18 Ekim 2018 Perşembe




Yolun Sonundaki Ev, Oya Baydar, 569 / CLXXVI

12 Eylül sonrasında, Almanya’da siyasi mülteci olarak yaşayan, Oya Baydar’ın bu romanı, biyografik boyutlar taşısa da yaşamıyla birebir örtüşmediğini, buna karşılık yakından tanıdığı bazı kişiler ile olayların ve tariflere göre Levent’te Beşiktaş Belediyesi’nin arkalarında veya dolayındaki evin ve yerinin gerçek olduğunu söyleyebiliriz.
Romanda, korunması gereken yaşamın, doğanın, renklerin, kokuların anıların biricik simgesi ise evi saran Morsalkım.
“…mor salkım… evin ve sokağın soyağacı, tarihi, anı defteri….” S.38 “ Yolun Sonundaki Ev… bir tiyatro sahnesiydi… hayatın ta kendisi olduğu kadar… aynı zamanda kaçıp sığındığımız Alis’in harikalar diyarıydı. “ s.79  “ … ve babamın kökleriyle doğduğu evle, annesiyle ilişkisini büsbütün koparmasını engelleyen simgesel bir bağ gibiydi.” S.225

Kurgusu son derecede sağlam olan romanın anafikrini; kuşaklar boyunca süren,  ancak bunca çabaya rağmen değiştirilemeyen bozuk düzene karşı çatışmanın temelinde… karakterleri çok güclü kadınlar, başta ana kahraman –Oma- Feride ve Tom Anne ile kızı Irmak, onun kızı Berivan ile Canset ve ikiz kardeşleri Katrin ve Simin üzerinden, yazarın, kendiyle ve ülkesinin tarihiyle hesaplaşması olarak özetleyebiliriz.

Yazar, bunu yaparken, romana adını veren evdeki yaşamın ve şehirlerin bellekleri ile anılarının silinerek değişmesini giderek yok olmasını paralel bir boyutta ele alarak, sosyo ekonomik katmanlar üzerinden nasıl bir değişim ve dönüşüm sürecinin gerçekleştiğini sorgularken, bunun bireylere ve çevreye nasıl olumsuz bir şekilde yansıdığını da bize anlatıyor.  

“ Komşu evlerin kuytusunda, asker ailelerinin memur ailelerinin arasında, Demokrat Parti’nin yeni zenginleri bunlar, karaborsacılıkla palazlananlar… “ “… mahalleye eşek arabasıyla gelen seyyar satıcı ‘da’ Çarşı’da manav dükkânı açtıktan sonra… pazarlık yapanlara tepeden bakıyor… “s.20  “ Şehirlerin ruhları kendilerine özgü kokuları renkleri vardır. ‘Gerçek şehirler’  değişse de ruhlarını kokularını renklerini korurlar. Burada yaşadığımız gelişme değişme değil curcuna içinde başkalaşma çöküş.” S.102

Bu aşamada tek umut Ant… ama… o da… “ Suriçi’nde yabancı uyruklu biri vuruldu.” S.271
Bütün bunların ışığında, kitabının başlangıcına milat olarak kaydettiği, Mahmud Şevket Paşa’ya İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından 11 Haziran 1913 günü, yapılan suikasta karışanları, yazarın dünya görüşünün temelinde karşı olması gerekirken, satır aralarında masumlaştırmasını yadırgadığımı…  Bunun yanında, okuyucuyu korkutucu bir karamsarlığa sürüklediğini, kurtulmak ve kurtarmak zorundayız diyenlerin, umudunu yitirmeyenlerin yolunu, kitabının satırlarında, tıkadığını söyleyebilirim.  
“ Zamanda ve mekânda sürgünüm” s.103  “ Şairinki uzun hikâye… bir ömrün yenilgisini, hayal kırıklıklarını, kendi zaaflarından duyduğu suçluluk duygusunu geçmişte kalmış bir aşka sınarak unutacağını sanan bir insanın, aradığını aşkta da bulamayınca bu dünyadan ekip gitmesinin hikâyesi.” S.105 “ Leyla’yı sevmek hem zorunluluk hem de kaçıştı… ayakta kalabilmek için de kaçmak için de bir aşk hikâyesine ihtiyaç vardı.” S.197 “’Ait olduğum dil, kültür, ülke, karanlık bir deliğin içinde kayboluyor.’ Stefan Zweig” s.261

Sözlerimi, umut kesilmez umuttan, şimdi zamanı değil de ondan diyerek,  aşağıdaki alıntıyı bitirirken,  her zamanki gibi “Kitapla kalın, kitapla yaşayın!”

“Hep denedin hep yenildin, olsun gene dene, gene yenil, daha iyi yenil. Beckett” S.106

Not: Kitapta ayrıca notuma aldığım iki yer var. Biri, o yıllarda varlığı konusunda ben de yanılıyor olabilirim ama 1960’lı yıllarda adı geçen 27. sayfadaki “naylon torba.” Diğeri de 49. sayfadaki “… binici kıyafetinde Jokey kulüpten döndüğünde…” cümlesindeki Jokey kulübün, Jokey kulüp değil, binicilik kulübünden döndüğünde biçiminde olmalıydı. Çünkü Jokey kulüpleri uzak ara yarışan biniciler için, binicilik kulübü ise engel atlayan biniciler içindir ve o satırlarda anılan da binicilik kulübüdür.


-----------------------------------------------
Can Sanat Yayınları, 1. Baskı, Mart 2018  

12 Eylül 2018 Çarşamba




Mısır Otomobil Kulübü, Alâ El Asvani 22 / CLXXV

Ala El Asvani’nin bu romanı 2013’te, Mısır tarihinin kısa bir anında, başlangıcında hiçbir yerle, hiçbir ideolojik ve organik bağları olmayan gençlerin ve aydınların, Mısır’ın gerçeğini değiştirebilecekleri umuduyla, Arap Baharı kalkışmalarından sonra yayınlandı.
Kitaba adını veren ve kahramanlarının hayatının olmazsa olmazı, 1924 yılında açılan Mısır Otomobil Kulübünün Tüzüğüne göre Mısırlılara otomobilin batı icadı olduğu, Mısırlıların zengin ve eğitimli olsalar dahi otomobiller hakkında karar alabilecek kadar vasıfları olmadığı gerekçesiyle üye olma hakkı verilmezdi. Kurucularının tamamı, yabancı ve yerel Türk aristokratlarından oluşuyordu.

Kulübün aynada görünen yüzü bu olmakla birlikte… aynanın arkasındaki yüzü,  emperyalizmin güncel ana aktörü işgalci İngilizler ile Kral Faruk tarafından temsil edilen Mısır monarşisinin, kumar masalarında ve fahişe dudaklarında dillenen çıkar ilişkilerinin şekillendiği, derin devletin denetimindeki kurumlardan başka biri değildi. Kulüp görünürde ırkçı bir İngiliz tarafından yönetilmekte ise de asıl yönetici, kralın sadık hizmetkârı, iblis, Nubyalı Alku’ydu.

“ Alku’nun iki işi vardı: Uşaklık ve efendilik” s.41” Kralın kişiliğinin anahtarı ondaydı ve kralın aklından geçenleri anında okuyabilirdi.” S.42 “ Kendi tayin ettiği hizmetkârların topladıkları bahşişler bir sandığa konur, bahşişlerin yarısını kendisi alırdı.” S.46

Ancak, bu katı hiyerarşik yapı 1940’larda yavaşça çatlamaya, isyanın tohumları ardı ardına atılmaya başlar. İşe alınan gençler, terörün taç giydiği, saltanat altında çalışmaya pek istekli değildirler.

“ Barmen Bahr, çalışanları aşağılamakla ünlü Abd el-Al Hafız Paşa kendisini azarladığında bir şişe bira alıp bardan çıktı, tuvalete girdi, paşa üçüncü şişe birasını istediğinde, şişeyi kendisine sundu ve paşanın kendi idrarıyla sulandırılmış birayı içişini keyifle seyretti.” S.67  
 “ İlk karşı çıkanlardan Abdun, dengeyi bozuyordu. Alku despottu ve onların elinden bir şey gelmiyordu. Bu gerçek sarsılırsa geriye kutsal bir şey kalmıyordu. Kriz dönemlerinde Alku’ya sığınırlar, güçlerini ondan alırlar, her şeyi yoluna koyacağını bilirlerdi.” S.199 “ Personel, Alku’nun etrafını minnet duygusuyla sardı. İşlerine ise dört elle sarıldılar. Onun sadık bendeleri olduklarını, bir daha asla ihanet etmeyeceklerini, direnişçilerle hiçbir ilişkileri olmadığını kanıtlamak istiyorlardı sanki.” S.422 “ Alku… adamlara’ Erkek gibi davranamaz mısınız? Sizi kulübe geri getirdim ve hepiniz kadın kıyafetleri giydiniz!’” s.424

Romanın karakterleri, yazarın Yakupyan Apartmanı kitabındaki gibi… her biri belirli bir Mısırlın özelliğini temsil etmekte… ve bölümler iki ana kahraman, Kemal ile Saliha’nın sesinde, inşa edilmiş. Batılılara jigolo olarak hizmet etmenin kolay bir yol olduğunu keşfeden pervasız kardeşleri Mahmud'un da seslendirdiği bölümler de oldukça dikkat çekici.

“ Ne Saliha gibi zeki, ne Kemal gibi yetenekli, ne de Mahmud kadar alık olmayan Said’in haksızlığa uğramış olma duygusu zamanla saldırganlığa dönüştü… hiçbir nedeni yokken, daima bazı insanların nasıl bu kadar zengin olabildiğini merak eden, Mahmud’a vuruyordu.” s.53 “ Said’e göre (bizdeki Züğürt Ağa tiplemesine benzeyen) ve aşiret reisliğine soyunan babası Abdülaziz, bütün parasını akrabalarına harcamış, kendileri dara düştüğünde ise onların yardım etmek için parmaklarını bile oynatmayacaklarını anlamıştı.” S.111 

Bu mozaiğin içindeki kişiler arasında özellikle dikkati çeken karakterler, egemen sınıfın iki üyesi ise İngiltere karşıtı ve anti-monarşist WAFD sempatizanı bir yeraltı gurubunun üyesi devrimci Odette ile aynı guruba üye Kemal’in yavuklusu, İngiliz kulüp müdürünün kızı Mitsy’dir.

“ İngilizlerin, Mısır’da katkıda bulundukları tek modernleşme, ‘organize hırsızlık.’ Dedi Odette” s.76-77

Romanın 1. ve 2. bölümlerini okuduğumda nihayet değişik temalı bir Mısır romanı okuyacağımı sandım. Mısır Edebiyatının en fazla bilinen yazarları; gerek Necip Mahfuz’un romanları gerekse de Alâ El Asvani’nin romanlarının fil ayakları hiç değişmiyor… çoğu cinsel bunalımlar içindeki bireylerden kurulu bir aile… kahramanların yazgılarının buluştuğu, belirlendiği, toplum mühendisliği amaç ve görevindeki metonimi[1] binalar ile mahalle… yaşamının geleceği, devlet dairesinde bilmem ne müdürünün veya hamisi görünümünde bir cinsel sapkının iki dudağı ile apış arasına göre belirlenen roman kahramanı ile kahramanları… ve WAFD çevresinde dolanan yine aile üyesi sempatizan veya sempatizanlar…

“WAFD, Mısır’ın milliyetçi partisi, sarayın denetimi altındaki toprak ağaları tarafından yıpratıldı. Partinin öncü kolu işgale ve feodalizme karşı Komünist Parti ile İngilizlerin Mısır’ı terk etmesi ve Mısır’ın bağımsızlığa kavuşması talebi altında ortak hücre oluşturma kararıyla harekete geçerken, programlarında ne tür bir devlet sorusunun yanıtı yoktu.” S.277

Bununla beraber yukarıda yazdıklarımın Mısırlı edebiyatçılara dönük bir yakınma olduğunu, neden Kahire’den çıkıp Mısır’ın diğer coğrafyalarını, buralarda yaşayan her dilden ve dinden rengahenk halkların yaşamlarını ve sınıfsal mücadelelerini anlatmadıkları her zaman kafamda sorgulayarak… soluksuz okuduğum bu romanı bitirdikten sonra sorulması gerekeni sordum. Yazarın romandaki iletisi nedir?
1. “Mısırlıların çoğu, sığ, tembel, pasif ve çökmekte olan bir toplumun insanlarıdır. Özgürlük için savaşmaya kararlı olanlarının başarılı olmaları ya kısmi ya da hayali zaferlerdir.”
2.  “Mısır'ın köleliğe karşı çıkma isteğinin kadınların kurtuluşundan geçmesi ve kadınların her türlü değişimin itici gücü olduğunu mümkün olan en açık şekilde kabul edilmesidir.”

Bilmem, bu iletiler size yabancı geliyor mu? Yaşadığımız coğrafyanın kaderi mi bu?

Çevirmen Avi Pardo’nun şeffaf ve akıcı Türkçesi eşliğinde, sonbaharın mahmur ve mahzun günlerine eşlik edebilecek bu güzel kitapla kalın, kitapla yaşayın!


-----------------------------------------------
Maya Kitap 1. Baskı, Kasım 2017, Çeviri: Avi Pardo  




[1] Türkçe’de ad aktarması, mecaz-ı mürsel ya da düz değişmece türünde adlar ile bilinen metonimi kavramı ise aralarında nitelik açısından bağ olan iki şeyin birbirinin yerine kullanılmasıdır. Bütünün parça yerine geçip daralması ya da parçanın bütün yerine geçip genişlemesi biçiminde de metonimi ortaya çıkar. Ankara’nın Avrupa Birliğine üye olduğuna dair bir cümle kurulduğunda il olan Ankara Türkiye’nin yerine geçtiğinde metonimi oluşmaktadır.

8 Ağustos 2018 Çarşamba




6.27 Treni, Jean-Paul Didierlaurent, 353 / CLXXIV

2018 NOTRE DAME DE SION (NDS) EDEBİYAT ÖDÜLÜ
----------------------------------------------------------------------------------------------

Çalıştığı geri dönüşüm işletmesindeki, Zerstor500’ün hazmedemediği atık kitap sayfalarını, 6.27 treninin kapı girişindeki katlanır koltuğunda oturan Vilain Guigniol’un gözlerinden, tren yolcularının kulaklarına yansıtan yazar… masalsı bir dille yazdığı bu kitapla aldığı ödüllere, 2018 NDS ödülünü de ekleyerek, Türkiye’de dikkatleri üzerine çekmiş durumda… Bunda çevirmen Aysel Bora’nın katkısı da büyük…


Kitabı ödüllendiren, her zaman güvenilir olduğunu düşündüğüm NDS edebiyat ödülleri seçici kurulunun çok doğru bir karar verdiğini söylemeliyim.


Romandaki her karakteri adeta ayrı vagonlara, vagonlarda da kompartımanlara yerleştiren, buna rağmen merak unsurunu sonuna kadar canlı tutan yazar, rayların üzerinde etkileyici bir dille akıp gidiyor. Roman, kitabın her bir satırında egemen olan günümüzün sosyo-ekonomik koşullarının ortaya çıkardığı en büyük sorunun, sıkıntı, yalnızlık veya seçilmiş yalnızlık duygularının üzerine kurulmuş… ama umut kesilmez umuttan…

Nefret ettiği şefi Kowalski, yardımcısı Brunner ve geri dönüşüm makinesi Zerstor500’e karşılık… Fabrika bekçisi Yvon ile Zerstor500’ün içinde ayaklarını kaybeden Guiseppe ve tüm mahrem sırlarını anlattığı küçük kırmızı balığı dışında kimsesi olmayan kitabın kahramanı Guylain, makinenin imha edemediği, birbirinden bağımsız kitap sayfalarını, yasak olduğu halde makinenin içinden alıp, her sabah, işe giderken bindiği 6.27 treninde, bu sayfaları yolculara okumaktadır…
·         “Vilain Guignol… Kahkahalara ve alaylara meydan vermemek için görünmez olmayı öğrenmişti. Her gün aynı saate bindiği trende, yirmi dakika süren yol boyunca yaptığı okumalar sonunda, yıllar içinde, yolcular ona zararsız kaçıklara karşı takınılan hoş görülü saygıyı gösterir olmuşlardı… Guylain yolcuları günlerin tekdüzeliğinden koparan, adeta kısa bir soluktu ” S.13


·         “Guylain, Brunner’in iflah olmaz ve tehlikeli bir hıyar olduğunu, en kötü türen bir yılan olduğunu, kafasına yerleştirmişti.” S.22 “Ve Brunner, normal konuşmayan ama kükreyen, uluyan, küfreden, şefimiz Bay Kowalski’nin kıçını yalamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu.” S.23

·         “Ana giriş kapı bekçisi Yvon tamamen okumasına gömülü, dakikalarca tek kelime etmeden durabilirdi. Sessizliği dolu doluydu.” S.30 “ “ ‘ Kafiye tutturacağım diye, bazen işin gerçeğini yansıtmayan birtakım laf ebelikleri yapsa da…’ s.124 Konuşunca kimsenin karşında duramayacağı on iki hecelik Aleksandrin hecelerini sıralamakta ustalaşmıştı.”S.33

·         “16 Nisan 2002’de kitapları parçalayıp geri dönüşüm sağlayan Zerstor500’ün şef operatörü Guiseppe Carminetti’nin bacaklarından artakalan şeyler de şekilsiz bulamaca karıştığında… Guisseppe’nin son çığlıkları hangarda yankılanırken, pislik Kowalski makineyi tekrar çalıştırmaya başlamıştı.”S.43… Şirketin araştırması sonucunda, Guiseppe’nin kanında, sözde, litrede iki gramdan fazla alkol bulunmuştu!” s.42 “ Oysa sorun kofradaydı… arızalı kofra tam olarak çalışamıyor ve levye OFF konumunda olsa dahi, kendi kafasına göre elektrik veriyordu.” S.44 “

Guiseppe, heyecandan titreyen bir sesle elindeki kitabı Guylain’e tanıtmıştı: ‘ Eski Zaman Bahçeleri ve Sebze Bostanları’… Kitabın basıldığı AF87452 rulo numaralı kâğıt, atık işleme ve doğal geri dönüşüm işletmesinde 16 Nisan 2002’de üretilmişti… İhtiyar bacaklarına yeniden kavuşmuştu!” s.46-47

Guylain’in yalnızlığı, trende taşınabilir bir bellekte bulduğu, 14717 fayans arasındaki derzlerde yatan çirkinlikten güzellik, sığlıktan derinlik,  basitlikten renkahenk bir dünya yaratan günlük ile değişecek… günlüğün yazarına ve söylemine âşık olacaktır.
·         “ Taşınabilir bellek, Guylain’in hayatına tesadüfen girdi… açıp 1. Belge’yi okuduğunda, aklında kalan ‘Emziren bir kadının göğsü gibi cömert güzel bir 3, mutlu olmama bol bol yeterdi ama 14717; bu rakam sırf kemikten ibaret… cümlesiydi.’” S.77 “ … 17. Belge’yi okuduğunda, aklında kalan ise ‘… insanlar buraya sadece bağırsaklarını ve idrar keselerini boşaltmak için gelmiyor. Bazılarının, yanımda içlerini döküp rahatladıkları hiç de ender değildir… dedi…’ Julie” S.107
“ (…) bir süreden beri bu gezegende renkleri daha canlı, olayları daha az ciddi, kışları daha az sert, dayanılmazı daha dayanılır, güzeli daha güzel, güzeli daha az çirkin gösterme, kısaca hayatı bana daha güzel gösterme gücüne sahip bir insanın olduğunu keşfettim. “ s.131

Diderlaurent’ın 6.27 treni ile satırların arasında giderken, kelimelerle gerçeklerin her koşulda ortaya çıkmak gibi yararlı bir huyları olduğunu bir kere daha gördüm, sevindim ve umutlandım.

Hiçbir zaman atmaya kıyamayacağınız, çocuklarınız, torunlarınız ve dahi büyükleriniz ile paylaşacağınız bu kitabı, başucunuza koyun, Kowalski ile Zerstor500’un kötülüğünden koruyun.


-----------------------------------------------
Can Yayınları, 3. Baskı, Nisan 2018, Çeviri: Aysel Bora  

27 Temmuz 2018 Cuma




Iza’nın Şarkısı, Magda Szabo’, 427 / CLXXIII
----------------------------------------------------------------------------------------------

Üst üste gelen iki dünya savaşını izleyen süreçte, baskıcı ve belirsiz bir atmosfer altında büyük çaplı değişimler geçiren, kimliğini arayan Macaristan’ın en saygın ve verimli yazarlarından biri olan Magda Szabo’nun kitabının ana teması: günümüz Türkiye’sinin de gündemine oturan… “ güncel yaşam kodlarına ve standartlarına ayak uyduramayan, güncel konfor ve yaşam standartlarının  da hizmet vermekte yetersiz kaldığı”… yaşlıların hazin yaşamının, yazarın anlatımında görkemli, bir hikâyesidir.

Bu bağlamda İza’nın yaşlı, eğitilmemiş, yetkin ve nazik annesi Etelka Scösz, eski moda ve batıl inançlıdır.

·         “ ‘ Teyzesinin yanında, kimi zaman ailenin bir üyesi, çoğu zaman hizmetçi muamelesi yapılan… s.35’, ‘… ateşin esrarengiz solumasını dinlemek için elektrikli ekmek kızartıcısına asla alışamayan’ s.7 politik bilinçten yoksun Etelka Szcös,…


hemşire Lidia’nın eli, elinde kocası, Vince Szöcs,  öldüğünde, kendini aldatılmış ve incinmiş hissetti. “ s.15 “…Bu nedenle Etelka, anılarında, hasta yatağında güçsüzce yatan Vince’i adeta soymaya ve küçük düşürmeye hazırlanıyordu.” S34


“ Vince öldüğünde, Etelka’nın çevresinde eski yoksulluklarında sabır, maharet ve ustalıkla kurtarmış olduğu her şey çökmüş, tahripkar zamanı kandırma becerilerinin hiçbir tanığı kalmamış,… ve gerçekten dul kalmıştı” s.69 , 


“Vince Szöcs’nin aşağılanarak yaşadığı yılların bedeli olan iadei itibar parasıyla satın aldıkları… s.21…’ çiçeklerini her gün sulaması şartıyla, fiyatı ne olursa eski damadı Antal’e rahatlıkla satıp bırakabileceğini düşündüğü’ s.47…


‘gerçek ev’ çalıları, ağaçları, yetiştirilecek çiçekleri ve evcil hayvanları tamamen onun emrine amade bir çatı katı olan, sahiden kendine ait, bir evdi.” S.20


Adalete bağlılığı ve şaşmazlığı nedeniyle, siyasi kara listeye alınmış,  bu nedenle on yıllar boyunca acı çeken ilçe yargıcı sevgili kocası Vince'in, ölümü ile Etelka’nın hayatı bir daha asla aynı olmayacak, onulmaz bir yara alacaktır.


·         “‘… dört köylüyü Kutsal Macar Tahtı adına beraat ettiren’ Vince’in Arkadaşları 1923’de onlardan uzaklaşmış,… s.38… Savaştan sonra, Vince’nin adı temize çıktığında onlarla ilişki kurmaya çalışanları da Vince ve kızı İza onları yanlarından kovmuşlardı.”s.27


Kitaba adını veren, çok başarılı ve tanınan romatolog, romanın ikincil kahramanlarından Lidia’nın idolü doktor Iza, annesi Etelka için en iyi olduğunu düşündüğü her şeyi yaptığını zannetmekle birlikte,  aslında annesinin olursa olmazı her şeyi yapar…  gerekli empatiden uzak, kırsal ve küçük kasaba hayatına alışık Etelka’nın şehirde yaşaması için, kendi konforunu da düşünerek, onu zorlar. Etelka şehirde yalnız ve amaçsız kalır. İşte budur…


·         “’Haksız yere toplumdışı bırakılan babasını savunan, bir bilge gibi akıl yürüten, koca gözlü’… s.90 İza,… bir şey yapmadan önce asla anne ve babasına danışmaz, sadece aldığı kararları bildiren….” S.24,


İza’nın profilinde, kendimize rağmen, bize en yakın olması gereken insanları, nasıl incittiğimizi açıkça ortaya koyan;


·         İza’nın, eski kocası,  “Antal’in evlenmek için yaratılmış olduğunu, yuva sıcaklığını bir ilişkinin romantizmine bin kere tercih ettiğini anlaması uzun zaman almamıştı.” S.140 “ İza bir askerdi. Antal’e refakat etmişti.


‘İdolü İza’yı zamanında ‘Zeka, duyarlılık, yüce gönüllük kavramlarıyla tanımlayan…’s.205 Lidia ise Antal’in kendisi olacaktı.”Seni seviyordum ‘İza’ diye düşünüyordum. Ben sana aittim ama sen kollarımda bile bana uzaktın. Seni ilk gördüğümde dünyanın en zengin fakiri olan baban gibi güçlü ve gözü pek sandım. Gel gör ki; senin kadar eli açık görünen cimri, senin kadar cesur korkak tanımadım”  s.220 der İza’ya Antal.


Etelka’ya oldukça empati duyabildiğim bir yaşta, beni duygusal olarak oldukça yoran bu kitap, Macaristan'da, "Pilatus"* adıyla yayınlanmış. Nedenini merak ettiğimde, söylendiğine göre… Pontius Pilatus nasıl çarmıha gönderilen İsa Mesih'in ellerini yıkadıysa, Iza da pek çok açıdan kendisini rahatlatmak için yaşlanan annesine her türlü konforu sağlamanın yeterli olduğunu düşünmektedir ki; ana fikri de bu olan kitabın Fransızca aslından son derecede başarılı bir şekilde çevrilmesine emek veren Hakan Tansel’e de teşekkür eder, “Kitapla kalın, kitapla yaşayın!” derim.


-----------------------------------------------
Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Ocak 2018, Türkçe 1. Baskı Kanat Kitap, Şubat 2008  


* https://wol.jw.org/tr/wol/d/r22/lp-tk/2005683

19 Haziran 2018 Salı




Hazar Rüzgârı[1], Marek Halter, 1259-75 / CLXXII
----------------------------------------------------------------------------------------------

02 Nisan 2018’de Milliyet Gazetesinde Mert İnan imzalı “ Türkiye’nin en küçük cemaati Karaimler ile ilgili bir yazı çıktı.[1] Türkiye’de sayıları yetmişlerle ifade edilen bu cemaatten tanıdığım ve sayabildiğim on bir kişi, yaşadığım Burgazadalı olduğu için, özellikle, ilgimi çeken bu yazının konusuna değinen bu kitap, büyük bir tesadüfle, aynı tarihlerde sahafın birinde elime geçti.

Bu konuda yazılmış onlarca kitabın içinde en bilinen, kütüphanemde de yer alan:  Arthur Koestler’in Onüçüncü Kabile’si ile M.İ. Artamonov’un Hazar Tarihi yanında zayıf bir teze dayanan… aynanın önündeki kahramanları Sonya ve Sofer, aynanın arkasındaki kahramanları Attex ve İshak ile oldukça fantezi yüklü bu kitabı, yine de bir tezi barındırdığı ve karşı çıkabilecek bilgimin yetersizliği nedeniyle yorum yapmadan aşağıdaki alıntılarla okumanıza sunacağım.


  • “ ve bazılarının 13. Kabile dedikleri,
  • ‘… anlamı, suyun kıyısında, Kiev’in adını da oluşturan…’ s.204 tath dilini konuşan…” s.28
  • “X.yüzyıldan önce Bizanslılar dışında para basabilen…
  • Müslüman, Hıristiyan ve yasalara uyan her dini görüşe saygı gösteren…” s.55
  •  “… Yahudileri kendi halkından saysa da Musa’nın torunlarından oluşmayan…”s.143
  • “…Rus resmî tarihinin hiçbir döneminde kabul edilmese de Rusların… ilk uygar toplum ve politik geleneklerini, yasa ve devlet organları ile donanımlarını, bilgilerini oluşturan…” s.284

Hazarların;

 “ Atası Bulan zamanında Müslümanların dinleri yeniydi, herkesle paylaşmak istiyorlardı. İsa’ya inananlar ki, ‘yalnız kendilerinin zengin ve güçlü olduklarını varsayanlar,’s.99 en değerli kentimiz İtil kıyılarında kiliseler kurmak istiyorlardı “ s.19

“ ve Bulan dedi: ‘Güney halkı güçlü ve zengin… Bilgeleri akıllı, krallarının gücünü arttıran yasalar ve makineleri hayata geçiriyorlar… ve Tek Tanrı’ya inanıyorlar… biz ne yapıyoruz? Biri ölünce bütün mal varlığı ile birlikte karıları dâhil can varlığını da yakıyor, sermayemizi yitiriyoruz’

‘ve bu nedenle’ Bulan yasalarına uymayan puta tapanları, şamanları topraklarından kovdu… ve askeri ve siyasi açıdan sorunlar yaşadığı Müslümanlar ile Hıristiyanlar yerine ‘… sınırlarında güçlü bir devlet tarafından temsil edilmeyen tek dini…’ s.144 devlet dini olarak Yahudiliği seçti.” s.20-21

19.06.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/

-------------------------------------------------
Everest Yayınları, 1. Baskı, Kasım 2002,



[1] http://www.milliyet.com.tr/turkiye-nin-en-kucuk-cemaati-gundem-2648729/




3 Haziran 2018 Pazar




Sibop, Başar Başarır, 94 / CLXXI
----------------------------------------------------------------------------------------------

Geçmişte başlamış ve/veya başlaması gereken… başladıysa belki devam eden, belki de biten… gelecekte bir anda bitebilecek ve/veya gelecekte miş’li geçmiş zamanın hikâyesinin rivayeti olarak anılacak… Bırakın Türkçede dünya dillerinde var mı böyle bir fiil çekimi? Bu kitapta var. Hoş olsa da olmasa da olay, “zaten” kelimesiyle bir başlamaya görsün… bu “zaten”de ve “zatenlerde neler gizlidir, neler? Zaten, doğrusu, doğrusunu isterseniz, aslında ve eski dilde, esasen diye de anılan: “zaten” hiç de özel bir şey değildir, geneldir, genel… deyip, bildiririm ki;
“ Bir şeyi değiştirmek gerekmiyorsa, onu değiştirmemek gerekir. “ s.100
Tıpkı sosyal medyada dolaşan, bir yarışma programındaki çocuğun, 5x5 matriste yaptığı gibi: yukarıdan aşağı bütün sütunların, solda sağa bütün satırların,  çaprazlama kutuların toplamı, çocuğun analitik ve matematik zekâsı içinde, kutulara yerleştirilen sayılarla, nasıl hep aynı sayıya çıkıyorsa… bu romanda da alın içindekiler tablosunu dilediğiniz herhangi bir bölümden başlayın, yani sıralamayı ve kurguyu kafanıza göre değiştirin, okuduğunuzda özde bir şey değişmiyor. Bu da romanı size özgü kılabilir ki, bu müthiş bir şey! Bkz: Birinci paragraf…
2017 Yunus Nadi Roman Ödülünü alan,  son derecede sevimli, akıcı ve okuyucuyu sıcaklıkla kavrayan bu romanın konusu: bir tiyatronun oyuncuları ile çalışanların ilişkilerinde tiyatro için kendini adayanlarla, o tiyatronun binasının yerine yapılması planlanan AVM’den kazanılacak getirimi düşleyenler arasındaki Mayk Hammer polisiyeleri tadındaki bir mücadele ki;

·         “İnsanlar gazetelerin 2.sayfalarında zenginlerin nasıl yaşadığını, 3.sayfalarında da fakirlerin nasıl öldüğünü okuyo. “ s.206 “ … ( Genellikle ) sahne yıldızları, hususi hayatlarında alelade insanlara benzemez. Onlarla muhatap olduğunda rol nerede biter, hakikat nerede başlar kestiremezsin. “ s.205

diye manşete çekebileceğim, bu mücadeleyi son derecede mahir bir şekilde yansıtan romanda beni yadırgatan tek unsur, daha doğrusu romanla aramdaki tek engel, romanın bazı yerlerinde kullanılan dil!
Zaten, yazar da 19. Sayfanın son iki paragrafında, 20. Sayfanın birinci paragrafında kullanılan dille ilgili, kanımca, kendi özeleştirisini yapmakla beraber, olay, zaten ile başlamaya görsün… zaten, en ciddi gazetelerde ve televizyonlarda… zaten, haftanın sekiz günü yirmi beş saatimizi işgal eden sosyal medyada… zaten, okul kitaplarında… zaten, üniversite bitirmiş bireylerde… zaten, englitürkçe konuşulan plazalarda… zaten haftanın sekiz günü yirmi beş saati sağa sola çekiştirilen dilimizi, üstelik bir de Yunus Nadi Ödülü verilerek bu örselenmeyi hoş görmek niye? Bir kerecikten bir şey olmaz deme… sonra, millet, yanlış “yazıyo”, “yazıyom”, “yazıyodu”, “yazıyomuş” deyip kestirmeden gidip, zincirleme tepkime “başlıyo”… ve böylece Türkçe zaman içinde aşınıma uğruyor ve aşınımlar göçüğe dönüşüyor… derim ben.
Romanın ana kahramanları:

·         “On dakikası bir dünya saatine tekabül eden” s.99 “  … haklı sebeplere, mazeretlere takılıp kalmış aylak bir avukat, hayata karşı gelen vicdani retçi… “ s.88 Spor sağlığa zararlıdır. Bedene ilgi ruhu köreltir. “ s.235 Kıvamında “ Orhan, vicdanlı hödük. Ücretsiz otopark. Amipli dizanteri. Sakalı helezon şeklinde kıvrılarak çıkan seçilmiş salak. Zombiyle vampir karışımı, zompir. “

·         Orhan’ın deyimiyle “ … onunla yaşlanmak ama yaslanmak istemediğim… “ s.87 “ Aslı… O marmelat, ben reçel. O konçerto, ben fasıl O tam bir yanıcı madde, bense uygunsuz içerik “ s.276 “ Vietnam gibiymiş hatun, bir girdik bir daha çıkamadık.” …ama “Gönlünde yoksa yerim, ayakta da giderim.” S.102

·         Orhan’ın ablası Nebahat, ablam, tam anlamıyla kedileri kaçırdı! … ben ne aklı uçkurunda bir serseriymişim, meme verenler, mama verenlerin nasıl önüne geçermiş… “s.221 “… kadının bilmediği, ilgilenmediği halt kalmadı. Bildikçe büyüyor, öğrendikçe şişiyor.” S.35 “Halbuki bizimki mühim bir şey değil, sadece ünsüz çiftleşmesi.” S.128

·         “ … can yoldaşı bellediği bitki doğum yaptı diye lohusa şerbeti kaynatan, “ s.79 “… Hala, yaralı parmağa işemez… huular aleminde gezintide… lodos alıp, poyrazz satıyor.” S.147 “ Halamla, ablam… ikisi akılları sıra Voltran’ı oluşturup, beni Aslı’dan, Aslı’yı da benden vazgeçirecekler.” S.80

Özetle, okuyun bu kitabı bence…


03.06.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Can Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2017,


7 Mayıs 2018 Pazartesi




Pera Mera, Murat Yalçın 483 / CLXX
----------------------------------------------------------------------------------------------

Mardin’in Midyat ilçesinde damardan, Ankara’nın Beypazarı ilçesinde Ahilik elinden bugünlere gelen, telkâriye nazire… tasarladığının tümcesini, fiil, fiil işleyen, yüklemini tavlayıp, tümceleri gerektiği kadar kesip, özneleri ile beraber sayfalarda ağartan, bir “ dilkâri “ ustası Murat Yalçın.
Öyle ki, kitabın kapağı bile başlı başına dilkâri!  Nitekim kitabı raftan alır ve Pera’nın arka yüzünü Mera’da okuyacağınızı sanırken, altmış dokuzuncu sayfaya kadar, Pera ve dolaylarında dolanan bir yetişkinin, yaşayanlarıyla anılan şehrinin eskisini… sonraki sayfalarda yer alan Mera’da ise bir çocuğun Anadolu’daki köyünün metaforlarla dolu öykülerini okuyorsunuz.
Kitabın bütünü, Mehmet Yalçın’ın yaşam öyküsünün dilini deney kıldıktan sonra, eski ifadeler, yeni ifadeler, ‘tamamlanan terkipler’, ‘terime dayalı tabirler’, pötibör yerken, benzer nağmelerde söylenmiş potboriler eşliğindeki, cümlelerden oluşan yüksek nitelikli bir edebiyat tezi sanki deyip…
2017 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan bu kitabı okumak için, Türk Dil Kurumu, Dil Derneği sözlükleri yanında imla kılavuzu ile atasözleri ve deyimler sözlükleri ile sessizlik gerek! Demem odur ki, ödül verilen bu kitaba ödül verilme etmenlerinden biri olması gereken sosyal fayda, hiç gözetilmemiş. Çünkü bu kitabı, ‘özellikle Pera bölümünü’ okumak için oldukça sabır ve sevgi gerektiği gibi orta öğrenim öğrencilerinin okuyabilmesi için de mangal gibi yürek gerek! Özellikle Pera öykülerinde karanlık yerler var çözemedim. Başının sonunun bağını kuramadım. Örneğin;
·         “ … pembe kapaklı Tatar Çölü’ne dalmıştım” s.33

deyip Dino Buzzati'nin 1940'ta yayımlanan artık klasikler sınıfına giren, 1949 yılında Fransa'daki çevrisiyle Buzzati'yi dünyaca ünlü bir yazar yapan, orijinal ismi ‘Il deserto dei Tartari’ olan romanına atıfta bulunuluyor ama bunu acaba kaç kişi yakalar?
Kısacası bu kitabın, önemli bir bölümü, edebiyat üzerinde konuşan, didişen, fikir çalan, fikir çelen, fikir kakanlar için yazılmış, genel yarar gözetilmemiş gibi… Doğaldır ki bu da yazarın kendi tercihi…
Kitaptan birkaç alıntı:
·         “Sözün dulu, insanın dulundan daha rizikoluydu.“ s.15 “Cinnet geçiren yazar, pompalı dolmakalemiyle sülalesinin gelmişini geçmişini bir oturuşta romanlaştırdı.”s.17 “Sevgilisiyle gizlice buluşabileceği yer araştıran bir âşık, uzayda hayat imkânı araştıran bir bilimadamıyla aynı metotları kullanmalıdır.”s.89

·         “Makamsız bir ses yumağının büyümesine hizmet eden topluluk…”s.27 “Külbastı yiyip, kolbastı oynayan, törelere törenlere düşkün fazlasıyla nostaljiko bir millet…” s.44  “Birleşmemiş illetler. “ s.51

·          “ Gırtlağını kazıyarak sarayın burnundan sümkürüyor yedi tepe üstünden, dumanı tütende dümen tutan marmaraya.” S.54 “Rüzgârın istikameti, tükürülecek yerin mesafesi, tükrük miktarı ile tükürme şiddeti, dudak-dil ahengi, nefes hazırlama vs. Yani az buz hesap kitap işi değil.” S.70


07.05.2018 mehmetealtin, https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/
-------------------------------------- 
Can Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2017,