19 Ekim 2017 Perşembe


Top, Gulam Hüseyin Sâedi, 232/ CXLVIII
------------------------------------------------------------------------------------

Kendisini bu kitabı ile iyi ki de tanıma fırsatı bulduğum, İranlı, Azerî kökenli Gulam Hüseyin Sâedi’yi, “Farsçayı şeker, Türkçeyi hüner kılan” kitabın karı koca çevirmenleri, Makbule Aras ile Ferhad Elvazi ikilisinden F.Elvazi, kitabın sayfa 5’den 11’e kadar olan sayfalarında Sâedi’yi altını çizdiğim satırlarda bakın nasıl anlatıyor… 

“Çocukluğundan beri edebiyata meraklı olan merakı yüzünden, Türkçe duvar gazetesi çıkardığı için okul müdürünün ceza olarak herkesin gözü önünde gazeteyi kendisine yedirdiği acıyla anlatan Gulam Hüseyin Sâedi, ünlü çocuk kitapları yazarı Samed Behrengi’nin çocuk edebiyatına yönelmesinde de büyük etkisi olmuştur. Eserlerinde görsel dil çok güçlüdür ve olayları o kadar detaylı anlatır ki, okuyucu kendisini olayların ortasında bulur ve parçasına dönüşür. Sâedi’nin Beyel Ağıtçıları adlı öykü kitabındaki, ‘her öyküsü ayrı bir film,’  “İnek” adlı öyküsünden uyarlanan, aynı adı taşıyan filmi, İran sinemasının en önemli filmlerinden sayılır. Öyle ki, İran sineması üzerinde bilgili pek çok kişi İran sinema tarihini İnek’ten önce İnek’ten sonra diye anlatır.”

Romana konu olaylar zinciri, 1900’lerin başında hanedanların yönettiği monarşik sistemden, meşrutiyete geçme sancıları içindeki İran’daki Güney Azerbaycan topraklarında geçiyor.
Ancak bu süreçte en çok zararı, farklı siyasi grupların kendi menfaatlerini gözeterek attıkları adımlar altında ezilen halk görmekte ve halk, işgalci Ruslar, Monarşi yanlıları, din adamları ve Meşrutiyetçiler arasındaki çapraz ateşin altında kalmaktadır. Halk kime güveneceğini, kendisini nasıl koruyacağını bilememektedir. Sözünü ettiğim halk, göçerler, kıt kanaat yaşayan, yoksul obalılardır.   Kısacası, romanda tarih boyunca hep yaşanagelen kitle kırım ve kıyımlarına örnek bir olay anlatılmaktadır. Nitekim romanın ana karakteri Haşim Hoca, bir yandan din ve duygu sömürüsüyle elde ettiği her birinde yüzlerce koyununu emanet ettiği obaları karşı karşıya getirmemeye çalışırken, bir yandan da obaların düşmanı Top’un sahibi işgal kuvvetlerine yaranmaya çalışmaktadır.  Ancak olaylar hocanın beklemediği şekilde gelişir ve Hocanın çevirdiği dolapların farkına varanlar sayesinde obalar birleşir ve düşmana karşı savaşırken düşman da Haşim Hoca’yı rehin alıyor.
Romanda Haşim Hoca’nın da bir diğer hocanın da elinde Hz. Ali taraftarlarının siyah yas bayrağı vardır… ama bayrağı taşıma nedenleri farklıdır.
Romandaki Top adı, aklınıza ilk geldiği gibi bir oyun topu değil silahtır. Yazar topun oyun çağrışımından faydalanarak onu romandaki oyunlara dair bir eğretilemeye(=metafor) dönüştürmektedir. Top, oynanan oyunların bir eğretilemesidir. Top eser boyunca yer değiştirir, bu da sanki duruma göre hedefin de değişkenliğinin eğretilemesi gibidir. Öte yandan tarihsel olarak düşünüldüğünde İran meşrutiyetinin ilanı süreci epey sancılı geçmiş akabinde de Şah, bütün Meşrutiyetçileri cezalandırmak üzere meclisi toplarla yerle bir etmiştir, top siyasi olarak meşrutiyeti yok eden totaliter güçlerin de eğretilemesidir.
Romanın kurgusu, yazarın sinemaya olan düşkünlüğünden olsa gerek adeta bir senaryo gibidir. Sahneler titizlikle anlatılmış ve açıklanmış, kişilerin konuşmalarının beden diline uygun fon yaratılmıştır.    
“ … Hoca, Mir Haşim yükünü tutmuş. Hazreti Ali’nin evladını onların felaketini de ticaretine alet etmiş. Der ki; ‘ … bütün beldeleri gezdim, obaların hepsinde bulundum. Hepsi beni tanırlar… Onlara Hz.Ali’nin başına gelenleri anlatıp durdum. Bunca yılın sonunda,  bu sayede, şimdi her obada beş altı yüz koyunum oldu.’” S.20 “ Kemalan biliyor ki, malı ok olanın derdi de ok olur.” S.51 “ Hoca: ‘ Sen bu yaptıınla öbür dünyanın sevabını kazandın.’… adam ‘ Boş ver öbür tarafı, sevap yerin dibine batsın! Peynie ekmek, sevaptan daha ok lazım bana!’” s.89


Not: Kitabın çeviriye temel alınan baskısı, “İntisharat-é Nil, 1972, Tahran”’ ı aradığımda karşıma çıkanlar aşağıdaki gibidir.



20. 10. 2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2017

3 Ekim 2017 Salı



Kura Irmağı’nın Kıyısında, Tamara Pur, 635 / CXLVII
------------------------------------------------------------------------------------

Atayurdu Gürcistan olan, Burgazadaşım Tamara Pur’un bana da imzalama nezaketini gösterdiği kitabının adını görünce, şunu dedim kendime…  “Şimdi Tamara Pur, o güçlü kalemiyle, babaannesi ile yaptığı sohbetlerde sofrayı yöneten tamada, Gürcülerde kadın olmasa dahi… babaannesini, kitabının sözcüklerini yöneten edebi bir tamada kılıp, ailesinin ve babaannesinin Kura Irmağı’nın, tatlı suları ile beslenen anılarını, geçmişinin günlerini ve kurgusunu, Tiflis finüculerinin üst durağındaki,  insanda korunup kollamaya alınmış duygusu uyandıran lokantada, haçapuriyle yoğurup, o güzelim Gürcü şaraplarıyla sulayıp, babaannesinin ihtiyar dudaklarından Tiflis’in yollarındaki izlere kim bilir nasıl yansıtmıştır? ”  
Ancak, kitap ne yazık ki, bundan çok uzak…  yazar, kitabında anı ve duygularını anlatırken, bunları meydana getiren her türlü nesne, çevre, etki ve etmenlerinden arındırmış. Sanki anlatılacakların anlatılamadığı, biçim öncelikli utangaç bir anılar demeti oluşturmuş.
Ama ben, inanıyorum ki ön hazırlığını bu kitapla yapılan, yaşam öyküsü Sovyet Devrimi sonrasına kadar dayanan, bağrından Stalin gibi bir fenomeni de çıkaran, Sovyet Devrimi sonrasındaki Gürcistan’dan Türkiye’ye bir gurup dindaşı ile gelen babaanne Tamara’nın, anayurdu Gürcistan’dan başlayıp, Türkiye’ye, İsrail’e ve yeniden Türkiye’ye kadar uzanan yolculuğunun romanını, torunu Tamara Pur, tıpkı bir gün Metin Arditi’nin Tuquetto’sunun güzelliğindeki gibi, bizlere armağan edecek.
Kitapta tadı damağımda kalan satırlar ise şunlar;

“Burası Allah’ın kendisi için ayırdığı yer ona adanmış topraklarıdır,” s.27 Alıntı “ Nehrin rengini de bu peteklerden süzülüp suya karışan baldan aldığını… “Kura Irmağı’nın arkasındaki iri gövdeli ağaçların kovuklarının bal petekleriyle dolu olduğunu söylerlerdi.” s. Önsöz

“ Katlis Deda’yla vedalaşmak istedim. Ulusal Gürcü kıyafetleri içindeki bu kadın heykelin yanına çıktım. Bir elinde dostlara sunmak için şarap kâsesi diğer elinde düşmanlar için bir kılıç vardı. “ s.59


02.10. 2017 mehmetealtin,
-------------------------------------- 

Destek Yayınları, Nisan 2016

7 Eylül 2017 Perşembe


Hüznengiz Bir Arabesk, İbrahim Yıldırım, 291 / CXLVI
------------------------------------------------------------------------------------

Burgazadamızın komşusu Kınalıadalı İbrahim Yıldırım’ın kütüphanemde adedi üçüncü olan bu kitabı bir önce tanıttığım “Gülhisarlı Terziler” romanı ile aynı ana fikre sahip ve özünde diyor ki;
… insan önce çevresinden ölür’müş…” s.60

Doğru söze ne denir? Yakın çevremizi bırakın, ulaşım ve iletişimde yaşanan gelişmelerle gittikçe küçülen dünyamızda yaşanan en ufak bir değişim bile, diyalektik süreçte kelebek etkisiyle, kişileri ve toplumları, yaşadığımız coğrafyayı, giderek sokaklarımızı ve sokak aralarını etkiliyor… Birbirini yaşam boyu bağlı her dilden her dinden kişiler, eğilip, bükülüyor, geriliyor, her zaman çevresine pozitif enerji saçanlar içlerine büzülüyor,  en sakin en ruhanîler elleri belinde çatışmaya hazır bekliyor! Aynı yatakta beraber olanlar bile birbirlerinden o anlık düşünce boyunda uzaklaşıyor ve   bir o kadar yalnızlaşıyor. Sokaklarında amca, teyze bildiğimiz çehrelerle dolu semtler, ortak paydaları ne olursa olsun benim olsun diyenler ve yaşamlarını sürdürebilmek için her türlü etik değerden vazgeçmişlerin melez kültüründe yeniden şekilleniyor.

“ … handiyse artık açık hava umumhanesine tahavvül etmiş olan Yenikapı cihetine inmiş… orayı rahminde ölü çocuklar büyüten bir fahişeye benzetmiştim.” S.77

“ … kimi kaynaklara göre, Arap sözcüğü, Babil yıkılmadan önce konuşulan ilk dil olduğu İbranicede ‘kara ülkesi’ anlamına gelen arabh’dan gelmektedir. ‘Arabesk’ ise bu sözcüğe Latince sıfat türeten –iscus ekinin birleşmesinden ortaya çıkan –bakınız yukarıya melez bir terimdir.” S.130

“… sokakdaşlar da irtibatı kopardıklarından birbirimize mal mal bakıyoruz… Ayrıca güzel olmasalar da gönülleri keselerinden zengin o idrak sahibi insanlar sokaklardan birer birer çekildiler. “ s.141
-0-
Hüznengiz Bir Arabesk, Laleli ve Aksaray semtlerini mesken tutmuş, birbirlerine öfkeli, iki ayrı dünyada yaşayan, yalnızlıklarını kendilerinde yaşayan, ama bir o kadar da birbirlerine muhtaç, aralarında sembiyotik ilişki bulunan,
“ … kelimeler: uçan, sokan, ısıran, aşılayıp, döl taşıyan, hatta kendini dölleyen ses kümeleri…” s.46
ile helak olmuş , ama asla
  “Sözcük de yazabilir kelime de; kimi zaman hikaye, kimi zaman öykü… olanak da en az imkan kadar fasilite sunacaktır onadeyip … lisan faşosu olmayan:” s.29  
musahhih, düzeltmen Refik Çelebizade ile İşportadan Romancı Hüseyin’in iki ayrı öfkede iki ayrı yaşamda, iki aynı yalnızlığı anlatırken, size de okuma kolaylığı diler, sözlerimi konuya uygun bulduğum aşağıdaki dizelerimle bitiririm.

İSTANBULA AĞIT
İstanbul konuşuyor,
gerçeğinin perdesi, plastik kart ve hamili kart kesesi,
göstermelik tüketim, hayatının tek endişesi,
alkollü nefesi, sohbetinin içi boş sesi…

İstanbul konuşuyor,
züğürdün çenesi, magazin serisi,
Fatmagül’ün sevgilisi, pijamalı eniştesi,
taksitler, gelecek ayın endişesi,

İstanbul konuşuyor,
yenmiş feleğin sillesi,
hala ödenmemiş ücret,
ne de eğiticiymiş cuma hutbesi,
ne kadar da gür çıkıyor başkakanın sesi,

İstanbul kaynıyor, delikanlı kızlar, kendileriyle barışık,
İstanbul kaynıyor, delikanlı, onurlu, sevecen gözleri yayıyor ışık,
İstanbul kaynıyor, makaron kızlar, içleri boş, kendilerine âşık,
İstanbul kaynıyor, sarsak delikanlı, salya sümük sırnaşık,

İstanbul kaynıyor, işçi kızlar, işçi delikanlılar,
ekmekleri, iki dudağın insafında,
arzuları, cüzdanlarının dar dikiş aralarında,
günleri solgun, gözleri kararmakta,
günleri yorgun, ayakları kara sularda,
gelecek, ancak pembe rüyalarda…

İstanbul kaynıyor, orospu, pezevenk, kadınadam,
ekmeğini kapalı perdelerin arkasında çıkaran,
işini kapı ardında bırakıp, kimliğini gururla taşıyan…

İstanbul kaynıyor, orospu, pezevenk, kadınadam,
kişiliğini saf çocukluğunda bırakıp, halkı dolandıran,
her bir karış toprağı yağmalayıp,
çirkefini ortalara bulaştıran,
sonra da seccadeye alnını dayayıp,
affa sığınan, sırtlan,
namusu, apış arasında arayan…
ucube insan…

İstanbul ışık kaynıyor,
Cankurtaran, Yenikapı Bakırköy, Yeşilköy,

İstanbul ışık kaynıyor,
Pendik, Dragos, Bostancı, Kadıköy,
her ışık, bir ses, bir tomurcuk,
her ışık, hazır hikayesini anlatmaya,
gözüme yansıyan tonlar ve tınlamalar…
sevgi, aşk, sükunet,
mutlu bir yuva,
gerilim, korku, nefret,
ve “son”,
namlunun ucunda.

İstanbul’da
her ışık saklıyor,
yarına günaydın, güler yüz, neşe,
veya hüzün, endişe,
yarına umut, rahme düşen bebe,
veya hücre, ellerde kelepçe…

İstanbul uyuyor, yarınlara kancık,
İstanbul uyuyor, saflara rüya,
İstanbul uyuyor, puştlara derya,
İstanbul uyuyor, akıllara seza,
İstanbul dilsiz, kötülüğe reva,
İstanbul dilsiz, haksıza sefa,
İstanbul dilsiz,
İstanbul, İstanbul olalı görmedi böyle bir cefa,

Yazıldı Mehmet Altın tarafından yedi şubat iki bin on birde Burgazada’da

07. 09. 2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Doğan Kitap, 1. Baskı, Nisan 2017

30 Ağustos 2017 Çarşamba


Gülhisarlı Terziler, Hüsnü Arkan, 283/ CXLV
------------------------------------------------------------------------------------

Doğası gereği şen şakrak Ege coğrafyası, Hüsnü Arkan’ın bu romanında,  Ege’de yer alan küçük bir kasaba, Gülhisar’da suskun ve mahzun bir çehre ile çıkıyor karşımıza. Kasaba, huzurdan uzak… insanlar sessiz, kadınlar terk edilmiş… çocuklar hiç dönmeyecek babalarını bekliyorlar. Beklemenin kitabını yazmış, romanın ana kahramanı Ayhan Demir’in Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet’in kulakları çınlasın, hem kasabanın tek ve ıssız oteli Ilıca Otel’in en küçük sakini olarak,  hem de kasabada yaşamın sürdüğü tek mekân, terzi dükkânının son terzisi olarak,  hayattan beklediği tek şey, bu kasabadan geri dönmecesine gitmek…
Aslında Ege’de böyle bir kasaba kurgulamak güç… doğuda ise kurgu değil gerçek… Bugün doğuda toplumun çoğunluğunun sırtını döndüğü kurgudan uzak onlarca kasabanın var olmasının geçmişinde ve geleceğinde var olan “terk etme” eğimi ülkenin geneline yayılmış durumda… yani bütün ülke Gülhisar vaziyetinde… Sıradan ve soru sormadan, sorgulamadan yaşayan insanlar eğilim dışında kalsalar da bunlar da Gülhisar’ın içinde… Gülhisar’ın içinde sorgusuz yaşayanlar, sadece sıradan politik kalpazanların tutsağı olmuş değil…
  Dünyadan haberleri yok. Dünyanın da onlardan haberleri yok.” S.87  “…çevresi insanların içlerindeki değişkenlerin yamuğa benzeyen biçimsiz bir hali. Ortak noktaları kitap okumak ve birbirlerini sessizce kabullenmek.”s.12 “ Dikiş diktikleri görülmemiştir; yalnızca teyel atarlar. Her şeye teyel atarlar.” S.29 “ Bazı şakaları hiç yapmıyorlar, bazı davranışları hiç sergilemiyorlar.” S.54

“ Camlı bahçe müdavimleri yabancılara… bir kaç saatlik hırpalamadan sonra… ıskartaya alınmak üzere davranırlar… pes etmeyenlere yavaş yavaş eşit yurttaşlık düzeyi verilirdi.” S.77-78 “ Celal Karanlık inandırıcıydı… çünkü Gülhisar ona inanmak isteyenlerle doluydu.” S.79 “ … teyzesi için bir ihtiyaç tanımlayıcısı olmalıydı.” S.80


Ayhan Demir de her ne kadar terk ederek kendi kaderini yaratmayı istese, çevresinin hem kendini, hem de kendilerini bir ömür boyu aşındırdıklarını bilse de bunu yapamıyor…  beklemeyi biriktirip, ‘ Merak etme kardeş, her şey yoluna girecek’ diyen birileri ile zamanda yürüyerek kendini keşfediyor. 


“ Lütfü usta… ‘Ben her şeyin zir-ü zeber olduğu, müminlerin, ahlak ve fazilet sahiplerinin, mukaddes emirlere harfiyen riayet edenlerin birbirini boğazladı bir asrın en başında doğdum… bir terzinin konuşamadıkları konuşabildiklerinden daha kıymetlidir. Kitapların satır aralarının, satırlardan daha çok hüküm doğurması gibi… elbise dikmek kolay değildir. Ama bir elbisenin içinde olmak da kolay değildir.’dedi” S.94 “ “İnsan dünyaya ve hakikatlere tahammül edebilmek için değişik yollar buluyor. Ben kitaplara sarıldım… ama okudukça derdim azalıyor mu çoğalıyor mu bilemiyorum? Mesela şu Meryem olma işini henüz çözebilmiş değilim.” S.137 “ Fakat bu asıl meselenin içinde de bir asıl mesele vardır. Kimin için kılıç çekip bayrak açıyorsun?” s.168


30. 08. 2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

KırmızıKedi Yayınevi, 1. Baskı, Ekim 2016

17 Temmuz 2017 Pazartesi



Babıâli’de Cinayet, Haluk Şahin, 256/ CXLIV
------------------------------------------------------------------------------------

Haluk Şahin, polisiye ‘romanımsı’ bu kitabında bir suikast tehdidi üzerinden, gazeteciyi ve gazeteciliği kimin öldürdüğünü araştırıyor (gibi)… romanın polisiye yanı zayıf, sonucu başından belli. Zaten istenen de gazeteciliği sorgulamak. Romanın hangi zaman diliminde geçtiği de belli değil. Okuduklarımdan çıkardığım, Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde geçiyor (gibi)… roman tek bir kahramana çakılıp kalmış, oysa konusu itibariyle değil bir roman, bir nehir roman demeti çıkar(dı.)

Romanla bağlantılı olarak yadırgadığım en önemli şey, Haluk Şahin gibi  ‘ gazeteciliği ile tanınan ve bilinen birinin roman kahramanı olarak kendi sektöründen birisini sadece adını vermeden tıpa tıp kullanması, adeta klonlanmış gibi … bence bu çok yanlış ve etik değil… ya da kendisinin öz güveni çok yüksek.

Romanın ikincil kahramanı, eski bir işkencecinin, birkaç satırda pişman olup tövbe ettirildikten sonra bağışlanması da bir romancı refleksinden çok bir gazeteci refleksi mi? Bilmem, bu da birinci paragrafın son satırlarında gizli olsa gerek…

Aşağıda okuyacağınız alıntılar, romanla ilgili size bir şeyler anlatır.

“ Bir gazeteci ağabeyi yıllar önce ‘Babıâli’de ima ile mana birlikte yaşar. Ne imayı mana sanıp kavga et, ne de manayı ima sanıp kendini aldat.’ “ s.31 “Gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir her ikisine de ihtiyaç vardır.” S.52

“Holding’in altın madeni ruhsat geçerliliği gereği yasa değişimini de kovalayan Kahraman teybi kapattıktan sonra bakana…’ Madencilik Yasası, biraz daha update edilmeli, zamana uydurulmalı…’ dedi.” S.35 Gazetenin sahibi Rıdvan Beytepe, Kahraman’a ‘Altın işinde asıl para, çıkan külçenin satışından değil, borsadaki hisselerin yükselişinden kazanılır… maden şirketi yükselince bileşik kaplar misali diğer bağlı şirketlerin hisseleri de yükselir’ dedi.” S.38

“ Rıdvan Bey, Genel Yayın Yönetmeni Korhan’ın… gazeteyi kendisine karşı bile koruyan tutumundan memnun değildi… ama gazetesi Küre’nin sahibi olmanın özellikle toplumsal ve siyasal açıdan kendisine getirdiği artıların farkındaydı.” S.51 “ … toplantılarda görüş bildirmekten kaçınanlar, böyle yapmanın Korhan ile Kahraman arasından birini seçmek anlamına geleceğini biliyorlardı. “ s.56 “ Korhan’ın haftalık Küre’sel Bakış yazısı şöyle sona eriyordu… ‘ yalnız bağlı olduğu, siyasal partinin, tarikatın, örgütün, şirketin işine gelen haberleri veren kişi gazeteci değildir. Başka bir şeydir. Uygun kelimeyi bulmayı size bırakıyorum.’ “ s.156-157

“Ses sanatçısı yeni ilahe ‘Zeyna’ydı işte! Onun yükselmesinde ‘ Kahraman’ın’, kendisinin de payı olmuştu.” S.43 “Kahraman’ Gazetecilik atlatmaktır…’ dedi. Emniyet Md. Şuayip, ‘ Aldatmak mı dediniz’ diye sordu.” S.140 “ Şuayip Bey ‘ Ceset de var, Katil de…’ dedi. “ s.226, “ Bazen ayak izleri denizin kenarına kadar gider, sonra yokluk denizinde kaybolur.” S.77 “ Dönem sadece algı yönetimi değil, aynı zamanda hayal yönetimi dönemiydi! “ s.154

Notlar:

Not 1. : Yazar, eskiden tuvaletlerde kullanılan taharet bezini, topun makine bölümü ile personelini koruyan “Taret” bezi haline getirmiş! S. 109

Not 2. : Yazar “ Tesisin önüne gelen büyük Jipler, Mercedes’ler, BMW’ler hatta Jaguarlar…” s.107 derken, hatta ile neyi kastetmiş?

18. 07. 2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 
KırmızıKedi Yayınevi, 2. Baskı, Mayıs 2017


5 Temmuz 2017 Çarşamba



Tanrının Pembesi, Hasan Namir, 260 / CXLIII
------------------------------------------------------------------------------------

Günümüzde eşcinsellik hakkında yeteri kadar bilimsel bir açıklama yok. Bunun başlıca nedenlerinden biri de akademik çevrelerin bu konuya pek el atmak istememelerinden, diğer deyişle çekinmelerinden kaynaklanabilir. Ama, yine de psikiyatristler kesinlikle iyileştirilemeyecek eşcinsellik vakalarının var olduğunu söylemekteler… ben de LBGT bireylerin hiçbir şekilde sorumluluk taşımadıkları ve isteseler dahi bunları değiştirme yetileri bulunmayan ayırt edici kişisel özelliklerinden dolayı yadırganmaları için hiçbir haklı neden olmadığı düşüncesindeyim. Bütün bu nedenlerle, Irak’lı Hasan Namir’in sanırım kendinden de izler taşıyan homoseksüel bir bireyle ilgili anlatısını, hiçbir yorum, güzelleme ve yerme katmadan bilginize sunmayı uygun buldum.

Anlatı, bir üniversite öğrencisi olan Ramy ile yerel bir dini lider olan Ammar arasında kompartımanlara ayrılıyor. Ramy, bir yandan, Irak’ın parçalanmasından sonra İslamcı grupların yükselen gücünün ve şiddetinin korkutucu zemine karşı kendi içindeki ayırt edici özellikleri ile bir dizi sorunla boğuşurken, bir yandan da İmam Ammar'ın rehberliğini ve desteğini istemektedir. Kitap bu iki karakter ile melek Gabriel ve Kuran, arasındaki çatışmanın ve hesaplaşmanın bir özetidir ki;

“ Kur’an-ı Kerim’i iki kere okudum. Allah bizi sevmiyor. Peki o zaman bizi neden yarattı? S.18 “ Allah’ın bana yardım etmeye istekli olduğunu sanmıyorum. Sözde elçileri bile yardım etmeye istekli değilken, beni kimse ‘günah işlemek’ ile suçlayamaz. “ s.43

“ Şeyh olmak, yalnızca vaaz vermek, ibadet etmek değildir. İhtiyacı olanlara yardım etmek zorundasın. “ s.21

05.07.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

SUB Yayınları, 1. Baskı, Mart 2016

7 Haziran 2017 Çarşamba



Annem Hakkında, Tahar Ben Jelloun, 634 / CXLII
------------------------------------------------------------------------------------

Yazarın tüm kitaplarında olduğu gibi yine Fas’ta geçen bu kitaptaki kurgu, tek bir kültürle sınırlı olmayıp, evrensel boyutta ele alınsa da Doğu ve İslam kültürü ile yoğrulmuş az gelişmiş ülkelerin siyasi yapısından yoğun izler taşıyor, ülkemize göndermelerde bulunuyor.

“ 1953 yazında ülke ayaklanmış, eniştem topaç çeviriyorum diye topacımı elimden almıştı. Topacımın ülkenin özgürlüğünü nasıl engelleyeceğini anlayamıyordum. Artık Fas eski Fas değildi. Şehir buruş buruş çarşafa bürünmüş, eğlenceye, neşeye hatta ışığa hakkı yoktu. Fez, Fas milliyetçiliğin merkezi haline gelmişti.” S.91 “ Fas, politika yapmadığını söyleyen ve yolsuzluğu bir yaşama sistemi haline getirerek utanmazca zengin olanların işbirlikçiliği ile bir polis devleti haline gelmişti. “ s.100  “ Eve hırsız girmiş, babamı ifade almak üzere karakola götürmüşlerdi. Saatlerce sorguya çekilmiş, babam ‘ Üzgünüm beyler, size yemin ederim ki, bir daha şikayet etmeyeceğim. Şimdi bırakın da gideyim’ diyerek kurtulmuştu.”s.77 “Fingirdekliği yüzünden amcamın apar topar evlendirdiği kız, bugün ateşli bir dinci.” S.84

Kitap, yazarın, ölüler çağırarak, hafızasını kaybetmeye başlayan, zaman zaman bilinç bulanıklığı gösteren, hayatının son aylarındaki, annesine övgüdür. Az konuşan, sessiz ve nazik kadının ağzından çıkan anılar ile yakınlarının naklettiği ve iç monologlarla sayfa sayfa üreyen bu romanda Fez geçmişi ve geleneği, Tanca ihaneti ve geleceği temsil etmektedir.
   
“ … babasının otoritesi altında yaşayıp onun sözünden çıkmayan, Molla Ahmed’in kızı, evliliğe layık bakire Lalla Fatma hanımı tam yirmi bin riyal değerinde başlık parası karşılığında gelin almıştır. “ s.22 “… hayatı boyunca çalıştı… tek başına onlarca kişiye yemek hazırlardı. Son dakikada, haber vermeden,  eve damlayan aile yakınları yazı bizde geçirirdi.” S.16 Bana “Baban bana düzgün davranmadı. Çok çalıştı ama başarılı olamadı. Başkalarını kıskanmaya başladı. İnsanları kırar ama farkına varmazdı. Ne uzun bir dil ve çene! Ne zeka ama kaba ve duygudan nasibini almamış bir zeka neye yarar? S.42 “ iki defa dul kalmışım… son kocam beni almış ama karısını yedekte tutmuş, ben hamile kalınca onu boşamıştı… daha sonra son kocamdan hamile kalamayan Fatma, Kasap Larbi’ye on üç çocuk doğurmuştu.” S.159

“Annemin başucunda beklerken ne yapılır?... telaş geçince insan sıkılıyor… öylece duruyorsunuz… nefesini izliyor, doktoru bekliyor, tavana bakıyor, hemşirelerle konuşuyorsunuz. Bazı hemşirelerin aylığı bin dirhem, bazılarına ise para ödenmiyormuş. Annem için işler iyi gitti. Ödemeler peşin yapılıyor, hemşire ve hastabakıcılara dolgun bahşişler bırakılıyordu. s.31

Bunun yanında Duygular Labirenti, Efsunlu Aşklar, Hata Gecesi, Işığın O Kör Edici Yokluğu, Kum Çocuk, Kutsal Gece, Son Arkadaş, Ülkemde, Yoksullar Hanı gibi kitaplarıyla kütüphanemde başköşede yer alan yazarlardan biri olan, Fas’ın yazılı olmayan belleğini, kitaplarıyla yazıya kavuşturan, Tahar Ben Jelloun’un  bu romanındaki, hasta, hastabakıcı ve hastanın oğlu arasındaki bu üçlü gizli oturuma…

 “ Ketum, yani bakıcı, telefonu fişten çıkarmış… elindeki gücü hatırlatma. Anneniz yapayalnız ve ona erişemeyeceksiniz işte… Her şey benim kontrolüm altında olacak, sonra bir de küçük bir teselli bedeli istiyorum.” S.120 “ Ketum onun aklının gidip gelmesini kötüye kullanıp defalarca parasını almıştır.” S.18 “… gerçek ölüm hastalıktır, dayanılmaz kayıp ve yok oluştur… günlerce süren o kötüleşme halidir, acı çekme çaresizliktir. Ölüm budur… kalbin durduğu o an değil.” S.186 “Evi büyük bir hızla yokluk kapladı, sonsuz bir yokluk.” S.204

elinizdeki bu kitapla katılmanızı ve anlatılanları keyifle dinlemenizi öneririm.

07.06.2017 mehmetealtin
-------------------------------------- 

Kırmızı Kedi Yayınevi, 1. Baskı, Şubat 2016