28 Şubat 2026 Cumartesi

 


SÉGU Toprak Surlar, Maryse Condé   

Çeviri: Şirin Erkan Leitao, Kapak Tasarımı: Didem Kestek

“Aşanti halkı gökten indi. Ay’ın karnından.

İktidarı kadınların devretmesini isteyen ay-kadından.

Kral Obiri Yéoba endişeliydi, beş yıldır evli kız kardeşi prenses Manou doğurmamıştı. Tahta kim geçecekti? Birgün ana kraliçe ona senin kısır olduğunu sanmıyorum, rahip öyle söylüyor, peşinden git ve ne diyorsa onu yap.

Dokuz ay sonra bir erkek çocuk doğdu. Rahipler ona Osei Tutu adını verdiler.

Çünkü Tutu, Manou’nun karnını dolduran bereket tanrısıydı. “

S. 272

Animizm’e göre Osei Tutu, annesi Manou’yu döllendiren Ay ve Bereket tanrısıydı.

Bu durum, Teslis, Kutsal Üçleme ya da Üçlü Birlik, her biri eşit yücelikte, özünde tek, ezeli ve ebedi olan üç benliğini konu edinen ve Hristiyan kiliselerinin çoğunluğu tarafından inanılan ana akım Hristiyan dininin merkezindeki inanç esasıdır. Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh üç farklı benlik, Ana Tanrı, Oğul Tanrı, Kutsal Ruh olarak aynı özü paylaşanlar olarak yorumlanabilir.

***

Bu kitabı sizlere tanıtmadan önce şunu söylemeliyim ki; “Bir önceki tanıtımıma konu olan Bu Dünya’nın Krallığı ile bu kitabın arasındaki ortak yaşam ilişkisinden, birinden diğerine atlayan kişi, gelişme ve sonuçlardan hiç mi, hiç haberim olmadığı gibi, sorumlusu da değilim. 😊

Ségu, Toprak Surlar’ı -kolonyalizm altında ezilerek kümeleşmiş- Afrika, Mezopotamya, Hint Okyanusu halklarının yazar ve edebiyatlarının kütüphanemdeki yeni bir örneği olarak aldım, ama sanki arayıp tarayıp da seçmiş gibi oldum. İyi ki almışım. Kitap bana yalnız Batı Afrika Edebiyatı hakkında değil, öyküsündeki aile destanı ile bölgenin tarihi  hakkında çok şey öğrenmemi de sağladı.”   

***

Y A Z A R :

11 Şubat 1934’de Guadeloupe, Karayipler’de doğan, 02 Nisan 2024’de Fransa’da ölen, Fransız uyruklu, edebiyat profesörü yazar Maryse Condé, zengin bir tüccar olan babasından dolayı “Siyah burjuvazinin embriyosunun bulunduğu bir ortamda büyüdüğünü…” söyler.

Çocukluğuna dair öykülerin birinden hatırladığı kadarıyla öğretmenin, ona “Antiller” hakkında bir sunum yapmasını istediğinde doğduğu Antiller’in gerçekleri hakkında hiçbir şey bilmediğini fark eder. Bunun sonucunda, ağabeyinin önerisi ile… Joseph Zobel’in 1930'larda Martinik'te geçen şeker kamışı tarlalarında yaşayan büyükannesinin öyküsünü anlatan otobiyografik romanı La Rue Cases-Nègres adlı eserini okur. Bu okuma, aile ziyaretlerine gittiğinde veya ebeveynlerinin arabasının penceresinden çevreye göz ucuyla baktığında görmesini gereken şeylerin farkına varmasını sağlar.

Daha sonraları Sorbonne'da ders veren ünlü Marksist tarihçi Jean Bruhat'ın çocuğu Françoise Bruhat ile arkadaş olduğunda; Sömürgecilik, kolonizasyon, kimlik, köken, mülksüzleştirme kelimelerinin anlamlarını ve ebeveynlerinin görmezden geldiği köleliğin nedenlerini ve kökenlerini öğrenir. Antiller’de neden Siyah insanlar olduğunu, onların nereden geldiklerini anlar.

Zamanını Guadeloupe ve Fransa anakarası arasında geçiren Maryse Condé, romanın öyküsünü; 18. yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde bulunan gelişmiş bir krallık olan Ségou'da yaşayan, Bambara soylusu Traoré ailesi üzerinden bölgede İslam'ın yayılmaya başlayan İslâmcılığın etkileri, Mağrip halklarının sergilediği ırkçılık ve Batı Afrika kıyılarında yaygınlaşan köle ticaretini üzerine kurar. Traoré ailesinin dört oğlu Tiékoro, Naba, Siga ve Malobali, bu kargaşanın içinde sürüklenirken… kaderlerini dinî etkiler, gelenek ve görenekler etkileyecek tasa ve trajedi, geçici mutluluk anlarına hep baskın gelecektir.

Maryse Condé, Bambara Ségu krallığının gerilemesini anlatan iki ciltlik tarihi romanı Ségu 1: Toprak Surlar ve Ségu 2: Parçalara Ayrılmış Dünya yayınlandığında, kendisinin de medya tanınırlığı artar. 2018'de Yeni Akademi Edebiyat Ödülü adıyla anılan -Alternatif Nobel Ödülü’nü- kazanır.  

Romanı Mali İmparatorluğunun yayıldığı Güney Afrika’nın Sahel coğrafi kuşağının kapsamında tutan yazar, kurgusunda kronolojik ve doğrusal bir öyküyü, gelenek, görenek, mitler ve kutsalın satırlarında inceleyip, anlatırken… sınıf çatışmalarının neden/sonuç ilişkilerinden, uzak durur, safını gizler, bu nedenlerle isyanı da tül perdeler gerisinde elden kayıp gider.  

***

Ö N  D E Y İ Ş :

Ségu, özetlenemeyecek kadar zengin ve çeşitli dünyayı birkaç kere dolaşacak kadar uçsuz bucaksız bir romandır. Batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Kızıldeniz'e kadar uzanan, birkaç yüz ila bin kilometre genişliğinde altı bin km uzunluğunda sınırsız bir gökyüzünün altında uzanan Sahel toprakları kadar geniştir. İçinden büyük bir nefes geçen ve onu canlandıran Afrika'nın ta kendisidir.

18. yüzyılın sonlarında, günümüz Mali'sinde, Bamako ve Timbuktu arasında yer alan Ségu: Batı Afrika'da, Güney Mali, Fildişi Sahili, Gine, Burkina Faso ve Senegal'de yaşayan, günümüzde de etnik kökene bakılmaksızın o bölgedeki nüfusun %80'inin Bambara adlı dilini konuşan  Mali'deki en büyük etnik konuşan Mali’deki’ in oluşturduğu bir Bambara krallığıdır.

Ségu'da doğanın bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden Kral(=Mansa) ve uyrukları animisttir. Öte yandan Nijer bölgesinde zihinleri baştan çıkaran ve onları fanatik biçimde kendi davalarına bağlayan yeni bir din İslâm dini yayılmaktadır.

Romanın kurgusunda; Etkinin tepkimesi gereği, kaçınılmaz çatışmada, Ségu’nun karanlık yüzünü yaşam alanı bilen ve belleyenler, Ségu’yu ihanet üzerine yeniden inşa ederlerken, din tüccarları ve dolandırıcılar da halkı kontrol altında tutmak için gereken kodları ile kurumlarını oluşturmaktadır. Ségu’nun yaşayacağı değişim sürecinde, bir Bambara soylusu ve Mansa’nın danışmanı Dousika Traoré'nin ile dört oğlu, eşi, eşleri ve egemenliğindeki diğer aile bireyleri ile köleleri, bir yanda kutsal savaşın, diğer yanda köle ticaretinin yükselişiyle damgalanmış bu çağda, zıt ve korkunç kederler yaşayacaklardır. İnsanlar hem tarihin aktörleri hem de kurbanlarıdır. Ancak daha da önemlisi, özgür ya da köle, içlerinde öyle gururlu ve tutkulu kadınlar vardır ki, hayatın ve bataklığın yollarını kocalarından ve efendilerinden daha iyi bilirler.  Ségu dik duruşunu oğulları kadar kızlarına da borçludur. Kitapta kadınlara görece sınırlı bir alan tanınsa da erkeklere kıyasla genellikle arka planda kalsalar da gözbebeklerimizin odağındadır. Ancak konumları, yaşam koşulları, tutkuları ve talihsizlikleri, dini coşkunun ürkütücü satırlarının yarattığı baskıdan dolayı tutkulu bir aşkın kapsamının önlenemez sonuçlarından, tadımlık satırlar bırakmaktan öteye gitmemektedir.

***

Ségu 1: Toprak Surları okumaya başladığımda Afrika hakkında bir kum tanesi kadar bilgimiz olmadığını anlarken dokuzuncu sayfada Bambaraların para yerine, Animist Vudu inancında da iletişim aracı olarak kullanılan deniz kabukları hakkındaki dip not beni aldı götürdü, bir önceki tanıtımını yaptığım Alejo Carpentıer’in tez romanı Bu Dünyanın Krallığı’nın Son Notlar sayfalarına:

1 ̊ Notun içeriği Mali İmparatorluğu ve halkları hakkında olup, köle olarak Amerika kıtasına nasıl taşındıklarını anlatır. Bu Ségu 1: Toprak Surların kurgusunda önemli bir yer tutar.  

3 ̊ Notun içeriğinde Mali İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde, 1324 yılında yaptığı hac yolculuğunda yanında taşıdığı ve sadaka olarak dağıttığı devasa miktardaki altınla, İslam dininin ve biliminin velinimeti olarak görülen X. Mali İmparatoru, Mansa Kankan Musa’dan söz edilir.

4 ̊ Not, Amerika Kıtasına kaçırılan kölelerin Ora, yani Öte Taraf adını taktıkları Afrika hakkındadır.

Özetle Ségu 1: Toprak Surlar, Bu Dünyanın Krallığı romanının ayrılmaz bir parçasıdır.

Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları, aile içinde alınan kararlar, ailenin gündemindeki olaylar romanın kurgusunu belirler. Gece İnen Söz, Rüzgâr Darı Tanelerini Savurur, Kötü Ölüm, Bereketli Kan ve Putlar Titredi adlarıyla beş bölüm üzerine oturan romanı, yazar “Bambaralı ecdadına” adar ve dediğine göre yazarın Afrika kökenli tarihçi ve sosyal bilimler akademisyeni arkadaşları sayesinde gerçeklikten uzaklaşmadan tasarlar. Kurguda zaman boşlukları yok gibidir. Karakterler kurguda hayatın doğal akışına uygun olarak yer alırlar doğru zamanda, doğru bölümde, doğru satırlara otururlar. Romanda her bölüm kurguda yer alan karakterler üzerinden anlatılır. Ailenin torunları ve dışındaki karakterler, kurguyu tamamlar.  

Çevirmen Şirin Erkan Leitao hakkında ayrıntılı bir bilgi edinemedim. Beş yüz otuz yedi sayfalık bu kapsamlı kitabı “Ségou, Tome 1: Les murailles de terre“ adlı Fransızca aslından net, akıcı ve temiz bir biçimde çevirerek dilimize kazandıran çevirmen Şirin Erkan Leitao’yu kutlarım.

***

T A R İ H Ç E :

 

1755’te Coulibaly hanedanlığına son veren Ngolo Diarra’nın kitabın ana karakterlerinden 1787’de tahta geçen oğlu Mansa Monzon Diarra’nın hükümdarlığı sırasında, Ségu gücünün zirve noktasındadır. Kudretini, sözünü ve gücünü, suyun ve bilginin efendisi Faro’ya devreden yaratıcı Pemba ile iş birliğinden alır. Hem zulüm hem de merhamet gösterebilen, siyasi zekaya sahip, sakin ve çalışkan bir adam olan Monzon Diarra annesi Makoro’dan aldığı güzelliğe, babası Ngolo’dan aldıp uyandırdığı saygı ve korkuya sahiptir.

 

Egemenliği Çad gölünün doğu kıyısı Wadai’den Senegal’in Atlantik kıyısına kadar topraklarda yaşayan Mesina Fûlânîleri ile Ségu’daki balıkçı halklar Somono ve Bozolar, marangoz Dogonlar, Tevarikler yani Tuaregler, tüccar Malinkeler, Batı Afrika’dan Kızıldeniz’e kadar yayılmış çoban Fûlânîler ve Sarakolo halklarının topraklarına kadar ulaşır. Babasının Biton Coulibaly’den zorla aldığı krallığın meşruiyeti onda vücut bulur.

 

Üç yüzden fazla yeni köy inşa eder, çeşitli etnik kökenlerden göçmenleri ağırlar ve çok sayıda başarılı sefer düzenleyip Kaarta, Massina, Dogon ve Mossi dahil olmak üzere diğer birçok krallık ve klanlara karşı kazandığı zaferlerle büyük bir savaşçı olarak ün kazanır. Manzarası, kalabalık nüfusu ve çevresindeki işlenmiş tarım alanlarıyla Ségu Afrika'nın bağrında bir medeniyet ve ihtişam manzarası oluşturur.

 

Ségu’yu özgün kılan, kök salmış dünya görüşüdür. Afrika kıtasını kapsayan Avrupa'nın sonradan dayattığı hegemonik ilişkiler, gündeminde yer almaz. Bambara halkının yaşamına  hâkim temel temalar – yaşam, ölüm, bilinç ve düşüncenin aşılması – bizim Kartezyen evrenimizle hiçbir ilgisi olmayan atalarından kalma bir geleneğe özgü bir kozmogoni bağlamında ele alınır. Ségu’da ataların etkisi, animistik inançlar, kralın yöntem ve yönetimi kaderini belirler. Ségu, sağlam bir şekilde kök salmış bu özellikleriyle dost ve düşmanlarının gözünde haset ve hevesle dış etkilere açık bir şehirdir.

***

 

K A R A K T E R L E R  ve  Ö Y K Ü  Ö Z E T İ :

 

Traoré Ailesi’nin sosyoekonomik bağlantıları, ailenin gündemindeki olaylar üzerinden aile içinde alınan kararlar, romanın kurgusunu belirler. Traoréleri oluşturan beş ailenin en büyüğü ve reisi, kraliyet konseyi üyesi, Mansa(=Kral) Monzon Diarra’nın dostu, Dousika Traoré’dir. Traoré klanındaki diğer ailelerin başındaki dört küçük erkek kardeşleri Diémogo, Bo, Da ve Mama’ nın ağabeyleri ile beraber Dousika Traoré, bir Bambara soylusudur. Baş kadını Nya Coulibaly, yaklaşık 1650 yıllarında Ségu’yu kuran ve 1680’e kadar yöneten Kaladian Coulibaly’nin, Mali’nin batısında Kaarta’da Bambara İmparatorluğunu kuran ve 1680-1755 yılları arasında hüküm süren torunu Biton Coulibaly’nin ailesine mensuptur. Dolayısıyla Dousika, o da bir Ségu soylusu olan baş kadını Nya’ya büyük bir saygı, korkuyla karışık bir aşk beslemektedir.  

 

Öte yandan, seferlere pek az katılmasına rağmen Mansa’ya ve karısına dayanarak zenginleşmesinden… kibir ve kurumla herkesi küçümsemesinden… üstüne onun verebileceğinden daha fazla hediyelerle kadınları kraliyet mensuplarının elinden alarak onları küçük düşürmesinden dolayı, soylu adamların en kibirlisi babası gibi bataklıkta can çekişmese de bir ders almasında çoğu saraylı bir muhalif gurubun da yükünü taşımaktadır.

 

Nitekim sayfalar devrildikçe bir gün  Mansa’nın sözlerini, -bugün Mali’nin ortak ve ulusal dili olan Bambara diliyle- topluluğa iletmekle yükümlü ozan Tiétigubia Danté, Coliba nehri’nin karşı kıyısında bulunan şüpheli beyaz adamla ilgili Dousika’dan görüş almak isteyip de kurula gecikince Dousika Traoré, Mansa’nın ironik sözleriyle azarlanmasını fırsat bilen  muhaliflerinden Samaké’, Dousika’nın Mansa’yı devirmek amacıyla Mansa’dan hebersiz olarak, birbirlerine kin güden Karta ile Ségu Coubalilerini barıştırmayı kendine görev edindiğini söyleyerek ateşe benzin dökerken ozan Tiétigubia Danté de araya girerek ateşi körükler ve  fitne amacına ulaşır. Dousika görevlerinden azledilir ama Ségu kamuoyu bu sonucu yadırgar ve kabullenmez.  

 

Sonuçta, yazının başında belirttiğim gibi, Traoré ailesi barış içinde bir yaşam sürüyor gibi görünse de kulun kula karşı savaşında Dousika’ya karşı olanlar, rolünü almak için sıra bekleyenler karşısında Dousika Traoré, kraliyet ailesiyle ilişkilerinin sarsıldığını ve ardından çöktüğünü görür.

 

Bu arada, kadınları eve kapatan, alkolü yasaklayan yayılmakta olan yeni dini yadırgayan Monzon’un etrafı İslam’ı seçen ülkelerle çevrilmiş ama karşı koymayı ağırdan almaktadır. ıyordu. Çünkü din uğruna neden savaşmak gerektiğini anlamıyor, her halkın, her er ve hatun kişinin kendi istediği tanrıya tapmakta özgür olabileceğini düşünüyordu. Çok sayıda tanrı vardı ve diğerlerini saf dışı bırakıp tek başına hükmetmeyi dileyen bir yenisi diğerlerini inkâr ederken, kendisini inkâr etmiyor muydu? Dolayısıyla Kaarta Coulibalyleri ile Ségu Diarraları arasındaki kadim düşmanlık bırakılmalı ve birleşip Ségu’yu güçlü kılmalıydılar.

-0-

Nya, kendini Dousika’ya bağlayan aşkın tohumu, seçkin bir beden ve yüz güzelliğine sahip, ailesinden gizlice Müslüman olmaya aday olan oğlu Tiékoro’nun Diéesko’dan sonra ailenin başına geçeceğini düşünmüş, ancak ailesinin ve benimsediği yeni dinin çelişkili beklentileri arasında kalan Tièkoro’nun İslam'ı seçmesi aile içinde ve Ségu’da yol açacağı sorunlar nedeniyle aile konseyi bunu reddetmiş, kayınbiraderi Diémogo ailenin başına geçmişti. Geleneklere göre Nya, Diémogo onunla evlenmek isterse ya isteğe uyacak ya da ailesinin yanına dönecekti.

 

Bu arada kâhin din adamı olarak her gün İfa’ya, -kâhinlik tanrısına- danışan ve hayatın her an değişebileceğini bilen Dousika ailesinin şamanı, Koumaré Traorélerin geleceğini açıkça görüyor, tanrıların gazabından aileyi kurtarmak için dört oğlanı, Tiékoro, Siga, Naba ve Malobali’yi günah keçisi olarak tanrılara adıyordu. Makunbogo, Nangoloko, Kontara, Bagala gibi Bambara putlarının diğer dinlere karşı durmaları, ya da aralarında anlaşmaları mümkün değildi. Tiékoro Ségu’dan ayrılmalı, Siga da onunla gitmeliydi. Çünkü hayatın sicimleri dokuma tezgahından çıkan pamuklu şeridin ipleri gibi birbirine bağlıydı.

-0-

Timbuktu’da şöhreti Mağrip’ten Bicâye’ye ve Cezayir’e kadar yayılmış ünlü müftü Ahmed Babanın ailesinden hoşgörüsüz ve kibirli Hacı Baba Abou, Tiékoro’ya “Okul ücretini nasıl ödeyeceksin? diye sorup, “Elli altın miskalım var” yanıtını aldığında sert yüzü ilk defa aydınlanmış, keseyi kapmıştı. O anda Tiékoro’nun -teni daha açık renkli, uzun örgülü siyah saçlarında kırmızı baş örtüsü gümüş kolyesi, kare küpeleri, burun hızması ile- içeriye giren kıza hayran kalan bakışlarında homurdanan Hacı “Kızım Ayişha… bu da Oumar yeni öğrencimiz” dediğinde Tiékoro’nun gözleri yaşlarla dolmuş… Tiékoro’nun adı Oumar olmuştu. 

Diğer öğrenciler Gao’nun prens ailelerinden ve şehrin önemli ailelerine mensuptu. Tiékoro’yu yalnız sınıfsal olarak değil, siyah bir putperest olarak aşağılıyorlardı. İçlerinden sadece birisi babası kadı olan Moulaye Abdullah adlı öğrenci ona yakınlık göstermişti.  

 

Timbuktu asırlar önce Gao ile hâlâ altın ve tuz imparatorluğu olarak anılan Songhay İmparatorluğu’nun en önemli şehriydi. Songhay altın ticaretini kontrol amacıyla kuzeydeki vilayetleri alarak Mali İmparatorluğunu yok etmişti. 16. Yüzyılda tuz göletlerini ve altın madenlerini ele geçirmek isteyen Sultan Moulaye, burayı yerel aristokrasiden doğma oğullarına, Armalara bırakmıştı. “Misafir Allah’ın hediyesidir.” düsturuna rağmen burada misafirperverlikten eser yoktu. Kenar mahallerindeki sefil evlerde şehrin efendileri ile Armaların konakları arasında derin bir tezat vardı. Timbuktu’daki seçkinler üçe ayrılmıştı. Askerî ve siyasî gücü ellerinde bulunduran Armalar, düzenin belirleyicileri hukuk bilginleri ve düzenin terazileri tüccarlar. Armalardan Moulaye’nin babası Mubarak al- Darilerden Abdallah da tüccarlardan birisiydi.

 

İslamî eğitiminden sonra Ségu’ya dönen Tiékoro İslâm dininin sırlarına vakıf olduğundan Mansa Monzo’nın danışma konseyine girmiş, yine aynı konuda Mansa’nın iki oğlunu eğitmekle de görevlendirilmişti.

-0-

Ağabeyi Tiékoro’nun Timbuktu’ya gidişiyle boşluğa düşen Naba, amcası Diémogo’nun büyük oğlu Ségu’nun usta avcılarından Tiéfolo ile yakınlaşmıştı. Bir gün, Fûlânîlerin sürülerine dadanan aslanları avlamak üzere   başka genç aslan avcılarıyla yaptıkları toplantıda, Tifolo ava gitmeye çok istekli olan Naba’yı da yanında götürmeye karar vermiş, o da guruba dahil olmuştu. Avcılardan onlardan biri de Samaké’nin büyük oğlu Masakoulou ise Tiéfolo’yu kıskanıyor ve onlara liderlik yapmasından nefret ediyordu.

 

Ancak grubun yürüyüşü sırasında rastladıkları Fûlânî çobanlar, dehşet içinde aslanlardan çok köyleri yakan, kadınlara tecavüz edip öldüren, erkekleri alıp götüren adamlardan söz etmişler… av amacından sapmış ve bunun üzerine Tiéfolo’nun geri dönme talebine karşılık Masakoulou korkaklığından söz edince Tiéfolo yola devam etmeye karar vermişti. Genç avcılar yolda kaybolmuş, Samaké Naba dışında hepsini buldurmuştu.

 

Naba, Dakalalı Bambaralar tarafından esir alınmış, Naba kendi insanlarından yüz kilometre uzakta tutsaktı, köle ticareti devam ediyordu. Avrupalı tüccarlar Güney Afrika’nın asırlardır tahıl sahillerine, fildişi sahillerine, altın sahillerine, köle sahillerine kaleler inşa etmiş, yeni dünyanın keşfi ve şeker kamışı tarlalarının genişlemesiyle köle ticareti çok kârlı hale gelmiş, İngiliz ve Fransız tüccarlar arasındaki rekabet Afrikalı kaçakçıların sahtekârlıklarında hemfikir olmuşlardı. Nitekim yukarıdaki satırlar, Bu Dünyanın Krallığı kitabında şu satırlarla doğrulanır:

 

1700'lü yılların ortasında Avrupa’da artan şeker ihtiyacı, ağırlıklı olarak Fransa’nın kolonisi Karayipler’deki Haiti ve Jamaika’da tarım çiftliklerindeki üretim, yoğun insan emeği gerektiren, Afrika'dan getirilen kölelerle sağlanmaktadır.”

 

Zenginlikleri babadan gelen, bir yandan da kardeşi ile deri, balmumu ve köle ticareti yapan Nicolas Pépin’ in Senegal’in Gorée adasında yaşayan kardeşi Sinyora Anné Pépin, 1789 Fransız Devriminde köleliğin kaldırılması ve İngiliz saldırıları nedeniyle canı sıkkındı. Bir tarafta Antil Adalarındaki özellikle Santo Domingo isminde bir adadaki çiftçiler köleliğin yasaklanmasına karşı çıkarken, diğer taraftan Siyahların Dostları Topluluğu yasağın geri getirilmesini istiyordu ki, bu vaka da Bu Dünyanın Krallığı kitabında satırlara şu biçimde düşer:

 

İktidarı ele almış olan Toussaint, iktidarı Fransızlara vermez ve özerk olarak ülkeyi yönetmeye başlar. 1798'de adaya çıkartma yapan İngiliz kuvvetlerini yenilgiye uğratır. Komşu ada Santo Domingo'yu işgal ederek buradaki köleleri de özgürleştirir.

 

Anné Pépin’in gözleri bir yıl önce eve gelen olağanüstü bahçıvanlık becerilerine sahip, vaftiz edilerek adı Jean-Baptiste olan Naba’yı aradıysa Jean-Baptiste ortadan kaybolmuştu. Lusitania adlı gemi Naba ile Naba’nın himayesindeki  Nago Ayodele dahil bordasındaki üç yüz köleyle Brezilya’nın Pernambuco eyaletine doğru yol alıyordu. Kaptan Ferreira dua kitabını açar, toprağa ender olarak bastığında kiliseye gider, gemisine bindirilen köleler vaftiz edilmeden asla demir almazdı! Bu kadar da dindardı! Pernambuco’ya vardıklarında eyaletteki bir fazendanın sahibi Manoel İgnacio da Cunha yeterince köleye sahip olduğundan, merhametli bir adama dönüşen ergenin psikolojik evrimindeki Naba’yı değil de onun Gorée adasından beraber geldiği, kol kanat gerdiği Romano adıyla vaftiz edilen küçük kız Nago Ayodélé’yi satın almıştı. 

 

Romanda Naba'nın kaderi kölelik ile özdeşlese de kölelik Bambara toplumuna yabancı değildir.  Çünkü Kadim zamanlardan beri Ségu’nun döngüsünü düşük ücretli işlerle görevlendirilen, çocuk doğuran, tarlaları işleyen, ordunun saflarını güçlendiren ve genel olarak yönetici ailelerin ve krallığın gücünü sağlayan köleler sağlamaktadır.

 

Azat edilmek için para biriktiren Ayodélé, bu iş için aracılık yapan José ile konuşurlarken memleketinden gelen, -Müslümanların görev bildikleri cihat denilen eylemlerle onları zorla kendi dinlerine geçirme- haberlerinden dolayı sarsılmıştı. Benin körfezindeki savaşların ardından getirilen esirlerin verdikleri bilgilerden dindaşlarının fetihlerinden haberdar olan Müslümanların isyancı hisleri depreşmişti. Üstüne Santo Domingo’daki kölelerin Fransızlara karşı verdikleri özgürlük savaşını da öğrenmişlerdi. Eyalette de planlanan isyana göre Müslüman köleler, Katolik köleleri katletmeye hazırlanırken açığa çıkmışlardı.

 

Halbuki tek ve ortak düşmanları Portekizli sahipleriydi.

 

Durumdan çıkar ve vazife çıkaran, Manoel’in köleden doğma, gayri meşru oğlu Abiola, Manoel’e yaranmak için oldukça otorite kazanmış kıskanmış, Naba’yı kışkırtıcı bir Müslüman olarak Manoel’e gammazlamış, ürken Manoel de kâhyası ile anlaşarak isyanı bastırmak için Naba’yı yem etmeye karar vermişti. İsyanlardan sorumlu tutulan Naba ölüme mahkûm edilmişti. Totemi taçlı turnaydı.

 

Pemba dünyayı yaratırken, Faro da gökyüzü ve sulardan sorumlu tanrıydı. Doğanın bütün olarak, her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir ruha sahip olduğuna inanan Dousika’ya bağlı demirci animist Koumare, dinî topluluk Komo’nun da başındaydı. İdam edilen Naba’nın başıboş gezen ruhu, Koumaré sayesinde, Nya bedenini Diémogo’ya sunarken annesinin rahmine girdi. Totemi taçlı turnaydı.

-0-

Tièkoro Timbuktu'ya gittiğinde Siga da ona eşlik etti, ancak İslam'a geçme niyeti olmadığı için Hacı Baba Abou onu yanına almayı reddeder. Yalnız ve parasız kalan Siga, saçlarını kestirir, yeni kıyafetler alır, Ahmed adıyla eşek sürücüsü olarak iş bulur. Kısa sürede işvereninin dikkatini çeker, onun güvenilir sırdaşı ve daha sonra Fas'ın Fez şehrindeki temsilcisi olur.

 

Fez, birbirini iktidardan dışlayan, birbirine düşman toplumsal grupların bir araya geldiği bir yerdir. Siga'nın tüccar olarak yaptığı iş ilginç, vardığı şehir muhteşem, ancak siyah insanlara yönelik ırkçılık korkunç ve yan yana yaşayan farklı etnik gruplar arasındaki ilişkiler dehşet vericidir. Elbette, Ségu'da da soylular, zanaatkarlar ve köleler vardır ama herkes kendi kastı içinde evlenir ve birinden diğerine karşı hiçbir aşağılama yoktur.

Ancak, her şeye rağmen Fez, Siga'nın genç siyah tenli, ipek saçlı, gri gözlü, kısa boylu bir Faslı kadına, Siga’nın biricik aşkı Fatima’ya âşık olduğu şehirdir.  

-0-

Bir Fûlânî olan Sira, Dousika’nın nikâhsız, ona Malobali adında bir oğul veren ikinci eşidir.  Sira Ségu’daki ihtişamdan her zaman büyülenirdi. Klanı Fûlânîler, Bambaraların vergilerinden bıkmış, tek ve egemen bir devlette Allah’tan başka hiçbir ilah tanımamaya yeminli olanlara ümit bağlamışlardı.

Malobali ebeveynlerinin şekillendirdiği bir çocukluk geçirmesinin ve ağabeyi Tiékoro'ya duyduğu kıskançlığın da etkisiyle, şiddete ve aşırılıklara eğilimli bir çocuktur. Biraz da bu nedenle Malobali'yi, genç adamın İslam'a geçme niyeti olmamasına rağmen, Djenné'deki bir Kur'an okuluna gönderme kararı, Malobali’den güçlü bir tepki alır, itaat etmeyi reddeder. Uzlaşmazlık Malobali'ye manevra alanı bırakmaz ve evden kaçmaya karar verir.

Tıpkı Ségu’dan ayrılan kardeşleri gibi, Ségu'yu koruyan surlar ufukta kaybolunca adının artık pek bir işe yaramadığını çabucak fark eder. Arkadaşı Kodjoe ile topraklarının büyük kısmı bugünkü Gana’da bulunan Aşanti Federasyonuna bağlı bir birliğin askeri olur.  Tecavüz, yağma ve Aşanti’nin hegemonik emellerine direnen köylerin yıkımıyla dolu bir hayata başlar. Bu hayatın içinde aklında sahip olmakta zorlandığı ergen olmayan Ayaovi de vardır. Ailesi onu şikâyet etmiş, tutuklanmış, kızın da yardımıyla kaçmıştı. Bu sefil ve ölümcül hayattan tiksinen iki arkadaştan Kadjoe ona beyazların gizemlerini öğrenmek için onların emrine girmeyi önerir. Ama ucunda din değiştirme zorunluluğu nedeniyle Malobali bunu reddeder. Konu açıldığında aklına Tiékoro gelir. Din değiştirmek Malobali’nin gözünde affedilmez bir suçtur.

Sonunda askerlikten kaçarlar ve Porto Novo'ya varırlar. Orada, kendisine vaftiz adını veren ve Fransızcayı ve Hristiyanlığı öğreten Fransız rahip Etienne’nin yanında sığınak bulur.  Etienne ona Samuel adını takar. Ancak ona önerilen din, hayatta neşe içeren ne varsa yasaklamaktadır. Birlikte Ouidah'a yaptıkları bir yolculuk sırasında evleneceği ve çifti zengin eden palmiye yağı işine giriştiği Romana ile tanışır.

 

Evlenirler ama aile birliktelikleri çatırdamaktadır. Dindar bir Katolik olan Romana, kocasının metreslerini kabul etmeyi reddeder ve ailenin Ségu'ya dönüşüne şiddetle karşı çıkar. Bu durum, Malobali'nin karısını gizlice terk etmesine yol açar ama ne yazık ki, Abomey'e vardığında casus sanılarak hapse atılır. Romana, kocasının içinde bulunduğu kötü durumu öğrenince onu kurtarmayı başardığında, Malobali’yi, Romana’ya bir ceset olarak teslim ederler. Totemi taçlı turnadır.

-0-

Dousika'nın oğullarının ölümü, Traoré hanedanlığının sonu anlamına gelmez. Nesiller birbirini izler, gençler, şimdi yaşlı olanlar, seleflerinden bayrağı devralır. Bazıları şehir surları içinde büyür, bazıları eve döner bazıları farklı dünyalara akar.

***

Maryse Condé , ince gözlemleri, geniş ve zengin araştırmaları örgüsündeki satırlarda geçmişini ararken, -inanç adına-ezenlerin ezilenlere karşı kullandığı zalim kutsallığı, gerçeğin kurgusunda okuyucuya tanıtırken, anlatısının cazibesinde yarattığı roman, okuyucunun kitaba bağlılığını gerektirir. Sizi yakalar ve zihninizi, kalbinizi ve bedeninizi sürekli olarak denetim altında tutar. Sonunda Ségu 1: Toprak Surlar’dan hüzünlü bir hayranlıkla ayrılırken… -umarım yayınlanır da Ségu 2: Parçalara Ayrılmış Dünya’yı merakla beklersiniz.


Kalın sağlıkla ve kitapla… Ségu’nun Toprak Surlarında…

27 Şubat 2026, mehmetealtin, 528/ CCXXV
Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Şubat 2024

https://iskenderiyekutuphanesi.blogspot.com.tr/