi hızlı davranıp bir karar vermesine fırsat tanımadan tetiği çekip silahı ateşleyebilecek denetimsiz ve kendince meşru bir güç haline dönüşmektedir.

Zaman askıya alınmış, geçmiş dolabın çekmecesinde tozlanmış, gelecek hipotermiye girmiş, yaşam belirtisini kaybetmiştir.

Ömer Faruk Oyal’ın bu kitabı bellek, zaman ve yaşam arasında sayfa, sayfa gidip gelirken, bir yandan geriliyor, izleyen sayfaları tereddütlü bir merakla gözlüyor, bir yandan da tufanın dindiğini haber verecek zavrak güvercini bekliyorum.

Geçmişi parlatmak, özlemle anmak için tufanın anısına bir yudum içiyor, peyniri dilimliyorum.

Bir dilim ağzıma atıyorum ağzımda bir süre gezinmesini, peynirin kokusunun ve dokusunun iyice nüfuz etmesini istiyor ve gemide kalıyorum.

 … kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…

05.03.2021 mehmetealtin,


https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Mart 2019


20 Ocak 2021 Çarşamba

 

Aşk ve İsyan, Nedim Gürsel, 544/ CXCI

 

“ Bu kentte tanıştığı, yarenlik ettiği, hikâyelerini dinlediği insanlar, hayal perdesi benzeri, deve derisinden kesilmiş suretlerden mi ibarettiler acaba? Hayal perdesine çıkıp rollerini oynadıktan sonra kayıplara mı karışıyorlardı? “ s.179

 

Nedim Gürsel’in bu romanı, Voltarie’nin “dünyadaki acıların birer zorunluluk olduğunu ve Tanrının bundan daha iyi bir dünya yaratmasının mümkün olmadığını ileri süren”…  filozof Leibniz'in "mümkün dünyaların en iyisi" felsefesini eleştirmek için yazdığı (Candide ou l'Optimisme = Candide, ya da İyimserlik) romanın kahramanı Candide’nin, Arabesk filminin konusuna taş çıkartırcasına, İstanbul’da başına gelenlerin ironik ve erotik bir dille anlatırken…

Candide’nin kişiliğinde Lale Devri’ndeki Osmanlı’nın, geçmişinde boncuk arayanların gözüne sokarcasına, karanlık yüzünü, siyasal şiddet ve dalavereler içinde eşcinsel ilişkileri, tarihî gerçeklere uygun, ama abartılı kurmaca bir dil kullanıyor. Kitapta padişahların ırzına bile geçebilen oldukça hırpalanmış bir Osmanlı yaşamı karşımıza çıkarken… savaş meydanındaki mehter yürüyüşünde dahi ikinci adımda civelek taburlarının arkadan gelip gelmediğini kaygıyla izleyen, padişah dahil, savaşçıları örnek göstererek…  bunun hayatın olağan akışı olarak alınıp, algılandığını duyuruyor.

Bu durumun kanıtlanmış örneklerinden birisi olan; Zenta’da bozguna uğrayıp, sadaret mührünü düşmana kaptıran… eyalet paşaları ile birlikte Tisa ırmağında boğulup ölen Elmas Mehmet Paşa’ya, unvanını, ona ilk görüşte âşık olan, Sultan IV. Mehmet, Avcı Mehmet, verdiğini söylerken gibi onun ölümünden sonra da II. Ahmet’in kapatması olan Elmas bu dönemde üç tuğlu paşa, ardından Sultan II. Mustafa zamanında ise sadrazam olurken, sefahatin siyasetini tavana vurarak mühürlüyor.

Siyasetin her türlü rüşvete, hırsızlığa, rezilliğe dışavurumuna diğer örnek kişiler ise  gelecekte celladı olacak Patrona Halil’i, asılmaktan kurtaran Kaptan-ı Derya Kaymak Mustafa Paşa ile hamamda kendisine Patrona’dan başka kimseyi dokundurtmayan Ayasofya vaizi İspirzade’de olsa gerektir.

Hele bir de Patrona Halil isyanında Ayasofya vaizi başrolde olmak üzere hazırlık safhasında görev alanlara, “Manav Muslubeşe, Çardak Kolluğu çorbacısı, kahveci Ali usta, Çardak Kahvehanesi çubuktarı Rum Angeli. Ayasofya hamamı destebaşı ve vaiz İspirzade’nin muhabbet tellalı Karayılan Bey, Kıptî at cambazı Musa, Cebeci Ocağı neferi Turşucu İsmail, yorgancı Kanlı Veli, kayıkçı Alacalı Mustafa” ‘ nın adlarına göz gezdirildiğinde, Osmanlı’nın parıldayan aynasının arkasındaki sırın sırrı ortalığa saçılıp resmî tarihlerdeki parlak görünümü darmadağın oluyor.

Lale devrinde geçen romanda anlatıldığı üzere… Bonneval Kontu Claude Alexandre, nam-ı diğer Humbaracı Ahmet Paşa’nın alafranga ile alaturkanın kesiştiği fakirhanesinde isteyen şerbet, istemeyen şarap ikram edilirken… halka kıraathane açıp bedava kek dağıtan da olmadığı gibi insanlar hayal perdesinde rollerini yapıp kayıplara karışmakta, boğdurulan şehzadeler, kellesi giden paşalar ve vezirler, iğdiş edilenler, cariyeler, perdede oynamakta… yeni padişah yâr bana bir eğlence deyince, sazendeler çalar hanendeler söylerken, cellat kelle alıp, aynı oyun devamlı oynanmakta… Padişah’ın hattı hümayunu bostancı başının elinde, sadrazamın mührü celladın elinde, bok yoluna gidilse de yenileri gelmektedir yerine…

Özetle tarihsel roman yazacağım diye işkembe-i kübradan atmayan yazar, tutarlılığı elden bırakmadan, kurmacayla gerçeği aralarında fark gözeterek ince bir zekâ ve hünerle hayal perdesine yansıtsa da kullandığı dil, kafayı yemiş yaşlı erkekler dünyasının belirtileri içinde… kıvrak zekâsını yadsırcasına basit ve fazlasıyla erotik. Yahu ne olacak, alt tarafı bir nokta demeyin! Arapçada hamur teknesi gibi Be’nin altındaki nokta, tavşan kafalı Tı’nın üstüne sıçrayıp bir adet de çoğalırsa bu kitap kimine göre olur makbul, kimine göre de olur maktul. O zaman kim koşacak yazarın yardımına? Bu dilin, edebi inceliği, derinliği ve varsa ironisi, ben kavrayamadım. Bu da benim cehaletim. Eğer bu mizahsa, bu da mizah anlayışımın kıtlığından her halde… Anlayan varsa bana bir açıklasın hele.

Kısacası mizahi derinlikten çok, seksi derinliği olan kurgu, kitabı keyifle okunmaktan uzaklaştırsa da Osmanlı’nın parıldayan aynasının arkasını görmek isteyenlere bu kitabı öneririm.

Kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…

 


19.01.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

Doğan Kitap, 1. Baskı, Eylül 2020


4 Ocak 2021 Pazartesi

 


Oduncular, Roy Jacobsen 646/ CXC

Çeviri: Deniz Canefe

 

“ Sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı

Bir şafak vakti değişmiş olur.

Bir şafak vakti karanlığın kenarından

Onlar ağır ellerini toprağa basıp, doğruldukları zaman

En bilgin aynalara, en renkli şekilleri aksettiren onlardır

Asırda onlar yendi, onlar yenildi

Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için

Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur denildi.

-----

Memleketimden İnsan Manzaraları, Nazım Hikmet

 

Özellikle Yapı Kredi Yayınlarının öne çıkardığı günümüz İskandinav Edebiyatı, benim de kütüphanemdeki diğer kitaplar arasına girip omuz atar hale geldi. Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü ve Tarjei Vesaas Ödülü de dâhil olmak üzere pek çok ödül kazanmış Norveçli yazar Roy Jacobsen’in aslı ‘Hoggerne’ adıyla yayınlanmış Oduncular, bunlardan birisi.

Kitabın başında, yazarın özgeçmişinde ;  “Bu romanda Norveç Kültüründe  ‘Büyük sınıf yolculuğu’ denilen ve 20. Yüzyılda Norveç toplumunun büyük bölümünün üst toplumsal katmanlara geçmesiyle yaşanan olgu, net ve doğrudan ele alınmıştır…”  denilirken, bu deyişin puslu, karlı ve karanlık bir dönemde Fin toplumundaki yansımaları, 'Oduncular'da, şu sözlerle yer buluyor.

“Bir gün bana budala diyenler ertesi gün süt veya et verirdi. İkisini de aynı anda verdikleri enderdi; azar azar verilen türden olduğumdan azla, -başkalarının gözünde hiç değeri olmayanlarla- yetinmeyi öğrenmem gerekmişti. S.8 

-0-

1939'un Noel’i öncesindeki soğuk kışta, Finlandiya'nın Soumossalmi kasabasında Timmo Vatanen’in şahsında başlayan roman, bizi II. Dünya Savaşı'nın hemen başlangıcında, Finlandiya'nın merkezi Karelya'da bölgesindeki kasabada, ülkenin en dar yerinden kesilerek belini kırmak amacıyla takviye güçlerini bekleyecek Kızıl Ordu birliklerinin tehdidi altında boşaltılan küçük kasabaya götürüyor.[1]

Ancak, kasabadan ayrılmayı reddeden, tek kişi, hayatta daima istediği şeyi yapmayı arzu eden, alçak gönüllü, Oduncu Timmo Vatanen’in, bunun nedenine verdiği yanıt ise basittir. “Buranın oduncusuyum, evlere odun dağıtan ‘ve kim olursa olsun[2]’ insanları sıcak tutan benim.”s.21

Rusların gelmesi dahi Oduncu’nun görev anlayışını değiştirmez. Aksine, kişiliğinin pamuklara sarılmış gizli nitelikleri… insan çöküşünün başlangıcı diye nitelediği uykusuzluk ve pisliği her koşulda reddi, beraber çalıştığı kişiler kim olursa olsun onlarla proleter dayanışması ve giderek buzlu kış aylarında hayat kurtaran bir kahramana dönüşmesi koşutunda kendini de tanımasına ve uyanmasına neden olurken… bunu kimilerinin ait olduğu sınıf temelinde yaşamlarının doğdukları andan itibaren içine sokulduğu ve asla uzaktan bakmayı öğrenemedikleri bir karanlığı andırdığını giderek keşfeder.

Diğer deyişle, yaşadığı çevrede çok fazla itibarı olmayan Timmo Vatanen kriz durumunda medetsiz insanlar arasından sıyrılıp büyümektedir. O bir kahramandır, hain değil, sadece bir oduncudur. Bu nedenle, Kızıl Ordu tarafından aralarında suçluların da bulunduğu odun kesmekle görevlendirilen ekipteki, zorda kalan, işini zorlukla yapan, donarak ölebilecek siyaseten düşman, ahlaken yoldaşları Ruslara da yardım etmektedir.

Zaten, proleter enternasyonalizmin gereği de bu değil midir?

Savaş ve ahlakın aynı fikirde olması çok nadirdir. Bence Oduncu’nun inisiyatifi, dirayet ve cesareti ile yarattığı ortamda Rusların hayatlarını kurtardığı için onların Timmo'ya teşekkür borcu olduğu kadar, onun da onlara, -ona bir insan olarak büyüme fırsatı verdikleri için- bir teşekkür borcu vardı ki, bakın ne der? “ Antanov’un bu andan itibaren benim için ölmeye hazır olduğunu anlamıştım yaşamımda böyle bir şey hiç olmamıştı. Barışta değil savaşta olmamıza rağmen onun Rus benim Fin olduğum aklıma bile gelmedi. S.91” “Bizim gibi değeri olmayan adamların gidebileceği kadar uzağa gitmiştik.  S.99”

Kısaca Oduncu,  II. Dünya Savaşı başlangıcında, Fin sosyal sınıfları arasındaki mahcup mesafeyi anlatırken, sınıf üyelerinin nereden nereye savrulduklarını gösterdiği kadar, savaş da dâhil her koşulda doğru ve dik duruşun erdemleriyle donatılmış, Finlandiya’nın insanın iliklerini donduran ormanlarında, bir yudumda okunup insanın içini ısıtacak bir roman.

Çeviri sübvansiyonları yoluyla Norveç edebiyatının ihracatını teşvik eden… NORLA Norwegian Literature Abroad, desteğinde Deniz Canefe’nin kusursuz çevirisiyle…




Kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…

04.01.2021 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

Yapı Kredi Yayınları 1. Baskı, Ağustos 2020,



[1] Savaştan sonra, sessiz geçen on yılın ardından yanıp kavrulmuş bu minicik kasabadaki savunma taktiği, askeri akademilerde okutulması zorunlu bir vaka olarak ortaya çıktı. Elli bin askeri kapsayan, Kızıl Ordunun kıskaca alınıp tankı, topu, hava desteği olmayan kayaklı küçük savunma birlikleri tarafından dilim dilim edildiği bir vaka…

[2] Benim notum.


20 Aralık 2020 Pazar

 

Acı Portakal, Yiğit Bener 788/ CLXXXIX

 “Sanité kod adıydı.

18. Yüzyılda Fransızlar tarafından kurşuna dizilen,

Haitili militan, Sanité Belair’in anısına...”

-0- 

Yiğit Bener’in bu romanı da "Heyulanın Dönüşü”ne benzer ama bu sefer bir başka boyutta…  uzun yıllar yurt dışında kalmak zorunda kalan eski bir devrimcinin yıllar sonra görev, eğitim, aşk üçgeninde kendiyle hesaplaşmasını iki katmanda ele alırken, birinci katmanı, “El Turco” adlı devrimcinin yaşananlar üzerinden hem kendi özeleştirisini, hem de eril dünyanın özeleştirisini kapsıyor ki; roman bu açıdan kadınların okuyup yorumlamasına değer.

İkinci katmanı ise babanın geçmişinde yaşananların kızıyla tartışması ki; Türkiye’de yaşayan ve hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun bir babanın kızıyla, geçmişinin mahreminde, konuşabilmesi romanın kurgusu açısından tartışmaya değer.

Bu iki değer ışığında roman, - aile içinde başlayan sessiz ve/veya şiddet yükü ömür boyu okulda, sokakta, askerde, poliste, güvenlikte, hapishanede, kamu kurumlarında,  darbeci ya da otoriter iktidar sözcülerinin konuşmalarında artarak rastlanan - eril sesin… “bacılarına” bile yan bakmayı zül sayıp, cinselliği devrim sonrasına erteleyen sesin tacizinin, etkisinde bir aşka odaklanıyor.

Öte yandan eşitlik mücadelesine destek veren her erkek de cinsiyetinden ötürü davanın ötekisi olarak potansiyel suçlu olarak yargılanırken, birkaç gün içinde çözülen kaya gibi sapasağlam, acı çikolatalı portakal dilimi yoldaşa, en büyük zararı kimin verdiği, en büyük suçlu kimin olduğu, sorusu altında, pusulanız da şaşmışsa, … “İşte bunun telafisi yoktur. Pişmanlık değildir artık hissettiğiniz. Çaresizliktir. Bozgun. Çöküş. Anlam yitimidir.” S.16. “En büyük suç, umudu yok etmektir. Direnç ve mücadelesini paylaşmak şöyle dursun acısıyla yüzleşmeye bir gün daha katlanamamaktır. Kaçmaktır.” S.181

 Romanda beni rahatsız eden şu ki; kitabın bazı yerlerinde hareket, günümüzün koşulları içinde acımasızca eleştirilmektedir. İdeolojiye yön veren kitaplar, siyasi eğitim notları, teorik metinler, bültenler, dergiler, işlevini tamamen yitirmiş malzemeler olarak nitelendirilmektedir! Üstelik bunların bağlam dışı anlatılarla papağan gibi tekrarlanmasına dayalı mutlak doğrularla örülü bir anlayıştan ziyade alabildiğince eleştirel ve çok yönlü bakış açısı kazandırdığının bilinmesine rağmen…

 Tekrarlayarak,  en büyük suçlunun kim olduğunu sorgulamak için bu kitap

okunmaya değer. Kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…

 19.12.2020 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

Can Yayınları 1. Baskı, Kasım 2019,

 


10 Aralık 2020 Perşembe

 

Bir Yunan Hediyesi, Philip Kerr, 948-83/ CLXXXVIII

Çeviri: Cem Demirkan

 

“Talan edip doymak bilmez iştahlarıyla ne buldularsa aldılar.

Harap ettiler, katlettiler, farazi bahanelerle gasp ettiler

ve bunların tümünü yeniyi inşa etme mazeretiyle meşru gösterdiler.

Geçtikleri her yeri çöle çevirip ona da barış adını verdiler.

 

Tacitus, Agricola ve Germania

 

Philip Kerr’in orijinali Greeks Bearing Gifts, Bir Yunan Hediyesi adıyla dilimize kazandırılan bu polisiye romanı, siyasetin atık su kanallarında oynanan oyunlar ve rol verdiği kişiler ile söz ettiği kuruluşlar üzerinden, günümüzün gözüne amansız bir ışık tutuyor.

Kitap, eski silah arkadaşlarının verdiği kimlikle Nazi İmparatorluğu’na hizmetini saklamayan sigorta şirketinin çalışanı, Christof Ganz, asıl ve Nazi kimliği ile Bernie Günther, Yunanistan’da Doris adlı bir geminin yangın sonucu batması nedeniyle ekspertiz  görevi verilmesi sayfasında ana konusuna kavuşur.  Cinayeti de kapsayan olaylarla birlikte sürece polis de dâhil olur ve sayfalar ilerlemeye başlar.

II. Paylaşım savaşının hemen sonrası Yunanistan’da sürdürülen soruşturmanın her safhasına, Almanlar ile Yunanlar arasında savaştan kalan güven bunalımı gölge düşürür. Almanlara göre… “Para konusunda Yunanlara güven olmaz. O keçi düşkünleri Avrupa’nın en müsrif milletidir. Yalan ve sahtekârlık sıradandır. Üçkâğıt olanakları sınırsızdır.”  Yunanlara göreyse… “Çoğu Yunan’ın gözünde Nazi ile Alman aynı şeydir. İyi Alman fikrine aşina değil, belki de hiç olmayacaklardır.” Ne var ki, her iki taraf da ipin ucunu çektikçe işe bir yerden de Selanikli Yahudilerin karıştığını görürler.

Almanlar, Yunanlar ve Yahudiler ’den oluşan bu Şeytan Üçgenine sigortacılar, polis ve siyasetçilerden oluşan şeytanlar da karışmaktadır.

Alman sigortacılar geminin yükünün ve düşük kaza bedelinin peşindedir. Sıfatları savaş sonrası siyasete tonton ihtiyarlar olarak geçen, gamalı haç dövmeli siyasetçileri ise AET[1]’yi kullanarak -bu sefer orduyu kullanmadan- Avrupa’nın sürücü koltuğuna Almanya’yı yeniden oturtarak yeni bir Alman İmparatorluğu kurma peşindedir. Üstelik daha ucuz ve kârlı bir şekilde.

Yunan polisler, hem bu olaya karışan suçluların hem de olayla açığa çıkan Nazilerin peşindedir. EDES[2] artığı siyasetçileri ise NATO’nun yanında bir an önce AET’ye de girerek ekonomik kazanımlar elde etmek ve alacakları krediler ödememek için savaş tazminatı kartını öne sürmenin peşindedir. Bu yolda her türlü maddi ve manevi bedeli ödemeye yeni imparatorluğun federal bir devleti olmaya hazırlardır.

Yahudilerin ise tek bir gerçeği vardır. Geminin yükü ve intikam!

Bana sorarsanız bu kitap okunmalı… okuyun ve kitabı, eskiden oynadığımız isim, şehir, memleket üzerinden, güncelleyin, aklınıza kimler, hangi şehir ve ülkeler geliyor? Sonucu bana da söyleyin… Ve her ne kadar aynı suda bir daha yıkanılmasa da o suyun kötüleştiğini bile bile neden insanlar yine aynı suya girer? Heraklitos’a bunu bir daha sorsam, cahillik olur mu diye ürktüm ama yazmış oldum buraya bir kere…

Son olarak şunu da söyleyeyim ki; bu kitabın adı ironik. Bence doğru adı Bir Alman Hediyesi olmalı diyerek;

Çevirmen Cem Demirkan’a da kusursuz çevirisinden dolayı teşekkür ederim. Kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…



10.12.2020 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

Alfa Yayınları 1. Baskı, Haziran 2019,



[1] Avrupa Ekonomik Topluluğu

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ulusal_Cumhuriyet%C3%A7i_Yunan_Birli%C4%9Fi


18 Eylül 2020 Cuma

 

Pîrî, Faruk Duman, 201/ CLXXXVII

Kayıp Denizler Üzerine Bir Anımsama,

 

Ey kulaklarını kendine yorgan eylemiş fil!

 Denizi çekmelisin burnuna, küllenen efkârını değil! “s.59

 

Türk Edebiyatında Yaşar Kemal’in anlatı dünyası ile özdeşleştirilen Faruk Duman’ın bu kısa romanı, Faruk Duman’ın Sus Barbatus romanında betimlediğim gibi Yaşar Kemal’in nakış, nakış işlediği dile yakın da değil yalın da değil. Yaşar Kemal için nesneler somuttur. Faruk Duman’da ise soyut… Nitekim bu romanını okuyup anlamak ve yorumlamak için oldukça gayret gerekmektedir. Evet! Yazar özgürdür. Dilediğini, dilediği gibi yazabilir. Ama biraz daha eğretilemelerden, yanılsamalardan uzak daha net ve duru cümlelerle de anlatım zenginleştirilebilir,  der…

Romana dönelim. Daha çocukken sıcağın etkisiyle buharlaşıp, civar toprakları, yetmiyormuş gibi ruhun yumuşak huylu taraflarını da yumuşatan denize vurgun romanın kahramanı Yusuf Kamil Paşa, ne denizde ne karada hayalsiz durur, ne de yaralarını sarmış bir adam gibi dost arasına karışır. Denizde sararmış ekinler görür, bereketli denizler enginine açıldığında ise bunun sadece bir hayal olduğunu… gözlerinin önünde uzayıp giden denizi hayal ettiğini anlar. Deniz laciverdi gözlü, gözlerine tuz akı oturmuş savaşçılar ile denizi şarap eyler,  her tremolada yelkenleri hayalle doldurup,  sancak şerefine içer.

Yusuf Kamil Paşa anlatırken, bir yandan da aynanın arkasına geçer Pîrî Reis olur ve dahi kendisine Zeyra kuşunu kılavuz eyler. Yoldaşı, sırdaşı Seyit ile Zeyra ne yana gitse dümenini o yöne çevirir, onu izler. Denizin, akşam vakitleri korku dolu  laciverde çalan, sabahları benzersiz yeşile dönüşen vakitlerinde  Zülal, Azat ve Seferis ile bir olur, can eyler.

Sonra denizin açık mavi olduğu kısacık anları bekler, bir de kahverengiye çaldığı anları… bir de griye, koyu yeşil ve kırmızıya. Pembeye sonra. Çitlembik rengi ile Hindistan karasına. Yavruağzı ile ceviz yeşiline, kül ile ufuk rengine, sonunda elbette Çin ile Maçin’e. Oradan da Nuh nebinin nehrinin rengine döndüğü an onlar anlatır o dinler. O anlatır, onlar dinler… ve karar verir…

Bir takım çizimler yapacaktır ama, çizimle söylenmeyecek, gösterilmeyecek şeyler vardır ki, onları da söyleyecek ve gösterecektir…

ve çizdiği her kavisle rotasını değiştirmiş ters yönde binlerce mil ilerler, donanma kendisini beklerken… başının altında derin bir boşluk hisseder. Bitirilmeye mahkûm bir harita ölümü kucaklayan bir eğlencedir.

Kalın kitapla, tasasız ve sağlıkla…

 

 

 

 

 

 

 

17.09.2020 mehmetealtin,

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-----------------------------------------------------------

Yapı Kredi Yayınları 1. Baskı, Haziran 2020, (Can Yayınları, 2003)